• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

GAZETEDEKİ MAYMUN KAFESİ, AHTAPOTA BENZEYEN MAKİNE VE MÜRETTİP DENEN ADAM

26 Eylül 2026, Cumartesi 11:25
GAZETEDEKİ MAYMUN KAFESİ, AHTAPOTA BENZEYEN MAKİNE VE MÜRETTİP DENEN ADAM

İlk gördüğüm gazete binasının merdiven boşluğunda demirden bir kafes vardı, içine konmuş kocaman makinenin kolları ise ahtapot gibi hareketliydi ve adına mürettip dedikleri bir adam burada çalışıyordu…

———

Ben doğmadan önce bizde kiracı kalan Ekspres Gazetesi’nden Necdet isimli muhabirin bıraktığı ajans fotoğrafları, basınla ilgili ilk hatıramdı.

Minik bir çocukken, küçük ablamla el ele Paşabahçe Cam Fabrikası önüne giderek nöbet tutan grevcilerin arasına katılmamız, üstünde “Grev Gözcüsü” yazan beyaz önlüklerimizle fotoğraflarımızın çekilmesi ve bunların Yeni İstanbul gazetesinin birinci sayfasında basılarak haber olmamız ise, basınla ilgili ilk belgem…

Ama gazetecilerin bulunduğu, yaşadığı, çalıştığı dünyaya ilk “adım” atmam biraz daha sonraki yıllar…

Hemen bir not ekleyeyim ki;

Beni merak etmeseniz de olur fakat sözü geçen o dönem, gerçekten merak edilecek yıllardı ve bunların asıl şu anda anlatılması gerektiğine inanıyorum.

❤️❤️❤️

Elimden tutulacak yaşı en fazla birkaç yıl geçmiştim…

Büyük teyzemin oğlu Raif (Öztürk) dayım beni aldı, İncirköy’den otobüse binip Üsküdar’a gittik, vapura binip Eminönü’ne geçtik. Buralar kalabalık. Zaten bir gün gazetede de okumuştum “İstanbul’un nüfusu artık üç buçuk milyonu geçti” yazıyordu.

Sirkeci’den yukarı doğru kıvrılan geniş caddede arabalar gidip geliyor. Biz kitapçı ve kırtasiyelerin önünden geçerek Babıali yokuşunu çıkıyoruz.

Raif dayının; beni gazeteye götüreceğini, söylediği günküne benzer bir heyecan içindeyim. Bayır bitiyor. İki yanımızdaki köşelerde de birer koca bina var. 

İşte bu kavşaktan tam sağa (İran konsolosluğu ile Gazeteciler Cemiyeti’nin arasından) bir yol giriyor. Biri de tam sola (Milli Eğitim Müdürlüğü binasının köşesinden) Yerebatan’a, Ayasofya’ya doğru dönüyor. Bir de doğrudan karşıya (Cağaloğlu meydanına) devam eden cadde var. 

İşte bu kavşakta ayrıca (sol kaşım yönünde) aradan da bir sokak giriyor… Bu beşinci yol Molla Fenârî Mescidi’ne kadar uzuyor ve zaten ben her gün gazetede “Molla Fenari Sk. No: 40 Cağaloğlu - İst.” adresini okumaktayım…

❤️❤️❤️

Yürüyoruz. İlk caddeyi atlayınca gazetenin bulunduğu bina solda kalıyor. 

Galiba beş katlı bir apartman. İki üç basamaklı kapının sağında sıralanmış tabelalardan birinde “Yeni Asya, günlük siyasi gazete” yazıyor. 

Demir kapıdan giriyoruz. Sağdan başlayan merdivenler, ortadaki boşluğun etrafından dönerek yukarı doğru çıkıyor, fakat… Burada, vay canına; on küsur yıllık hayatımda gördüğüm en enteresan şeylerden biriyle karşılaşıyorum!

❤️❤️❤️

Merdiven kenarlarına dikine sabitlenen demirlerle, orta boşluğa bir “kafes” yapmışlar… Sanki büyük bir maymun veya devasa bir kuş kafesine benzeyen bu bölüm yerden yarım kat kadar yukarıda. 

Buraya, merdivenden açılmış köprü / kapıdan giriliyor. İçinde harıl harıl çalışan bir adam var. Çok büyük fakat ne daktiloya ne de piyanoya benzemeyen bir makinede, bastığı tuşları hiç görmezcesine uçuşan parmaklarıyla (sadece kâğıtlara bakarak) durmadan yazı yazıyor. 

Her şey demirden. 

Makinenin sağ tarafında ise soba veya ocağa benzeyen kazanın içinde erimiş kurşun var. Çok sıcak… 

Hatasız yazmalarıyla meşhur “mürettip” denen ustalardan biri olan bu adam her tuşa bastığında, kazandaki kurşun eriyiği minicik bir kalıba dökülüyor. Benim ahtapot kollarına benzettiğim ince uzun çubuklardan biri daha arkada harekete geçerek yeni dökülmüş harfi alıp kaldırıyor, onu havada diğer yöne doğru taşırken soğuyan bu minicik harf kendinden önceki arkadaşının ardından sıraya geçerek, ince şeritler halinde ağır kurşun satırları oluşturuyorlar.

Fakat bu iş öyle hızlı oluyor ki neredeyse mürettibin parmakları görülmüyor.

❤️❤️❤️

Bu binada bir Bengal kaplanı veya Kenya fili yahut buzağı tutmuş bir dev boa yılanı görsem bu kadar şaşırmazdım! 

Kendimi kaybetmiş olarak acayip kafeste çalışan adamı takip ederken birkaç kat çıkmışız.

“Geldik yeğenim” dedi Raif dayı.

Bir kapıdan girdik ama ben orada kimle ne konuştuk, hangi yazarlar vardı, bana ne dediler hatırlamıyorum. Sadece, birkaç oda değiştirdik çok kişinin çalıştığı salonda durduk, orası yazı işleri imiş.

Biri birine “abi” veya “kardeş” diyen bu insanlardan biri de müdürdü. 

Adı ilginçmiş. 

Kocaman ve müdür bir adamın adı “Can” olur mu? Can ismi çocuklarda olmaz mı?

❤️❤️❤️

Ben soru sormuyorum. Sadece soran olursa, en kısasından cevap veriyorum.

Fakat bu, Can Bey denen müdür bize hep güler yüzle bakmış, kibar davranmıştı. 

Hatta kapıya çıktı bizi yolcu etti. Hatta bizimle beraber merdivenlerden indi. Ve hatta, meraklı gözlere bakmaya devam ettiğim mürettibe seslendi. 

O acayip kafes içinde esir gibi çalışan adam da gayet güler yüzlüymüş. Bizim misafir olduğumuzu ve gazeteyi ziyarete geldiğimizi öğrenince göz göze geldik.

Gazetenin müdürü Can Alpgüvenç;

“Adın neydi kardeşim” diye sordu.

“Muammer Erkul” dedim.

“Erkul, değil mi” dedi tekrar, başımı salladım.

Can bey, kafes içindeki adama;

“Bir satır yazar mısın, filanca kardeş. Muammer Erkul olacak” dedi.

❤️❤️❤️

Bulunduğumuz yer erimiş kurşun kokuyordu. Makinenin yanında, bu işte çalışanların her gün belli miktarda tüketmek zorunda oldukları yoğurt ve ayran kutularından vardı.

Mürettibin parmakları demir tuşlara bastı, arkadan hareket eden ince kollar kaynayan kurşun kazanından kalıplara dökülmüş olan harflere doğru yöneldi. Buradan seçilmese bile anlıyordum ki havaya ilk olarak “M” harfi uçmuştu, hemen ardından bir tane “u” ve diğerleri alınıp havadan diğer yöne doğru taşındı.

Bu iş bir anda olmuştu.

Gülümseyen adam, kenarda birazcık soğumasını beklediği incecik kurşun şeridi bize uzattı. Can ağabey, o satırı alıp bana verdiğinde kurşun satır henüz ılıktı.

İlk defa, matbaa harfleri ile yazılmış adımı görüyordum. 

Fakat bunlar tersti. Yani bakılmaya değil basılmaya uygundu.

Çok sevindim. Bunca yıl sonra bile hâlâ, taptaze bir hatıradır o gün yaşadığım.

❤️❤️❤️

Sonra ne mi oldu? 

Adım yazan satırı ispirtolu kalemle boyayıp boyayıp kitaplarımın defterlerimin başına basmaya başladım. O yıllardan kalan kitapların birçoğunda vardır o basılmış satır.

Can Alpgüvenç ile birçok hatıram daha var, görecek o gününü; ahdım var, daha neler anlatacağım onunla alakalı. 

Düşününsenize, beni “Babıali’den kovan adam” bile odur!..

Özet olarak Can abimle hala görüşüyoruz. Hatta geçen haftaki yazımın altına yorum yapan kişi de odur.

Yorumlar

  • yorum avatar
    Fatma
    30-09-2026 09:04

    Bizler de satırlarınızı çok büyük bir merak ve heyecanla okuduk hocam, ellerinize yüreğinize sağlık, devamını merakla bekliyoruz??

  • yorum avatar
    Can Alpgüvenç
    27-09-2026 17:04

    Muammer Erkul çok vefalı bir genç maşallah... karikatür çizmek, kadar yazı kabiliyeti de üstün bir genç arkadaşım. tıpkı rahmetli Vehip Sinan gibi, o da hem karikatür çizer, hem yazı yazardı. çok severdi yazmayı... Bu yazınızın aşağı yukarı yarısını bana ayırmışsınız... Güzel şeyler hatırlıyorsunuz hem teşekkür hem tebrik ediyorum.

  • yorum avatar
    Ahmet sezgin Tuncer
    27-09-2026 07:24

    Muammer Bey merak ettim o klişe Muaammer Erkul duruyormu okullu yıllarda ne havalı olurdu sınıfta ve hocamızın nezdinde ayrı bir güzellik dikkat çekicilik önemlibir ayrıntı aklıma sonraki yıllarda müdürler doktorlar v.s not kağıtlarının kenarına yazdirirlardi klişe ad soyad

  • yorum avatar
    KOC
    26-09-2026 14:57

    Çok güzel yazıyorsun ki bunu zaten şahsen 44 senedir biliyorum da, çok kısa oluyor be abi! :-)

  • yorum avatar
    Necati Türk
    26-09-2026 14:06

    Muammer Erkul'un Babıali hatıralarıyla o dönemin tozlu dosyaları tekrar açılıyor. Bir dizi gibi merakla bekliyoruz.

  • yorum avatar
    Muammer
    26-09-2026 13:09

    Adaşım maşallah hatıraların ilk günkü gibi canlı ve taze gazeteciliğin kazandırdığı bit hususiyetmi yoksa fıtratında var olanı sağlam tutmakmı.

  • yorum avatar
    Adnan Taşkit
    26-09-2026 12:52

    Muammer abi bizi nerelere götürdün ya. 1979 yılında 14 yaşında İhlas Gazeteciliğe bağlı Fatih’te bulunan Mehmetağa tedisleri Mücellithanesinde çalışıyordum. Vatan Lisesine kaydımı yaptırmıştım. İş ve okul bir arada olmuyordu. Bir sene sonra Hakikat Matbaasına çırak olarak başladım. Senin o bahsettiğin dizgi makinalarının isimleri Linoteyp ve Enterteyp idi. Ayrıca Başkık Makinası da vardı. Senin bahsettiğin kafes gibi olan Linoteyp veya Enterteyp dizgi makinası olmalı. Bu makinaları kullananlara Dizgi Oparatörü Gazete sayfasının içini tertip edene de Mürettip demirdi. Genellikle gazetenin 1. ve son sayfası çok önemli idi. Yazı işleri müdürü, 1. Sayfa sekreteri ve Mürettip beraber çalışıyorlardı. Hey gidi günler hey. Ne hatıralar var ne hatıralar.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.