MÜSLÜMANLARIN İLİM VE MEDENİYETE KATKISI
23 Ekim 2026, Cuma 11:24
İslamiyetin ilme ve alimlere verdiği önemi ifade edebilmek için kelimeler kifâyet etmez.
Nitekim ilk emri “Oku” diye başlayan insanlığın hayat rehberi Kur’ân-ı Kerîm:
"...De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..." (Zümer 9),
"...Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun." (Nahl 43, Enbiyâ 7),
"...Kulları içinde ancak ilim sahipleri, Allah’tan hakkıyla korkar..." (Fâtır 28),
"... Allah, içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir...." (Mücâdele 11),
"...De ki: 'Ey Rabbim! ilmimi artır.” (Tâhâ 114) ve daha bir çok âyet-i kerimelerle ilmi ve alimleri övmekte;
Peygamber efendimiz de:
"İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır." (İbn Mâce),
"İlim talep etmek üzere yola çıkan kimse, dönünceye kadar Allah yolundadır." (Tirmizî),
"Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol ya da ilmi seven ol! Fakat beşincisi olma; helâk olursun." (Darimî),
"Âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar; onlar sadece ilmi miras bırakırlar." (Ebû Dâvûd),
"Âlimin âbide (çok ibadet edene) üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir." (Ebû Dâvûd),
"İnsan öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı bir evlat." (Müslim) ve daha birçok hadis-i şeriflerle ilim öğrenmenin önemine dikkat çekmektedir.
İslamiyet, faydalı her yeniliği emreden bir din olduğundan ilme ve âlimlere çok önem verilmiştir.
Bu nedenle Müslümanlar, fennin her alanında büyük başarılara imza atarak bugün de tazim ile yâd edilen kıymetli âlimler yetiştirmişler ve dünya çapında medeniyetin rehberleri olmuşlardır.
Günümüzdeki fennin ve medeniyetin kurucuları;
Emevîler, Abbâsîler, Gaznevîler ve Osmânlılar zamanındaki Müslümanlar olmuştur.
Bugün insaflı Hristiyanların da kabul ettiği gibi, hakiki Rönesans;
14. asırda İtalya’da değil,
9. asırda, merkezi Hicaz (Mekke ve Medine) olan, Kafkaslardan Hint Okyanusu’na, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyaya hükmeden Abbasiler zamanında başlamıştır.
O zaman Avrupalılar, dünyayı tepsi gibi dümdüz ve etrafı duvarla çevrili zannederken;
Müslümanlar, ilk olarak, dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü bilimsel yollarla ispatladılar.
Bağdat'ta yaşayan Müslüman âlimler, Dünya'nın yuvarlak olduğundan emindiler ancak büyüklüğünü tam olarak hesaplamak istiyorlardı.
Bu iş için, 7. Abbâsî halifesi Abdullah el-Me'mûn (ö.833),
Harezmî (ö.850), Ferganî (ö.870?) ve diğer âlimlerden oluşan bir heyeti görevlendirdi.
Bunlar düz bir ova olan Musul civarındaki Sincar Çölü'ne gittiler.
Bir grup kuzeye, diğer grup güneye doğru yürüdü.
Her iki grup da Kutup Yıldızı'nın (Polaris) gökyüzündeki yüksekliğini gözlemledi.
Kutup Yıldızı'nın açısı tam 1 derece değiştiğinde durdular ve kat ettikleri mesafeyi ölçtüler.
Buldukları bu mesafeyi 360 ile çarparak Dünya'nın toplam çevresini 41.248 km olarak bugünküne yakın rakamı elde ettiler.
Bu, en eski ve en başarılı hassas arazi ölçümlerinden biri olarak tarihe geçti.
Gazneli Mahmud (ö.1030) döneminde ise Bîrûnî (ö.1048),
Pakistan’daki Nandana Dağı/Kalesi’ne çıkarak Trigonometrik Ufuk Açısı Yöntemi ile Dünya'nın yarıçapını 6.340 km olarak buldu ki, günümüzdeki ölçüm 6.371 km'dir.
Emevî hanedanının son üyesi Abdurrahman bin Muaviye tarafından 756 yılında İber Yarımadası yani bugünkü İspanya ve Portekiz topraklarında kurulan Endülüs Emevî Devleti,
Avrupa'da karanlık çağın yaşandığı bir dönemde bilim, fen ve sanatın merkezi haline gelmiştir.
Bu İslam devletinin başkenti Kurtuba (Córdoba) ise, dönemin en önemli tıp merkezlerinden biri haline gelerek ilk tıp fakülteleri ve hastaneler burada gelişmiştir.
Hekim, cerrah, kimyager ve eczacı olan Ebû’l-Kasım ez-Zehrâvî (Albucasis) (ö.1013),
Cerrahi aletleri tasarladığı ve modern cerrahinin temellerini attığı tıp ansiklopedisi niteliğindeki Kitâbü’t-Tasrîf isimli eseri ile bu alana damga vurmuştur.
Endülüs toprakları özellikle Kurtuba, Avrupa ülkelerinden ilim tahsili için gelen insanların akın ettiği bir ilim merkezi haline gelmişti.
Mesela, asıl adı Aurillaclı Gerbert olan Papa II. Sylvester’ın;
967 ile 970 yılları arasında Kurtuba üniversitesinde Müslüman âlimlerden matematik, geometri ve astronomi dersleri aldığı,
İslam dünyasından Avrupa’ya taşıdığı bu devrim niteliğindeki bilimsel katkıların,
Hristiyan dünyasında Orta Çağ karanlığının kırılmasında çok önemli bir dönüm noktası olduğu tarihi kayıtlarla sabittir.
Daha detaylı bilgi için bakınız;
(https://www.catholic.com/encyclopedia/pope-sylvester-ii)
(https://www.islamicity.org/77972/the-scientist-pope/)
Bugün, hâlâ Avrupa’da kimyaya, Chemie ve cebire, Arapçası Elcebir olduğundan Algebra ismi verilmektedir.
Çünkü bu ilimler, önce Müslümanlar tarafından dünyaya öğretilmiştir.
Müslüman âlimlerin ilim ve medeniyet dünyasına sunduğu katkıların daha iyi anlaşılması için;
Dünyaca ünlü bilim tarihçimiz Prof. Dr. Fuat Sezgin (ö.2018) "İslam'da Bilim ve Teknik", orijinal adıyla Wissenschaft und Technik im Islam adlı 5 ciltlik bir eseri kaleme almıştır.
Bu eser, İslam medeniyetinin 8. ve 16. yüzyıllar arasındaki Altın Çağ'ında; astronomi, tıp, geometri, coğrafya, fizik, kimya ve denizcilik gibi alanlarda insanlığa sunduğu öncü hizmetleri zengin görsel materyaller ve somut tarihi belgelerle ispatlamaktadır.
İslam âleminde ilim ve medeniyetin son temsilcisi Osmanlılar idi.
Ancak Hristiyan âlemi, bu İslam devletinin yükselişini durdurmak için her türlü siyasi ve askeri hücuma geçtiler.
Bir taraftan haçlı saldırıları, bir taraftan yerleştirdikleri hainlerin yıkıcı ve bölücü çabaları, Osmanlıların fen ve teknikte ilerlemesine mani oldu.
Osmanlı Devletini ele geçiren sözde aydınlar, masonlara aldanarak dinin esaslarını yıkmaya çalıştıkları gibi Avrupa’daki fen bilgilerine uymak isteyen Türk sultanlarını şehit ettiler.
Bunlar masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar.
İngilizler, asırlardır İslam ülkelerini kana boyamakla kalmamış, İskoç masonları, binlerce Müslüman’ı ve din adamlarını (insanlığa yardım, kardeşlik) gibi laflarla aldatarak mason yapmış ve dinden çıkmalarına sebep olmuştur.
İslamiyet’i büsbütün yok etmek için, bu masonları maşa olarak kullanmışlardır.
Böylece, Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa ve Talat Paşa gibi masonlar, İslam devletlerini yıkmakta kullanılan paşa unvanlı maşalardır.
Efgani ve Abduh gibi masonlar ve yetiştirdikleri çömezler de, İslam bilgilerini bozarak İslamiyet’i içten yıkmaya alet olmuşlardır.
1836’da Londra Büyükelçisi iken Mason locasına üye olan Mustafa Reşit Paşa, 1846’da sadrazam olunca iş başına gelir gelmez, mason locaları açtı.
Böylece çeşitli hıyanet ocakları çalışmaya başladı.
Londra’dan alınan planlarla, bir yandan idari, zirai, askeri değişiklikler yaparak milletin gözünü boyadılar.
Öte yandan da, yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirerek İslam ahlakını, ecdat sevgisini ve milli birliği parçalamaya başladılar.
Bu yıllarda Avrupa’da, yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor; büyük fabrikalar, teknik üniversiteler, modern harp vasıtaları kuruluyordu.
Osmanlıda bunların hiçbiri yapılmadığı gibi Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese ve astronomi derslerini büsbütün kaldırdılar.
Din adamlarına fen bilgisi gerekmez diyerek, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular.
Sonradan gelen İslam düşmanları da, din adamları fen bilmez, din adamları cahildir, gericidir diyerek Müslüman yavrularını İslamiyet’ten uzaklaştırmaya çalıştılar.
İslamiyet’e ve Müslümanlara zararlı olan şeylere ise uygarlık, ilericilik dediler.
Böylece, gençleri dinden, imandan ayırmaya, İslamiyet’i ve Müslümanları yok etmeye çalıştılar.
İlmi, fenni, güzel ahlâkı, fazileti ve yiğitliği ile dünyaya şan ve şeref saçan ecdadımızın yolundan ayırmak için, kalplere, ruhlara ve vicdanlara hücum ettiler.
Hâlbuki anlayamıyorlardı ki, İslamiyet’ten uzaklaştıkça, ahlâk bozulduğu gibi, her asrın icap ettirdiği yeni bilgilerde üstünlüğü kaybediyor, ecdadımızın askerlikteki, fen ve sanattaki başarılarını gösteremiyor, hatta geri kalmaya başlıyorduk…
Şiir:
İlim olmazsa din, sıyrılıp kalkar aradan,
öyleyse cehâlet denilen, yüz karasından,
Kurtulmaya çalışmalı, baştan başa millet,
kâfi değil mi yoksa, bu son ders-i felâket?
Bu felâket dersi, neye mâl oldu, düşünsen,
beynin eriyip, yaş gibi, damlardı gözünden.
Son olaylar, ne demektir, bilsen ne demektir:
Gelmezse eğer, kendine millet, gidecektir.
Zîrâ, yeni bir sarsıntıya pek dayanılmaz,
zîrâ, bu sefer, uyku ölümdür uyanılmaz.
Ahlâkı düzeltip fenne çok çalışmak lâzım,
dîne bağlı, atomla silâhlı er olmak lâzım!
Din bilgisi, harb gücü, ileri olmak gerek,
ikisidir ancak, millete huzur verecek.
Başka sözlere, artık aldanma aç gözünü,
bu ikisi edecektir, mahşerde ak yüzünü!
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.