KIRIK AYNA: IRAK'I FAİLİN YARASINDAN SEYRETMEK
16 Eylül 2026, Çarşamba 11:30
Hollywood, Irak işgaline dair yalnızca bir avuç film üretti. Hiçbiri gişede tutunamadı. Bu filmler savaşa gitme gerekçesini tartışmaktan kaçınır, bunun yerine Amerikan askerinin, ailesinin ödediği bedele bakar. Konu bir katliam olduğunda bile mesele hep aynı yere döner: failin ruh sağlığı.
Travma sonrası stres bozukluğu, bu sinemanın ortak dilidir. Kavram tıbbîdir, kullanımı siyasîdir. Bir halkın yurdunu çiğneyen ordu, kendi yaralarını sayarak masumiyetini geri kazanır. Öldüren adam, öldürmenin onda bıraktığı iz üzerinden anlatılır. Ölen kalabalık, o izin arka planına düşer.
Paul Haggis'in Elah Vadisinde filmi, Irak'tan dönen askerlerin kendi arkadaşlarını öldürmesiyle açılır. Ölen askerin babası, oğlunun telefonundan Iraklı sivillere yapılanları çıkarır. Haggis hikâyesini Davud ile Golyat kıssasına yaslar. Ona göre Davud, ölen asker ile babasıdır. Golyat ise ordunun bürokrasisi, savaşın kendi ağırlığıdır. Kıssanın asıl mazlumu kadraja hiç girmez. Sapanı elinde tutan halk, filmde Golyat'ın gölgesine karışır. Anlatı, ters çevrilmiş bir Amerikan bayrağıyla kapanır. İmdat çağrısı yapan taraf, imdada muhtaç bıraktığı tarafın adını anmaz.
Brian De Palma'nın Sansürlenmiş filmi, on dört yaşındaki bir Iraklı kızın, ailesinin katlini askerlerin kendi kameralarından kurar. Görüntünün ham hâli, hakikat iddiasını güçlendirir. Yine de kamera kimin elindeyse hafıza onun mülkü olur. Kızın adı bir vaka anlatısına dönüşür. Kurbanın sesi, faili anlatmaya yarayan bir kanıt malzemesi hâline gelir.
Kimberly Peirce'in Zorunlu Hizmet filmi askerin çaresizliğini merkeze alır. Brandon King madalyasını alır, süresini doldurur, sözleşmedeki bir boşluk yüzünden yeniden Irak'a çağrılır. Bir arkadaşı sevgilisinin bahçesine siper kazıp orada uyur. Bir diğeri düğün hediyelerini nişan tahtası yapar, ardından canına kıyar. King, arabasını soyan hırsızları Irak sanıp enselerine silah dayar, onlara Allah'a dua etmelerini buyurur. Sahne, işgalin dilini bir Teksas sokağına taşır. Filmin hükmü şudur: asker de kurbandır, yapabileceği tek şey yanındakini korumaktır. Böylece işgal, faili bulunmayan bir kaza gibi anlatılır.
Bu üç filmde Irak bir memleket sayılmaz, bir ruh hâlidir. Amerikan vicdanının kendini seyrettiği kırık bir aynadır. Gişede tutunamamaları da bundandır. Seyirci, kendi suçunu terapi diliyle dinlemeye bile katlanamadı. Sarsılmayı arındırma sanan salon, aynadaki yüzü tanıdığı anda perdeyi kapatır.
Bu sinemada Iraklının repliği yoktur. Çoğu zaman yüzü bir dürbünden, bir kontrol noktasından, bir kamera parazitinden görünür. Evine yalnızca namlu eşliğinde girilir. Konuşan taraf hep işgalcidir, konuşulan taraf bir manzaraya indirgenir. Sözü alınmayan halkın acısı, başkasının olgunlaşma hikâyesine malzeme olur.
Bu anlatının bir de teselli işlevi vardır. İşgali sorgulayan film, sorgulamanın kendisini bir erdem nişanı gibi sunar. Seyirci, suçu itiraf etmenin ferahlığını bedelini ödemeden tadar. Böylece özeleştiri, hesap vermenin yerine geçen bir törene dönüşür. Ordu terbiye edilir, devlet aklanır, savaşın sebebi hiç konuşulmaz. Petrol, üs, ambargo, uydurulmuş istihbarat: hepsi kadrajın dışında kalır. Geriye yorgun bir asker ile ona acıyan bir millet kalır. Suç, tedavi edilmesi gereken bir hastalık gibi anlatıldığında failin cezası da reçeteye havale edilir.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.