• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

TARİH OLMASAYDI

08 Ekim 2026, Perşembe 23:28
TARİH OLMASAYDI

Her insan geçmiş hadiseleri yorumlamaya çalışır. Bir tabip inşaat teknikleri hakkında zerre kadar bilgi sahibi olmasa bile kendinde hiçbir eksiklik hissetmez, ama düne dair konuşamadığı zaman rahatsız olur. Bir şeyler söylemek, en azından konuşulanları anlamak ister. Mazinin tahlili ilmî bilgi ışığında daha doğru yapılabileceği için tahsilliler daha ziyade yazılı kaynaklara müracaat etmektedir. Bu ise şuurlu olarak veya farkında olmadan tarih ilmine girmek demektir. Şu hâlde tarih insanları bir şekilde kendine çekmektedir.

Sahasının genişliği ona daima canlılığını koruma imkânı vermektedir. En son yaşanmış saniyeden geriye doğru olan zaman diliminin maziyi teşkil etmesi her şeyin tarihini yazmayı mümkün kılmaktadır. Borla çalışan otomobilin henüz geliştirilmekte olması onu tarih ilminin konusu olmaktan kurtaramamaktadır. Haddizâtında her kesimden insanın tarihe bu kadar alâka göstermesinin mühim bir sebebi konusunun hemen her şeyi ihâta edebilmesidir. Ne var ki tarihi vazgeçilmez kılan çok daha önemli âmiller vardır.

Yüzlerce sene önce cereyan etmiş bir vakıanın hafızalarımızdaki tazeliğini halen muhafaza etmesi, tarih ilminin bunu sağlamak gibi bir salahiyyeti haiz bulunmasiyle izah edilebilir. İnsanların ana-babalarının vefatından bir müddet sonra eski neş’elerine kavuştuklarını, dolayısiyle söz konusu hadisenin te’sîrinden pek de uzun sayılamayacak bir zaman diliminde kurtulabildiklerini hatırlayalım ve şu suâlleri soralım: Tarih olmasaydı 93 Harbi'ni nasıl olup da unutmayacaktık? İstanbulun Fethi, Mohaç, Haçova ve buna benzer pek çok vak’a hafızalarımızdaki tarâvetini nasıl muhafaza edebilecekti? Şüphesiz bunlar nesilden nesile anlatılacak, bu yolla unutulmaları belli ölçüde engellenecekti. Fakat acaba bu suretle derdest edilen bilgiler, tarih ilminin vermekte olduğu ve esasen hakikatin ta kendisi olan, yahud hakikate en yakın bir mevki’de bulunan bilgilerle kıymetçe mukayese edilebilir miydi? Gerçi o bilgiler bir cem’iyetin tarih hakkındaki kanaatidir ve buna binaen söz konusu düşünceler o cem’iyetle alâkalı herkesi ilgilendirecektir. Fakat şurası mühim ki bunlar umumiyetle gerçeğin kendisi değildir; hakikat hakkında o cem’iyetin görüşünden ibaret olan bilgilerdir.

Tarih, geçmişte yaşanmış hadiseler hakkında doğru bilgilerle mücehhez olmamızı sağlarken bu şekilde onların hafızalarımızdan silinmesine de mâni olur. Hatta bunun da fevkinde olarak tarihi hadiselerin aradan asırlar da geçmiş olsa dimağlarımızda canlı olarak kalmasını te’mîn eder. 900 sene evvel cereyan etmiş Malazgird'in milletimiz nezdindeki tarâvetini hala muhafaza etmesi, adı geçen gazâ yâd edildikçe gözlerimizin bugün bile yaşarıyor olması yukarıdaki kanaatimizin müşahhas misâlidir. Mohaç'ın heyecanını, bunun yanında Kırım'ın elden çıkışının kederini ve buna müşâbih pek çok vak’anın müsbet ya da menfi te’sîrini tarih ilminin bizleri bu hususlarda bilgilendirmesi neticesinde hissederiz ki işte bu cihetlerden söz konusu ilmin büyük bir vazife gördüğünü sırası gelmişken belirtmeliyiz.

Münevverlerimiz tarih ilmi hakkında bir takım kıymet hükümleri vermiştir. Onlara göre bu ilmin en mühim sıfatı insanlara tarih şuuru kazandırmasıdır. Tarih öyle bir ilimdir ki bugünü düne götürürken dünü bugüne getirir. Böylece her ikisini ayrılmaz tarzda birbirine kenetler.

Tarihin birinci hususiyeti insanlara mâzî şuuru kazandırmak ise ikincisi bunu kuvvetlendirmesidir. Nitekim söz konusu ilmin müslümanlara tarih şuuru kazandırması, onların geçmiş hakkındaki kanaatlerini değiştirmek şeklinde değil, hâiz bulundukları idrâki te’kîd etmek tarzında vukua geliyor. Çünkü müslümanlar olarak inandığımız tarihle hakiki tarih arasında hiçbir fark bulunmuyor. Farklılık gibi gözüken hadiseler asla taalluk etmeyen ve hatta tâlî dahi denemeyecek üçüncü dördüncü dereceden mes’eleler olarak karşımıza çıkıyor.

Temel tarih zihniyetimizde sarsıntı meydana getirecek mevzularda bu ilmin te’sîr gücünün fazlasiyle sınırlı olduğu görülmektedir. Abdülhamîd Han hazretlerini yererken tarih ilmi neticesinde onun hakiki şahsiyetini tanır ve kendisini sevebiliriz. Başkası için zıddı da mümkündür. Fakat tarih ilmi, onların aslında müslüman oldukları, bütün ömürlerini İslâmiyyet yolunda sarf ettikleri, dolayısiyle makbûl insanlar arasında bulundukları haricinde her ne derse desin, Lenin’i veyâ Napolyon’u ve hatta bugün kullandığımız elektriği bulan Edison’u sevebilir miyiz? Tarih ilmi vasıtasiyle ba’zı insanlardaki mâzî idrâkinin değişmesi bu hakikate muhalefet etmez, çünkü bu kişiler bizim inanç dairemizi terk etmişdir.

Dünya üzerindeki her milletin istisnasız şekilde tarihe ilgi duyduğu görülmektedir. Filhakîka geçmişin bir karanlıklar deryası olmaması tarih ilminden istifade edilip edilmemesiyle yakından alâkalıdır. Fakat ona doğru bu derece büyük bir temâyülün görülmesi bugünü daha iyi değerlendirebilme düşüncesinden de doğmaktadır.

Mimar Sinan’ın daimi surette kendini aşmış olması önceki eserlerinin zayıf yönlerini yakalamasiyle mümkün olabilmiştir; demek ki dünün bilinmesi terakkî için mühim bir zemin teşkil etmektedir. Nitekim Osmanoğulları daha önceki Türk devletlerinin kardeşler arasında taksim edilme geleneği sebebiyle kısa zamanda tarihe karıştıklarını görünce bu za’fı ortadan kaldırma yoluna gitmişler ve kardeş katlini kanunlaştırmışlardır. Bununla beraber geçmişten çıkarılacak dersler her zaman için bu şekilde olmaz. On altıncı asırdaki halimize vakıf olmamız şu günkü durumumuzu doğru olarak ma'nâlandırma imkânını da sunmaktadır. Tarih, ömürleri boyunca menfi bir hayat sürmüş milletleri “artık aklını başına al” diyerek ikaz ederken, müsbet bir hayat yaşamış ancak sonradan acınacak hâllere düşmüş olanlara da aynı şeyleri söylemektedir.

Yorumlar

  • yorum avatar
    Aslan YILMAZ
    14-10-2026 10:52

    Tarihin ilminin gerekliliğini örneklendirmeler yaparak gerçekten çok güzel anlatmışsınız. Emekli bir tarih öğretmeni olarak yazınızı anlamakta güçlük çekmedim ki, edebiyat, ilahiyat, hukuk, Arap ve Fars floloji mezunları da yazınızı anlayabilir, lâkin lise mezunu, ya da 60-70 yaşın altında kalan, ünüversitelerin diğer bölümlerimden mezun olanların yazınızı anlayabileceklerini düşünmüyorum. Çalıştığım okullardaki öğretmenlerin dil (Türkçe-Osmanlıca) seviyelerini düşününce, yazınızın dar bir okuyucu kitlesinin faydalanabileceği bir makale olduğunu söyleyebilirim. Yorum yazmamız istendiği için yazıyorum hocam, maksadım ukalalık yapmak değil, emek vermişsiniz, sizi okuyan ortalama lise mezunlarının da, sizi anlamasını ve faydalanmasını isterim. Özetle... Halkın kullandığı dili kullanarak yazarsanız, daha fazla okuyucuya ulaşır, daha fazla insan ilminizden faydalanmış olur. Aynı üslupla yazmaya devam ederseniz, belli bir akademik seviyenin altındakilere ulaşamazsınız diye düşünüyorum.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.