• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

KISSA İLE HİKÂYE ARASINDA

14 Ekim 2026, Çarşamba 12:02
KISSA İLE HİKÂYE ARASINDA

Faulkner, hafızanın bilmekten önce inandığını söyler. Sinema bu inancın en büyük mabedidir. Perdede bir kez görülen yüz, bir daha sorgulanmadan hatırlanır. Montgomery’de yağmurun altında işe yürüyen kadınlar bugün bize kendi yürüyüşleriyle ulaşmaz. Onlara bakan beyaz bir ev hanımının gözyaşıyla ulaşır. Acı oradadır, fakat acının sahibi kadrajın kenarına çekilmiştir. Kamera yarayı gösterir, yaralının bakışını başkasına verir. Sharon Monteith’in sivil haklar sinemasına dair çözümlemesinin derininde yatan sezgi budur: Batı, başkasının çilesini kendi arınmasının sahnesine çevirmeyi ustalıkla öğrenmiştir.

Bu sezgiyi kendi kelimelerimizle düşünmek gerekiyor. Arapçada anlatının iki ayrı adı vardır. Hikâye, taklit etmek kökünden gelir. Bir şeyin benzerini kurar, aslın yerine suretini koyar. Kıssa ise iz sürmek anlamındaki kökten doğar. Kur’an’da Hazreti Musa’nın annesi kızına “onun izini sür” der. Kız nehrin kıyısında yürür, sepetin içindeki kardeşini uzaktan izler. Firavun’un sarayı onu fark etmez. O da sarayın hikâyesine karışmaz. Yalnızca izi takip eder, kardeşini kaybetmemek için.

Kıssanın ahlakı bu yürüyüşte saklıdır. Anlatıcı izin önüne geçmez. Mazlumun yerine konuşmaz, onun yolunu yürür. Hollywood’un sivil haklar filmleri ise hikâyedir. Aslı taklit eder, sonra taklidi asıldan daha parlak kılar. Mississippi’de öldürülen gençlerin yerini iki ajanın kahramanlığı alır. Little Rock’un cesur kadını Daisy Bates başka bir adla iki kısa sahneye sığdırılır. Suret kalır, siret kaybolur.

Monteith’in en keskin tespiti, bu filmlerin topluluğu bireye indirgemesidir. Elli bin kişinin yürüdüğü bir boykot, tek bir mutfağın içindeki iki kadının sessizliğine sığdırılır. Batı’nın anlatı geleneği kurtuluşu daima tek bir vicdanda arar. Oysa Kur’an kıssaları kavimlerin kıssalarıdır. Ad, Semud, İsrailoğulları birer topluluk olarak sınanır, birer topluluk olarak kurtulur. Bedir’in hatırası bir kahramanın adıyla anılmaz, üç yüz on üç kişinin safıyla anılır. Bizim hafızamızda cemaat bir dekor sayılmaz, hikâyenin asıl öznesidir. Tek kişinin uyanışını merkeze alan perde, mazlumu kalabalığın içinde yalnız bırakır.

Robert Penn Warren’ın sözü burada bir uyarı gibi yankılanıyor: unutmak, hatırlamanın başka bir biçimidir. Perde, unutturduklarını da hatırlatır gibi yapar. Eski müfessirler insan kelimesini nisyana, unutmaya bağlar. Unutkanlık fıtratımızdadır. Fakat unutkanlığı bir endüstriye dönüştürmek, hafızayı satılık bir dekora çevirmek bambaşka bir şeydir. Canton kasabası kanlı geçmişini bir film setinin tabelasıyla süslediğinde, yara bir hatıra eşyasına dönüşür. Aynı manzarayı Kurtuba’dan tanıyoruz. Secde edilen taşlar bilet gişesinin ardında bekler.

Geleneğimiz görüntüye bir görev yükler: ibret. Kelime, karşıya geçmek kökünden gelir. Görüntü bir köprüdür, üzerinde oturulmaz. Bakan, suretten geçip manaya ulaşmalıdır. Batı sineması ise köprüyü eve çevirir. Seyirci karşıya geçmez. Orada konaklar, ağlar, arınır, sonra dünyayı bulduğu gibi bırakıp salondan çıkar. Gözyaşı bir eylemin yerine geçer.

Şahit ile şehit aynı kökü paylaşır. Tanıklık, bedel ödemeyi göze almaktır. Kamera da bir şahit olabilir, yeter ki gördüğünün yükünü taşımayı kabul etsin. Er-Risale’de Peygamber hiç görünmez. Kamera onun bakışına geçer, devesinin adımlarını izler. Orada görünmezlik bir silinme sayılmaz, hürmetin ta kendisidir. Merkez, gösterilmediği için merkezdir. Hollywood’da King’in yüzü de görünmez, sesi kesme çekimlerin arasında dolaşır. Fakat bu kez görünmeyen, kenara itilmiş olandır.

Doğu’nun sineması belki buradan başlayacak. Mazlumun yüzünü kendi vicdanımıza ayna yapmadan, Hazreti Musa’nın kız kardeşi gibi kıyıdan yürüyerek. Sarayın hikâyesine kapılmadan, izi kaybetmeden. O zaman Montgomery’nin yağmurunda yürüyen kadınlar yeniden görünür. Kamera bu kez onları seyreden pencereye bakmaz, ıslanan omuzlarına bakar. Adımlarının sesi, kendi kıssalarının ilk cümlesi olur. Kıssa anlatmak, unutulmuş olanın ardından yürümeyi göze almaktır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.