TGRT’NİN İLK YILLARI VE BABAMIN MUTLULUK GÖZYAŞLARI - “Hamdolsun Bu Günleri de Gördük”
06 Ekim 2026, Salı 08:59
Bazı televizyon ekranları sadece görüntü taşımaz aynı zamanda bir evin kokusunu, bir babanın sesini, çocukluğun sıcaklığını ve bir neslin özlemini de yıllar boyunca muhafaza eder.
Ben TGRT’nin ilk yıllarını hatırladığımda gözümün önüne, bir televizyon ekranından ziyade köydeki evimiz gelir…
Sobanın üzerinde kaynayan güğüm, damlayan suyun çıkardığı o kendine mahsus ses, taze demlenmiş çayın kokusu ve bütün bunların arasına karışan TGRT’nin sabah sohbetleri…
O yıllarda TGRT bizim için sıradan bir televizyon kanalı değildi; evimizin içine giren, yıllardır hasreti çekilen bir iklimin habercisiydi.
Türkiye Gazetesi ile başlayan hizmet anlayışını ekranlara taşıyan Muhterem Enver Ören Bey’in öncülüğünde ortaya çıkan bu yayıncılık, insanımıza kendi tarihini, kültürünü, dinî ve manevi değerlerini hatırlatan bir pencere açmıştı.
Sabah sohbetlerinde Prof. Dr. Orhan Karmış hocanın gönüllere dokunan tefsir programı, Prof. Dr. Ramazan Ayvallı Hoca’nın muhteşem ilmî derinliği, Dr. Ethem Levend’in anlatımı, Cemil Can Bıçakçı’nın ve daha nice ismin katkıları, televizyonu evlerin içinde adeta bir sohbet meclisine dönüştürüyordu… Daha sonra kıymetli Osman Ünlü Hoca’nın samimi ve tatlı sohbetleri de bu bağı kuvvetlendirdi. Bununla birlikte o tok, doyurucu ve cezbedici sesiyle programın muhteşem girişini yapan Mustafa Toköz Bey… Ekranın karşısındaki insan yalnızca bir program seyretmiyor aynı zamanda kendisine ait olduğunu hissettiği bir dünyanın sesini de yeniden duyuyordu.
Benim TGRT hatıramın asıl merkezinde; hem huzur pompalayan dini ve kültürel programlar hem de babam vardır.
Merhum babam Osmaniye’nin bir köyünde din görevlisiydi. Bu köy aynı zamanda babamın doğduğu köydü de… Köylüler, onu sever, namaz sonrasında da köyün çay evinde yaptığı uzun sohbetlerde etrafında toplanırlar ve onun dünyasında din-i İslam, ecdat, Osmanlı ve güzel ahlak, hayatın birbirinden ayrılmayan unsurlarıydı.
Babam tam bir Osmanlı hayranıydı; çok okur, okuduklarını anlatmadan duramazdı. Akşamları caminin yanındaki Kur’an-ı Kerim kursunda gençleri toplar, sobanın başında çay ikram eder, onlara ecdadı, büyükleri ve din-i İslam’ın güzelliklerini anlatırdı; bugün düşündüğümde, o küçük köy odasının onun için aynı zamanda bir gönül mektebi olduğunu anlıyorum.
TGRT yayın hayatına başladığında babamın heyecanı bu yüzden bambaşkaydı… Günlerce köylülere kanalı, programları ve yayınları anlattığını hatırlıyorum. Onun için mesele televizyon değildi sadece… Yıllardır köyde anlatmaya çalıştığı değerlerin artık daha geniş bir coğrafyaya ulaşmasıydı.
Huzur veren kanal TGRT’de yayınlanan evliya filmleri de çocukluğumuzun dünyasında ayrı bir iz bıraktı. Hele de Ramazan-ı şerifin mübarek günlerinin sahur ve iftar saatlerinde…
Abdulkâdir-i Geylâni hazretlerinden Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine; Emir Sultan hazretlerinden Akşemseddin hazretlerine nice mübarek gönül sultanına uzanan hayatlar, bize büyüklüğün yalnızca makam ve servet olmadığını; ilim, sabır, fedakârlık, güzel ahlak ve Allahü tealanın sevgisinin insanı nasıl yücelttiğini gösteriyordu.
Bir başka dünya ise TGRT’nin radyo tiyatroları ve kasetleriyle hayatımıza giriyordu. Üniversitede okurken bir walkmanımız vardı; uzun ders saatlerinin ardından kaseti takar, kulaklıkları kulağımıza geçirir, Rahim Er, Resul İzmirli, Niyazi Hancı, Ragıp Karadayı ve daha nice muhterem ismin girişlerde anons edildiği kayıtları dinleyerek günün yorgunluğunu ve derslerin stresini üzerimizden atardık.
O kasetlerde yalnızca söz yoktu, insanı içine çeken bir ses dünyası vardı aynı zamanda... Radyo tiyatrolarında görüntü bulunmadığı için hikâyenin yüzünü, mekânını ve rengini kendi hayalimiz tamamlıyordu… Hatta kasetin hafif cızırtısı bile bugün, geride kalmış bir çağın kapısını aralayan ince bir ses gibi geliyor.
Belki de o yılların güzelliği biraz da buydu; her şey bu kadar hızlı değildi. Bir kaset defalarca dinlenir, bir sohbet dikkatle takip edilir, bir radyo tiyatrosunun hikâyesi ertesi gün arkadaşlarla konuşulur, insan dinlediği şeyle daha uzun süre baş başa kalırdı.
Merhum babam, muhterem Enver Ören Bey’i canlı olarak hiç görememişti ama yaptıklarını gördükçe ayrı bir muhabbet hâsıl olurdu… Yaptığı hizmetleri bir din görevlisi olarak her yerde anlatır, Türkiye Gazetesi ve TGRT’nin insanlara ulaştırdığı yayınları herkese duyurdu…
Merhum babam, ortalama bir Anadolu insanı idi ve her Anadolu insanının o günlerde özlemle karşıladığı güzelliklerin iştiyakı ile göstermişti bu hoş tavrı…
Bir gün Enver Ören Bey’i televizyonda gördüğünde gözlerinin nasıl dolduğuna, kendisini tutamayarak ağladığına ve ağzından şu cümlelerin dökülüverdiğine şahit olmuştum; “Ya Rabbi! Sana Hamdolsun… Bu günleri de gördük çok şükür…”
Çocukken bu sözün ağırlığını anlayamamıştım. Yıllar sonra fark ettim ki merhum babam televizyonda yalnızca bir insanı veya bir yayın kuruluşunu görmüyordu; kendi ömrü boyunca özlediği değerlerin ekranlarda yer bulmasına, çocuklarının bunları görerek büyümesine ve yıllarca anlatılanların artık daha uzak evlere ulaşmasına şahit oluyordu.
O gözyaşlarında sevinç kadar hatıra da vardı. Belki geçmişte duyduğu hasret, belki yaşadığı mücadele, belki de “Bir gün bunlar da olacak” diye düşündüğü zamanların nihayet geride kalmış olması vardı… Hülasa; bu yüzden dilinden heyecanla dökülüveren o sözler, bir cümleden çok bir ömrün özeti gibiydi.
Çünkü devlet televizyonunda bile o zamanlar milletin dinine, değerlerine ve kültürüne ters düşen çok şeyler doğru gibi anlatılırdı. Aile dizisi diye yutturulan saçma sapan dizilerde alkol ve fuhuş gırla gidiyordu. İşte böyle bir zamanda TGRT, çok önemli bir hizmeti icra ederek Anadolu’nun saf ve temiz insanlarına kendini, tarihini, kültürünü ve ecdadını hatırlatıyordu…
Bugün köydeki evimizi düşündüğümde sobanın sıcaklığı, güğümün sesi ve çayın buğusu hâlâ zihnimde… Ardından üniversite yıllarım geliyor hatırıma… Walkmanın kulaklıklarından yükselen sesler ve derslerin yorgunluğunu dağıtan o kasetler… Fakat bütün bu görüntülerin gerisinde, hafızamda en uzun kalan yine babamın mutluluk gözyaşları oluyor.
Gözleri dolu, sesi titrek ve kalbinin derinliğinden gelen o cümle: “Hamdolsun bu günleri de gördük.”
Şimdi anlıyorum ki babam aslında yalnızca yaşadığı bir günü anlatmıyordu. Bir neslin özlemini, sabrını ve şahitliğini anlatıyordu… Kendi ömrünün içinde bir kapının açıldığını görmüş ve o kapıdan çocuklarının da geçeceğini düşünmüştü.
İnsan yaş aldıkça bazı cümlelerin anlamı değişiyor. Çocukken sıradan sandığımız bir söz, yıllar sonra bir vasiyet kadar ağırlaşabiliyor… Merhum babamın o cümlesi de benim için artık yalnızca bir hatıra değil, geçmişten bugüne uzanan bir emanet…
Çünkü bazı babalar; çocuklarına servetten çok istikameti miras bırakırken, bazıları da hem kitap hem de hayatın kendisini miras bırakır. Benim babamdan kalan en kıymetli miraslardan biri, yıllar sonra hâlâ kulağımda çınlayan o cümledir; “Ey Yüce Rabbim! Sana Hamdolsun… Bu günleri de gördük çok şükür… Bizi bir daha o eski günlerin zilletinde bırakma Ya İlahi!”
Şimdi şunu biliyor ve şuna inanıyorum ki; insan için asıl mesele yalnızca güzel günlere kavuşmak değildir. Asıl mesele, kavuştuğu günlerin kıymetini bilecek bir kalp taşıması ve kendisinden sonra gelenlere, hem o günlerin hatırasını hem de ruhunu emanet olarak bırakabilmesidir.
Belki babamın gözyaşlarının asıl manası da buydu. O gün ekrana bakarken gördüğü yalnızca bir televizyon değildi aynı zamanda kendi ömründen çocuklarının geleceğine uzanan bir yoldu ve o yolun başında, sessizce bize şunu bırakıyordu; “Bazı günler yaşanır ve geçer; bazı günler ise yaşanan o ömrün şükrüne dönüşür.”
Bugün TGRT, Muhterem Ahmet Mücahid Ören Beyefendi’nin önderliğinde, gerek yazılı gerekse görsel platformda mükemmel işler yapmaya ve bütün dünyanın gönlüne dokunmaya devam ediyor…
Sayın Sait Eken bey ise yine ehil kadroları modern teknolojinin maharetiyle buluşturarak TGRT’nin geçmişten bugüne devam eden güzel hizmetlerini daha da ileriye taşımayı misyon edinmiş vaziyette…
Allahü teala bu büyük hizmeti kuranlardan ve devam ettirenlerden razı olsun…
İlk Işık, Sessiz Dualar
Akşamın alacasında bir lamba yanardı,
Küçük odalarımız sanki bir dergâhtı, saraydı...
Doksanlı yılların o mahzun, o serin şafağında,
TGRT bir pınardı, gönüllerin ıssızlığında…
Seslerdi asil, sakin, sedası pek ziyade,
Bir ilahi okunurdu mahzun bir beldede.
Hocaefendiler çıkıp nasihat eylerdi dilden,
Gönüllere su serpilir, ayrılırdı ‘kıl-ü kâl’den.
Hatırda kalan odur; "İhlas" kokan o mübarek nehir,
Her satırı şifa olur, arındırırdı şehir.
Kur’an-ı Kerim tilavetiyle uyanırdı seherler,
Dualarla bağlanırdı o mübarek geceler.
Devr-i zaman döner amma, o maneviyat kalır,
Şeker bilir ki, bu sedalar ruha şifa bal olur.
Eski günler yâd edilip gönüllere doldukça,
O manevi iklim sanki yeniden kurulur.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Ramazan aslan
08-10-2026 10:25Hocam Allahü teala sizden ve sevdiklerinizden razı olsun inşallah düşündüklerimi dile getirmişsiniz rabbim bu hizmetlerde emeği geçen herkesten iki cihandada razı olsun inşallah
Musa Cetiner
06-10-2026 13:17Hocam rabim sizin gibi güzel insanları başımızdan eksik etmesin kaleminiz beni 80 lere 90 lara. Özlem duyarak götürdü Anne ve babaya.da duamız gönderildi....emeği geçenlerden Allah razı olsun