ÖMER BİN ABDÜLAZİZ: ADALETLE GEÇEN İKİ BUÇUK YIL
14 Ekim 2026, Çarşamba 12:03
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri bir devletin hükümdarıydı ki bu devletin sınırlarının bir ucu İspanya değil, Fransa’daydı. Fransa’nın Toulouse şehrine kadar uzanıyordu. Öbür ucu Horasan’da, Buhara ve Semerkant’taydı.
Ve böyle devasa bir devleti iki buçuk sene öyle bir adaletle yönetti ki zekât verilecek bir tane ihtiyaç sahibi bulamadılar.
Çünkü işe kendisinden başlamıştı.
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin külliyesi, Suriye’nin yaklaşık 15 yıl süren sıkıntılı döneminde büyük zarar gördü. Külliyeye saldırıldı, caminin ve türbenin kubbesi yıkıldı. Daha sonra yapı yeniden ayağa kaldırıldı. Cami inşa edildi, yıkılan kubbe ve kasnaklar restore edildi. Yapının ana duvarları ise tarihî ve orijinal haliyle kaldı.
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri, hanımı Fatıma ile yan yana yatıyor. Ayak ucunda ise daha sonra türbedarlığını yapan yakın bir dostunun kabri bulunuyor.
Caminin içinde kupkuru taştan kabirler...
Başka hiçbir şey yok.
Anlıyoruz ki Allah indinde saltanat böyle bir şeymiş. Allah yanında kıymet böyle kazanılıyormuş.
Ömer bin Abdülaziz yaşanması çok zor bir hayat bıraktı.
BİR YÖNETİCİ ONUN YAPTIKLARINI UYGULASA...
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin iki buçuk yıllık halifelik döneminde ortaya koyduğu icraatlar, uyguladığı kurallar ve yönetim anlayışı yalnızca bir devlet başkanı için değil, yönetici konumundaki herkes için önemlidir.
Bu bir mahallenin muhtarı olabilir. Bir ailenin babası, ev reisi olabilir. Bir belediye başkanı olabilir. Bir kaymakam, vali, milletvekili, bakan veya devlet başkanı olabilir.
Kim olursa olsun, onun iki buçuk yıllık icraatında yaptıklarını kendi yöneticilik sahasında hayata geçirse o ortamı zirveye çıkarır.
Bugün sosyal medyada “liderlik sırları”, “büyük olmanın sırları”, “başarılı olmak için yapmanız gerekenler” diye birçok şey anlatılıyor. Hiçbirine gerek yok. Ömer bin Abdülaziz’in o iki buçuk yıllık hayatındaki uygulamaları bir insan kendi yönetim alanında tatbik etsin, orası ayağa kalkar.
MEDİNE’DE BAŞLAYAN HAYAT
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri 680 yılında Medine’de dünyaya geldi.
Babası Abdülaziz bin Mervan, meşhur Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın erkek kardeşiydi. Kudüs’e gidildiğinde Mescid-i Aksa mukaddes alanının ortasında bulunan altın kubbeli Kubbetü’s-Sahra’yı yaptıran Abdülmelik bin Mervan, Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin öz amcasıydı.
Abdülmelik bin Mervan’ın erkek kardeşi Abdülaziz bin Mervan ise onun babasıydı.
Yani baba tarafından Emevi saltanatına akrabaydı. Anne tarafından ise Hazreti Ömer’in soyundan geliyordu.
Medine’deki çocukluk dönemi sahabelerin arasında geçti. Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah bin Ömer Hazretleri onun büyüklerindendi ve onun yanından ayrılmazdı. Abdullah bin Ömer Hazretleri de Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”in yanından ayrılmayan, onun oturmasını, kalkmasını ve hayatını en iyi takip eden sahabelerden biriydi.
Ömer bin Abdülaziz, hiç görmediği Peygamber Efendimiz’i onlardan defalarca dinledi.
Enes bin Malik’ten dinledi. Etrafında sahabeler ve çok büyük tabiin âlimleri vardı. Kendisi de sahabeyi gördüğü için tabiindendi.
Urve bin Zübeyir gibi büyük âlimlerin dizinin dibine oturmuş, onlardan ders almıştı.
Medine’deki bu bereketli çocukluk döneminde Kur’an-ı Kerim’i baştan sona ezberledi ve hafız oldu.
HİCAZ VALİLİĞİ VE İSTİŞARE
Babası Abdülaziz bin Mervan Mısır valisi olmuştu. Ömer bin Abdülaziz gençlik dönemine yaklaşırken babası onu Mısır’a yanına çağırdı ve burada eğitim hayatına devam etti.
Bir süre sonra babası vefat etti.
Emevi Devleti’nin halifesi Abdülmelik bin Mervan onu Şam’a çağırdı. Amcası Abdülmelik bin Mervan, onu kendi kızı Fatıma ile evlendirdi.
Fatıma, Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’ni hiçbir zaman yalnız bırakmayan büyük bir kadındı. Dünyayı kocası gibi elinin tersiyle iten bir insandı.
Daha sonra Ömer bin Abdülaziz Hicaz valisi yapıldı. Mekke, Medine ve Taif bölgesini Medine’den yönetecekti.
Medine’ye vali olur olmaz ilk işi şehrin en meşhur on fakihini, yani âlimini bir araya toplamak oldu.
Onlara:
“Bundan sonra Medine’de alacağımız her kararı sizinle istişare ederek alacağım.” dedi.
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin yönetim anlayışının temelinde istişare vardı.
MESCİD-İ NEBEVÎ’DEKİ HASSASİYETİ
Velid bin Abdülmelik döneminde Mescid-i Nebevî büyük ölçüde genişletildi. Bu genişletmenin yönetimini Hicaz Valisi Ömer bin Abdülaziz üstlendi.
O günlerde Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin kabri, Hazreti Ayşe’nin odasının dört duvarı içerisindeydi.
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri son derece hassas bir insandı.
Peygamberimizin mübarek kabrini önüne alıp namaza duranların kalbine yanlış bir düşünce gelmesin, yapı Kâbe’ye benzemesin diye kıblenin ters tarafındaki düz duvarı üçgen hale getirdi.
Bugün de Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin mübarek kabrinin bulunduğu bölüm dörtgen değil, beşgen yapıdadır.
Medine civarında Peygamber Efendimiz’in hatıralarını taşıyan mekânların unutulmaması için de birçok hatıra mescidi yaptırdığı anlatılır.
HALİFELİĞİ İSTEMEDİ
Hicaz Valiliğinin yedinci yılında Irak Valisi Haccac’ın zulümlerini sert bir şekilde eleştirdi. Bunun üzerine görevinden alındı ve Şam’a çağrıldı.
Daha sonra Velid bin Abdülmelik öldü ve yerine kardeşi Süleyman bin Abdülmelik geçti.
Süleyman, Ömer bin Abdülaziz’in adaletini, ahlakını ve duruşunu biliyordu. Onu danışmanlarının arasına aldı.
Bir süre sonra Süleyman bin Abdülmelik hastalandı.
Kendisinden sonra halife olacak kişinin adını bir zarfa yazdı ve bu zarfın ancak öldükten sonra açılmasını istedi.
Süleyman vefat ettiğinde Emevi ailesi toplandı. Zarftaki isme önceden biat etmeleri istendi.
Hepsi biat ettikten sonra zarf açıldı.
İsim Ömer bin Abdülaziz’di.
Ömer bin Abdülaziz’e halife olacağı bildirildiğinde:
“Bu bana sorulmadan verilmiş bir karar. Ben bunu kabul etmiyorum.” diyerek halifeliği reddetti.
Fakat kendisine, kabul etmemesi halinde fitne çıkabileceği, toplumun birbirine girebileceği ve bunun vebalini taşıyacağı söylendi.
Mecbur kaldı ve kabul etti.
İŞE KENDİSİNDEN BAŞLADI
Böylece sınırlarının bir ucu Fransa’nın Toulouse şehrine, diğer ucu Buhara ve Semerkant’a kadar uzanan devasa bir devletin başına geçti.
Fakat başa geçer geçmez yaptığı ilk iş kendisini değiştirmek oldu.
Önce ilim adamlarından oluşan bir heyet kurdu. İslam dünyasının dört bir yanında sözüne güvendiği âlimlere mektuplar gönderdi:
“Bana tavsiyelerinizi bildirin.” dedi.
Ardından Emevi ailesini karşısına aldı.
Onlara, devlete ait bazı malların aile fertlerinin üzerine geçirildiğini söyledi ve bunları geri almaya başladı.
Vakıf arazilerini geri aldı.
Devletten karşılıksız şekilde maaş alanlara:
“Bu maaş neyin karşılığında?” diye sordu ve haksız gördüğü ödemeleri kesti.
Kendi halası dahi buna itiraz etti.
Bunun üzerine bir dinar getirtti. Parayı ateşte kızdırdı. Kor haline gelen dinarı getirilen et parçasının üzerine bastırdı.
Yanık et kokusu yükselmeye başlayınca çevresindekiler:
“Yeter, yapma!” dediler.
Ömer bin Abdülaziz halasına dönerek:
“Sana haksız bir şekilde verilen, devlete ve halka ait bu parayı vermeye devam edersem öbür tarafta bu paralar böyle kızdırılıp etime basılacak. Bunu ister misin?” diye sordu.
Emevi ailesinde çıt çıkmadı.
MAAŞINI REDDETTİ
Fakat bunu diyen adam önce işe kendisinden başladı.
Halife olur olmaz maaşını reddetti.
“Ben halifeyken maaş almam.” dedi.
Hicaz valisiyken güzel giyinen, güzel kokular sürünen bir insandı. Gençlik yıllarında giyinmesini seven, evinde raf raf güzel kokuları bulunan Ömer bin Abdülaziz, halife olur olmaz bunların hepsini bıraktı.
Kendisine bir takım elbise bıraktı.
İkinci bir takımı yoktu.
Sonra hanımı Fatıma’yı yanına çağırdı:
“Ey gözümün nuru, hayat arkadaşım, eşim, sevdiğim... Ben bu dünyada da öbür dünyada da hep seninle olmak istiyorum. Ama beni halife yaptılar. Ben işe kendimden başlamak zorundayım. Devletten maaş almayacağım. Şu ana kadar malımız mülkümüz olan ne varsa beytülmale bağışlamak zorundayım.” dedi.
Ardından Fatıma’ya, babasının kendisine hediye ettiği takılar dahil dünyalık neyi varsa beytülmale vermesini istedi.
“Benimle olmak istiyorsan benim gibi yaşamak zorundasın.” dedi.
Hanımı ise:
“Ben seni bütün dünyaya tercih ediyorum.” cevabını verdi.
SARAYLARI TERK ETTİ
Ömer bin Abdülaziz ile Fatıma, Humus ile Halep arasında mütevazı bir yere yerleştiler.
Devasa bir devleti oradan yönetti.
Şam’daki Emevi saraylarını reddetti. Ürdün’deki, Amman’daki, Eriha’daki sarayları reddetti.
Valilerini takip ettirdi.
Ticaretle uğraşan bütün valileri görevden aldı.
Hediye kabul eden bütün valileri vazifeden aldı.
Çünkü onun anlayışına göre idareci ticaretle uğraşmamalıydı. Yöneticinin halkla ticari rekabete girmesi doğru değildi.
“Sen onların başındasın. Hepsine eşit mesafede olmalısın.” anlayışıyla hareket etti.
Hediye de kabul edilmemeliydi.
Çünkü hediye kabul edilirse gönül o kişiye kayabilirdi.
“ZEKÂT VERECEK FAKİR BULAMADILAR”
Kaynakta aktarılan anlatıya göre onun yönetimindeki güven ortamıyla birlikte zenginler zekâtlarını rahatlıkla vermeye başladı.
Zekât kurumları işler hale geldi.
İhtiyaç sahiplerine yardımlar yapıldı.
İki buçuk yıllık halifeliğinin sonunda devasa ülkede zekât verilecek fakir bulunamadığı anlatıldı.
Hatta Şam’da Kasyun Dağı’na zekâtlarını verecek insan bulamayanların yiyecek bıraktıkları; “Börtü böcek, kuş, yabani hayvanlar yesin de paramız hayra gitsin.” dedikleri rivayet edildi.
Fırat Nehri boyunda kurtlarla koyunların yan yana gezdiğine dair anlatılar da onun adaletini ifade eden sembolik rivayetler arasında yer aldı.
Çobanların:
“Bir şey olmuş olmalı. Kurtlar sürülere saldırmıyor, koyunların yanında geziyor.” dedikleri aktarılır.
İşe kendinden başlayan bir adam idareci olmuştu.
Bir idareci işe kendisinden başlarsa toplumda ekonomik sıkıntı olmaz, fakirlik olmaz, aç ve açıkta insan kalmaz düşüncesiyle yaşadı.
GEREKSİZ SAVAŞ MASRAFLARINI KESTİ
Halife olduğunda gereksiz gördüğü masrafları da kesti.
İstanbul önlerindeki Emevi ordusunu geri çağırdı.
Horasan tarafındaki bazı birlikleri geri çekti.
“Sınırları koruyun. Kışlık ve yazlık seferlerinizi yapın ama gereksiz savaş masraflarını kesin.” anlayışıyla hareket etti.
Kendi imkânları ise son derece dardı. Maaş almıyordu.
Bu yüzden kendi parasıyla yaptırdığı büyük saraylar, devasa külliyeler yoktu. Kaynakta Misis’te bir camisi bulunduğu, Cizre Ulu Camii’ni de kendi parasıyla tamir ettirdiği aktarılıyor.
EHL-İ BEYT’E YÖNELİK UYGULAMALARI KALDIRDI
Cuma hutbelerinde Hazreti Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e yönelik hakaret içeren ifadelerin bir gelenek haline geldiği anlatılır. Ömer bin Abdülaziz bunu kaldırdı.
Ehl-i Beyt’in el konulan mallarını iade etti. Onlar hakkında kötü konuşulmasını yasakladı.
Haricilerle ilişkilerinde de hemen silaha sarılmak yerine:
“Diyalog kuralım, konuşalım, ikna edelim.” dedi.
Onun döneminde düşmanların dahi dost haline geldiği anlatıldı.
ZEHİRLENMESİ VE SON GÜNLERİ
Nihayetinde Humus ile Halep arasındaki bölgede bulunduğu sırada en yakın adamlarından biri tarafından zehirlendiği rivayet edilir.
Bunu fark ettiğinde adamını çağırdı: “Beni zehirledin değil mi?”
diye sordu.
Adam ağlamaya başladı.
“Çok para verdiler, mecbur kaldım, yaptım.” dedi.
Ömer bin Abdülaziz ise ona:
“Malını, paranı topla ve kaç. Eğer bunu öğrenirlerse sana zarar verirler.” dedi.
Zehirlenmiş halde birkaç hafta daha yaşadı.
Ağır hastaydı. Vücudu kasılmış, hareket edemez hale gelmişti.
Hasta ziyaretine gelen devlet adamlarından biri onun üzerinde sürekli aynı gömleği görünce hanımı Fatıma’ya:
“Eşinize giydirecek başka bir kıyafet yok mu? Misafirler geliyor, hep aynı kıyafeti giyiyor ve artık kirlendi.” dedi.
Fatıma’nın cevabı şuydu:
“Üzerine giyecek ikinci bir kıyafeti yok ki.”
Bir devletin başındaki adamın ikinci bir elbisesi yoktu.
“YAŞANMASI ÇOK ZOR BİR HAYAT BIRAKTI”
Ömer bin Abdülaziz yaşanması çok zor bir hayat bıraktı.
Ama böyle bir hayatın yaşanabileceğini göstererek gitti.
Vefat ettiğinde Fırat kıyısındaki otlaklarda koyunlarını otlatan çobanların:
“Ömer vefat etti.” diye bağırdığına dair bir rivayet anlatılır.
İnsanlar:
“Nereden biliyorsunuz?” diye sorduklarında çobanların:
“Az önce kurtlar koyunlara saldırmaya başladı. Ömer saltanata geldiğinden beri iki buçuk yıldır koyunlarla yan yana geziyor, onlara dokunmuyorlardı. Demek ki Ömer vefat etti.” dedikleri aktarılır.
Bu, onun adaletini anlatmak için yüzyıllardır aktarılan en çarpıcı rivayetlerden biridir.
Çünkü Ömer bin Abdülaziz:
“Fırat’ın, Dicle’nin kıyısında bir kurt bir koyuna saldırsa Allah bunun hesabını Ömer’den sorar.” anlayışıyla yaşıyordu.
O böyle yaşadı.
Maaş almadan devlet yönetti.
Kendisinden başlayarak haksızlık gördüğü şeyleri kaldırdı.
Akrabalarına ayrıcalık tanımadı.
Hediye kabul eden, ticaret yapan yöneticilere müsaade etmedi.
Sarayları bıraktı. İkinci bir elbisesi olmadan yaşadı.
Ve iki buçuk yılın sonunda arkasında öyle bir isim bıraktı ki vefatının üzerinden asırlar geçmesine rağmen hâlâ hayırla anılıyor.
Allah indinde saltanatın ne olduğunu, yöneticiliğin ne anlama geldiğini ve gerçek kıymetin nasıl kazanıldığını hayatıyla göstererek gitti.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.