İMAR YETKİSİ KİMİN, ŞEHRİN HESABINI KİM VERECEK?
02 Kasım 2026, Pazartesi 10:37
Şehir Büyüyor, Hayat Daralıyor – II
Geçen haftaki yazımızda İstanbul'un giderek ağırlaşan trafik meselesini, plansız yapılaşmanın insan hayatına yüklediği bedeli ve inşaat merkezli büyüme anlayışının şehirlerimiz üzerindeki etkilerini ele almıştık. Bu hafta ise meselenin daha temel bir boyutuna eğilmek istiyorum: Şehirlerimizin geleceğini belirleyen kararları kimler alıyor ve bu kararların hesabını kim veriyor?
Bir mahallede üç katlı binaların yerini on katlı apartmanlar aldığında, orada yalnızca binaların yüksekliği değişmez. Nüfus artar, araç sayısı çoğalır, yolların yükü ağırlaşır, otopark ihtiyacı büyür. Okullar, hastaneler, su ve kanalizasyon şebekeleri de bu değişimden etkilenir.
Peki bütün bunlar önceden hesaplanıyor mu? Yoksa önce binalar yükseliyor, ardından şehir ortaya çıkan sıkıntılarla baş başa mı bırakılıyor?
Bir şehrin geleceğini değiştiren kararlar, yalnızca bugünün kazanç hesabına bırakılamayacak kadar önemlidir.
İmar Yetkisi Kimde?
İmar mevzuatımızda görev ve yetkiler farklı kurumlar arasında paylaştırılmıştır. Büyükşehir belediyeleri genel olarak nazım imar planlarını hazırlayıp onaylarken, ilçe belediyeleri bu planlara uygun uygulama imar planlarını hazırlar. Büyükşehir belediyelerinin bu planları onaylama ve imar uygulamalarını denetleme yetkileri de bulunmaktadır.
Yapı ruhsatları ise kural olarak ilgili yetkili idareler tarafından düzenlenir. Ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının mevzuatla belirlenmiş planlama, denetim ve bazı alanlarda doğrudan karar alma yetkileri vardır.
Bu yetki paylaşımının teknik ve hukukî gerekçeleri bulunabilir. Ancak vatandaş açısından mesele çok daha basittir: Bir mahallede yapılaşma yoğunluğu artırılmış, ulaşım ve altyapı sorunları ağırlaşmışsa bu kararın hangi kurum tarafından, hangi gerekçeyle alındığını bilmek ister.
Burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamalıyız. Bir yapı ruhsatının mevcut imar planına uygun olması, o planın şehircilik açısından her yönüyle isabetli olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla sorgulamamız gereken yalnızca ruhsatı veren makam değil, yapılaşma hakkını belirleyen plan kararlarının kendisidir.
Çünkü bazen asıl mesele binanın nasıl yapıldığı değil, o binanın oraya, o yoğunlukta yapılmasına kimin karar verdiğidir.
Bir İmza, Binlerce İnsanın Hayatı
İmar planı değişiklikleri teknik belgeler olarak görülür. Haritalar, parsel numaraları, emsal değerleri, yapı yükseklikleri... Bütün bunlar vatandaşın gündelik hayatından uzak kavramlar gibi durabilir.
Oysa bir parselde yapılaşma yoğunluğunu artıran karar, zaman içerisinde binlerce insanın hayatını etkileyebilir.
Bir bölgede yeni konut alanları açıldığında veya mevcut yapılaşma yoğunluğu artırıldığında, yalnızca yapılacak dairelerin sayısını hesaplamak yeterli değildir. Yeni nüfusun hangi yolları kullanacağı, çocukların hangi okullara gideceği, insanların hangi sağlık kuruluşlarından hizmet alacağı ve toplu taşımanın bu yükü nasıl karşılayacağı da değerlendirilmelidir.
Üstelik bu yaklaşım yalnızca iyi niyetli bir temenni değildir. Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği, imar planı değişikliklerinin kamu yararına, teknik ve nesnel gerekçelere dayanmasını; sosyal ve teknik altyapı dengesini bozmamasını öngörür. Yoğunluk artışı veya ulaşım sistemine etki söz konusu olduğunda ayrıca teknik altyapı etkilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler de bulunmaktadır.
O halde; bu değerlendirmeler uygulamada ne kadar titizlikle yapılıyor? Hazırlanan raporlar kararları gerçekten yönlendiriyor mu? Yoksa bazı durumlarda önceden verilmiş kararların gerekçesi hâline mi geliyor?
Elbette somut bir dosyayı incelemeden herhangi bir kurumun veya kişinin usulsüz davrandığını ileri süremeyiz. Fakat bu soruların sorulması, şehirde yaşayan herkesin meşru hakkıdır.
Çünkü imar planındaki bir çizgi, vatandaşın hayatında yıllarca sürecek bir sıkıntıya dönüşebilir.
Rantın Kazancı, Şehrin Maliyeti
Şehirlerin gelişmesi, yeni konutların yapılması ve eski yapıların yenilenmesi gereklidir. Özellikle deprem gerçeği karşısında güvenli yapılaşmayı teşvik etmek vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
Ancak kentsel dönüşümle yapılaşma yoğunluğunun sürekli artırılmasını aynı şey olarak görmemeliyiz.
Bir binayı depreme dayanıklı hâle getirmek başka, bulunduğu bölgenin taşıma kapasitesini hesaba katmadan nüfusu katlamak başka bir meseledir.
Bir arsaya tanınan ilave yapılaşma hakkı, arsanın ekonomik değerini artırabilir. Bu artış mülk sahibine veya yatırımcıya kazanç sağlayabilir. Fakat aynı kararın oluşturduğu trafik, altyapı ihtiyacı ve çevresel yük bütün şehir halkına yansır.
Burada iktisadın önemli bir kavramıyla karşılaşıyoruz: Dışsal maliyet.
Yani bir ekonomik faaliyetin bedelinin tamamı, o faaliyetten kazanç sağlayanlar tarafından karşılanmaz; maliyetin bir kısmını başkaları üstlenir.
Bir bölgede yapılaşma artarken yeni yollar, toplu taşıma hatları, parklar ve sosyal imkanlar aynı hızla gelişmiyorsa ortaya çıkan yükün önemli bir kısmını o bölgede yaşayan insanlar taşır.
Madem öyle;
Bir imar kararının kazancını hesaplıyoruz da şehir halkına yüklediği maliyeti aynı titizlikle hesaplıyor muyuz?
Asıl üzerinde durmamız gereken mesele, inşaatın kendisi değil, kamu yararı ile özel kazanç arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.
Şehircilikte Hesap Verebilirlik
İmar kararlarında şeffaflık, yalnızca planların ilan edilmesinden ibaret olmamalıdır. Vatandaş, yaşadığı bölgede yoğunluğun hangi gerekçeyle artırıldığını, bu artışın nüfusa ve ulaşıma etkisini, hangi altyapı yatırımlarının öngörüldüğünü anlaşılır biçimde görebilmelidir.
Mesela bir mahallede bin yeni konut yapılacaksa, bunun yaklaşık kaç kişilik nüfus artışına karşılık geldiği, mevcut okul ve sağlık hizmetlerinin yeterliliği, ulaşım üzerindeki muhtemel etkileri kamuoyuyla paylaşılabilir.
Daha da önemlisi, alınan kararların sonuçları yıllar sonra yeniden değerlendirilebilir.
Öngörülen nüfus artışı gerçekleşmiş mi? Ulaşım yatırımları zamanında tamamlanmış mı? Yeşil alanlar ve sosyal imkanlar korunmuş mu? Altyapı ihtiyacı karşılanmış mı?
Çünkü hesap verebilirlik, yalnızca bir kararın hukukî usullere uygun biçimde alınması değildir. Kararın toplumsal sonuçlarının da izlenebilmesidir.
Bu anlayış, hem yerel yönetimler hem de merkezi idare için geçerli olmalıdır. Yetki hangi kurumdaysa, kararın gerekçesi ve uygulanmasından doğan sorumluluk da açıkça ortaya konulmalıdır.
İmar meselesini yalnızca siyasi tartışmaların konusu hâline getirmek yerine, teknik veriler ve kamu yararı üzerinden değerlendirebilmeliyiz.
Şehir, Gelecek Nesillere Emanettir
Bugün verilen bir imar kararının etkisi bazen onlarca yıl devam eder. Bu yüzden şehir planlaması kısa vadeli ekonomik beklentilerin ötesinde bir sorumluluk gerektirir.
Bir şehrin gerçek zenginliği yalnızca arsalarının değeriyle, yükselen binalarıyla veya inşaat hacmiyle ölçülemez. İnsanların güvenle yürüyebildiği sokaklar, kolay ulaşabildiği iş yerleri, çocukların oynayabildiği parklar ve ailelerin birlikte geçirebildiği zaman da o şehrin servetidir.
İmar yetkisini kullanan herkesin önünde sadece bir dosya değil, insanların geleceği bulunur.
Şehircilikte başarı, kaç metrekare inşaat izni verildiğiyle değil, o kararların ardından nasıl bir hayatın mümkün hâle geldiğiyle de ölçülmelidir.
İmar yetkisi bir ayrıcalık değil, gelecek nesillere karşı taşınan bir emanettir.
Bir şehri büyüten kararların altında imzalar var. Peki o kararların bedelini ödeyen insanların hesabını kim verecek?
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Recep Altıkulaç
04-11-2026 08:17Teşekkürler ve Tebrikler İdari boyuttan halkın bugününe ve dahi yarinina bakilmadaki kriterleri imarı meselede oldukça geniş olarak ele almışsınız. Bu ve benzeri meseleleri karar merkezlerine ulaşmasını sağlamalıyız. Bizi gerçekten anlık değil bir adım otesiyle de düşünmenin refleksini her mecrada hissetmeliyiz..