KONAK APARTMANI
17 Ekim 2026, Cumartesi 11:41
Halil Numan Efendi ile zevcesi Firuze Hanım akşam saatlerinde hava kararmaya yüz tutarken cumbada oturup muhavere ederler, Ezan-ı Muhammedi ile birlikte içeri geçip cemaat olup namazlarını kılarlar ve tekrar çıkarlardı.
Firuze Hanım kapıya yakın oturur, başı örtülü olmasına rağmen dışarıdan görünmemek için itina gösterirdi.
Halil Numan Efendi ise kolunu cumbanın korkuluğuna dayayarak bir etrafa bakar, bir hanımına döner arada çayını yudumlardı. Semaver eksik olmazdı yaz akşamlarının bu cumba keyfinde.
Hattı zatında Halil Numan Efendi'nin müzmin nefes sıkıntısına cumbaya çıkmak iyi geliyordu. Kimi zaman yatsıdan sonra da çıkar oturur, Firuze Hanım elinde hırka, "Üşüteceksin efendi. Ya içeri gir, ya giy şunu" yollu azarlardı. Halil Numan Efendi bir kere bile, "Hanım Ağustos, Ağustos... Ne üşütmesi?" bile dememiş, tebessüm ederek ya içeri girmiş, ya da hırkayı almıştı.
Küçük bahçelerindeki ortancalar, erik, zerdali, son senelerde artık yorularak ektikleri birkaç sebze muhabbetlerinin ana mevzuu idi.
Elbette eskilerden konuşmak, çoluk çocuğu mesele etmek, gelen geçenlere dair malumat paylaşmak bu yaşlı çiftin muhabbet bağıydı.
Tekaüt maaşıyla geçiniyorlar, Halil Numan Efendi Umum Müdür ile münakaşa edip, işi bıraktığından beri memleket meselelerine hiç temas etmiyorlardı.
Mahallelinin "cumbanın gülleri" diye takılmaları, birbirlerine olan yarım asırdan ziyade aşklarını adeta cilalıyordu.
Halil Numan Efendi hep derdi; "Hanım sen olmasan, bir de bu cumba olmasa ben ne yaparım?"
xxx
Zaman geçti. "Cumbanın Gülleri" o güzelim ahşap konakla beraber bu dar-ı dünyaya veda ettiler.
Çocukları konağın yerine üç katlı betonarme bir ev yapıp, her katına yerleştiler.
Zekai en üstte oturuyordu. En büyük çocuktu. Evkafta müdür yardımcısıydı. Dinine diyanetine bağlı, vakit namazlarında cemaate giden, konu komşuya kokusu gider diye bir defa bile balkonda mangal yapmamış titiz bir adamdı.
O da rahmetli babası gibi eşiyle balkon keyfi yapmaya meraklıydı. Daha çok "Keşke konak kalsaydı. Bahçemiz olurdu. Ekerdik biz de." diye hayıflanır, hanımı da "Aman bey, konakla nasıl uğraşacaktın? Damı akar, merdivenleri gıcırdar, pencereleri sallanır... Hem kardeşlerinle aynı evde mi yaşayacaktık." diye teselli etmeye çalışırdı.
Orta katta kız kardeş Necla oturuyordu. Kocası iki de bir iş değiştiren, hayalperest bir adamdı. Hele konağın yerine ev yapılıp kira derdinden kurtulunca enişte bey iyice yaymıştı işleri. O da kimi zaman balkona çıkar, Zekai eğer yukarıda balkondaysa seslenir, muhabbet etmeye çalışırdı. Zekai bu duruma sinir olurdu. Bağırarak konuşmaktan hoşlanmaz, kısa cevaplarla susturmaya çalışırdı ama nafile. Anlayışsız, gamsız herifin tekiydi. Necla'yı çok sevdiğinden sabrederdi eniştesine...
Çoğu zaman böyle durumlarda Necla da başını silik bir gölge gibi uzatarak abisine görünmeye çalışır ve adeta haliyle "Aman abi idare et" derdi.
xxx
Alt katta ailenin şımarık çocuğu Bülent kalıyordu. Abisiyle anlaşamazdı. Çünkü onu muhafazakâr buluyor, zamana ayak uyduramadığını düşünüyordu. Hele zaman zaman yatsıya giderken uğrayıp onu da götürmeye çalışması adeta Bülent'i çıldırtıyordu. Zekai içten içe babasına kızıyor, çocukken buna çok müsamahalı davranıldığına inanıyordu.
Bülent'in tuhafiye dükkânı vardı üç sokak ötede. Onu da Zekai'nin sayesinde açmıştı. Yoksa evine ekmek götürecek sorumluluk yoktu kardeşinde. İşi gücü hanımını alıp gezmekti. Olmayan paraları har vurup harman savururlar, modayı muntazaman takip ederler, en yeni plakları alıp kimi zaman abisinin alt kata oğlunu yollayıp, "Amca babam pikabın sesini kıssınlar diyor... Hatim okuyormuş." ikazına sebep olurlardı.
Hele Bülent bir gün balkonda mangal yapıp, çilingir sofrası kurunca, Zekai üst kattan adeta aşağı çığ gibi yuvarlanmış, kardeşinin boğazına sarılmıştı. Enişteyle Necla yetişmese oracıkta öldürecekti.
Zekai'nin "Ulan madem zıkkımlanacaksın, gir kabahatini evinde işle. Edepsiz." diye bağırışı cümle alemin kulaklarında yankılanıyordu.
xxx
Ve zaman elbette geçip gidiyordu...
Zekai ölünce Enişteyle Bülent anlaşıp evi müteahhide vermişlerdi.
Vakt-i zamanında Halil Numan Efendi ile Firuze Hanım'ın yaşadığı konağın yerinde şimdi yirmi iki daireli on bir katlı modern bir apartman yükseliyordu.
Cumbanın asaletle uzandığı boşlukta şimdi yirmi iki balkon vardı.
Ağustos gecelerinde sıcaktan bunalıp seccadesini balkona serenden, çilingir sofrasını kurup kafayı bulana kadar yirmi iki ayrı dünyanın insanı zamana teslim etmişlerdi kendilerini.
Bülent kendine düşen payı satıp savmış daha lüks bir semte taşınmıştı.
Enişte hala buradaydı. Felç geçirmişti ve bu kadar rahat ve gamsız bir adamın bu hastalığa duçar olmasına, tanıyan herkes şaşırmıştı. Necla bazen tekerlekli sandalyesiyle balkona çıkarıyor, yanına bir sandalye çekip meyve soyup yediriyordu eşine...
Bazen elinde elma ve bıçak dalıp gittiği oluyordu; konağı iyi hatırlıyordu. Cumbaya çıkarmıyorlardı "Düşersin" diye bağırıyorlardı arkasından hep. Cumba onun muhayyilesinde hep korkulacak bir şey olarak kalmıştı. Ama annesiyle babasının hallerini, "cumbanın gülleri" oluşunu içi sızlayarak ve hasretle anıyor, babası gibi bir koca olamadığı için eşine sitem ediyordu gönlünün derinlerinde.
Bir tutunacak abisi vardı. O da gitmişti işte. Kardeşinden kimseye hayır yoktu zaten.
xxx
Kimi panjurla, kimi camekânla kapalı yirmi iki balkon, bahçeden ve ağaçlardan mahrum iki parselin üzerinde, beton bir kütlenin miskin gözenekleri gibiydi.
Yoldan geçenleri bırakın, balkondan balkona bile "merhaba" yoktu bu dikine mahallede.
Oturanlar bile merak etmiyordu bu "Bu apartmanın adı neden Konak?" diye...
Mahallenin sekseni devirmiş bir iki eski sakini tam oradan geçerken durup bakarlar ve çocukluk hatıralarının sisleri arasında, Halil Numan Efendiyi elinde çay bardağı ile ve arkada belli belirsiz Firuze Hanım'ı görmeye çalışırlardı.
İlla tam o sırada bir otomobil korna çalardı veya bir panjur gürültüyle çekilirdi; modern çağın sesleri hayal etmeye bile fırsat vermezdi.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.