ZEHRİ BALA BULAMAK
06 Kasım 2026, Cuma 11:28
Batıl İdeolojilerin Maskeli İstilasına karşı Uyanış
Tarih boyunca ehl-i küfür ve ehl-i bid'at, bozuk inançlarını, sapık fikirlerini ve seküler ideolojilerini açıktan ilan edip kitlelere kabul ettiremedikleri dönemlerde kurnaz bir taktiğe başvurmuşlardır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Müslümanların saf zihnini ve kalbini bulandırmak için aralarına sızan ajanlar, lafı eğip bükerek hakîkati bâtıla perde yapmışlardır. Hakikatin arkasına gizlenip batıl zehri bal kâsesinde sunan bu mihraklar, ümmetin itikadını içeriden kemirmeyi hedeflemişlerdir. Ecdadımız bu tehlikeyi “Altın tas içinde sunulan zehir gibidir” diyerek tarif etmiş; iman ehlinin görünüşe aldanmaması gerektiği hususunda bizleri uyarmıştır.
Bu sinsi yöntemin en bariz tezahürü, modern batıl sistemlerin İslamî kavramlarla maskelenmesidir. Bugün panteizmi "Vahdet-i Vücut", hümanizmi "mahlûkata şefkat", kapitalizmi "mülkiyet hakkının korunması", sosyalizmi "zayıfın müdafaası", feminizmi "Peygamberimiz’in “sallallahü aleyhi ve sellem” hanımlarına olan müsamahası" ve demokrasiyi ise "şûra" kavramıyla süsleyip Ümmet-i Muhammed’e yutturmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki bu ideolojilerin her biri İslam'ın muhkem akidesine tamamen ya da kısmen zıttır. Saf Müslümanlar ise mal bulmuş Mağribi gibi “Bakın, dinimiz de zaten bunu emretmektedir” deme gafletine düşerek bu propagandalara bilmeyerek alet olmaktadırlar. Tarih bunun acı misalleriyle doludur. Pavlus, Hz. İsa’nın “Aleyhisselam” tevhîdî şeriatını tahrif edip Hristiyanlık kisvesi altında paganlaştırmak için türlü hilelere başvurmuş; Hristiyanların kendisini zahit bir derviş olarak tanıması için aylarca çöllerde ibadet maskesiyle vakit geçirmiştir. Benzer şekilde İslam milleti içine sızan pek çok kâfir, zındık ve bid'at ehli; hacı, hoca ve derviş kılığına bürünerek nice saf müminin itikadının bozulmasına sebep olmuştur. Bu hainlere karşı hüsnü zannda bulunan bazı tasavvuf ehli de zaman zaman bu tuzaklara düşebilmiştir.
Yüce Rabbimiz, müminleri bu tür sinsi tuzaklara karşı uyararak şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların en yamanıdır.” (Bakara, 204).
Tarihî süreçte bazı hak tasavvufî gelenekler de bu sinsi sızmaların kurbanı olmuştur. Söz gelişi, bugün şeytana tapma ritüellerine kadar dönüşen Ezidîlik, esasen hak bir tarikatın zamanla tahrif edilmiş hâlidir. Yine bugün Şiî sapmalara meyleden bazı Bektaşî çevrelerin kökeni Ehl-i Sünnet vel-Cemaat’e dayanmaktadır; bunun en büyük delili bizzat Hacı Bektaş-ı Veli Hz.’nin “Makâlât” adlı eseridir. İran’ı Şii mezhebine dâhil eden Safevî tarikatının kökü de ilk dönemde Ehl-i Sünnet’tir. Nitekim Anadolu’muzun mana mimarlarından Somuncu Baba ve halifesi Hacı Bayram-ı Veli’nin silsilesi de bu kökten neşet etmiştir. Aynı şekilde Melâmîlik, aslen nefsini muhasebe etmeyi meslek edinmiş Ehlullah’ın yolu iken, bazı gafiller tarafından fasıklığın ve şeriat dışılığın kılıfı hâline getirilmiştir. “Niyazi Dede” Baba’nın bazı Bektaşîlere yazdığı mektuplarında Halvetî, Rifâî ve Kādirî tekkelerine gizlice sızarak kendi görüşlerini yaymalarını tavsiye etmesi, bu tehlikenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Ne yazık ki bazı tarikatların içerisinde hâlâ eski kulağı kesiklerin sinsi faaliyetlerinin sürdüğü müşahede edilmektedir. Hanefîlik ve Mâtürîdîlik maskesiyle Mutezile zihniyeti, Yesevîlik ve Mevlevîlik ambalajıyla da hümanist ve Batı merkezli sapmalar Ümmet-i Muhammed’e zerk edilmeye çalışılmaktadır. "Yılanın başı küçükken ezilir" fehvasınca, bu maskeli akımlara karşı daha baştan uyanık olmak mecburiyetindeyiz.
Sonuç olarak, zehri bal kâsesinde sunanlara karşı müminin en büyük kalkanı Ehl-i Sünnet bilinci ve irfani ferasettir. Akidemizi tahrif etmek isteyen tüm mihraklara karşı uyanık olmak, nebevi süzgeci hayatımızın merkezine koymak imanî ve tarihi bir mükellefiyettir.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.