• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

TOPKAPI’DA FATİH’İN İZLERİ: ÇİNİLİ KÖŞK YENİDEN KAPILARINI AÇTI

05 Ağustos 2026, Çarşamba 12:08
TOPKAPI’DA FATİH’İN İZLERİ: ÇİNİLİ KÖŞK YENİDEN KAPILARINI AÇTI

Yıllardır restorasyonun bitmesini beklediğimiz muhteşem eserlerden biri artık ziyarete açıldı. Bu yapı, Fatih’in evidir. Fakat Fatih’in bir tane evi yoktur. Topkapı Sarayı için “Fatih’in evi” demek doğrudur ama Topkapı Sarayı içinde Fatih’in yalnızca bir evi yoktur.

Fatih Sultan Mehmet 1453’te İstanbul’u fethettiğinde hemen bugünkü Topkapı Sarayı’nda kalmadı. Fakat bazı kimselerin iddia ettiği gibi doğrudan Bayezıt’taki Eski Saray’da da kalmadı. İstanbul’u fetheden bir hükümdar olarak Fatih, önce Roma imparatorlarının kullandığı saray düzenine bakmak zorundaydı.

Roma imparatorları İstanbul’da 1100 yıl boyunca ağırlıklı olarak bugünkü Sultanahmet Camii’nin bulunduğu bölgede yaşamışlardı. Çünkü orası Roma sarayıydı. Fakat 1204-1261 arasındaki Latin istilası sırasında Katolik Avrupa, İstanbul’daki Roma sarayını öyle bir yıkmıştı ki Fatih fetih sonrası bu sarayı gezdiğinde orayı kullanılacak halde bulamadı. Saray metruk, harap ve mezbele haldeydi.

Latin istilasından sonra İstanbul’u yeniden ele geçiren Romalılar da artık Sultanahmet bölgesinde kalamamış, Tekfur Sarayı’ndan Ayvansaray’a kadar uzanan Blaherna bölgesinde yeni saray kompleksleri oluşturmuşlardı. Bu yüzden Fatih, İstanbul’un fethinden sonra ilk yıllarda Tekfur Sarayı çevresindeki bu komplekste yaşadı. Daha sonra Bayezıt’taki Eski Saray yapıldı ve bir süre de orada bulundu.

Fakat Fatih’in zihninde başka bir saray kompleksi vardı. 1460 yılında, İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra bugün Topkapı Sarayı dediğimiz devasa saray kompleksinin temelleri atıldı. Topkapı Sarayı’nın inşaatı 18 yıl sürdü ve 1478’de tamamlandı. Fakat bu süre içinde binalar peyderpey yapıldıkça Fatih buraya taşındı.

Bugün restorasyon sonrası yeniden ziyarete açılan Çinili Köşk, bu saray kompleksi içinde Fatih’in evlerinden biridir. 1472’de tamamlanan bu yapı, Topkapı Sarayı içindeki en önemli Fatih yapılarından biridir. Fatih’in bir diğer evi ise bugün Mukaddes Emanetler Dairesi olarak bildiğimiz bölgedir. Bu iki yapının aynı elden çıktığı hemen anlaşılır. Çünkü her ikisinde de kot farkı çok ustaca kullanılmıştır.

Çinili Köşk’e girildiğinde yapı tek katlıymış gibi algılanır. Halbuki arka taraf Gülhane Parkı’na baktığı için bina çok katlıdır. Zemin farkı sayesinde üst kattan giriş yapılır. Fatih, Mukaddes Emanetler Dairesi’nin bulunduğu Has Oda’yı yaptırırken de aynı sistemi kullanmıştır. Üstte yazlık, altta kışlık daire vardır. Buralarda Fatih, 32 has odalı öğrenciyle yaşamıştır.

Çinili Köşk’e dışarıdan bakıldığında bir Orta Asya Türk köşkü görülür. Bazı kaynaklarda bu yapının Fars mimarisiyle anlatılması büyük bir yanlıştır. Bu yapı, Türk mimarisidir. Buhara’ya, Semerkant’a gidildiğinde bu mimarinin kökleri görülür. Leb-i Havuz’da, Balay-ı Havuz’da ve Türkistan’daki köşklerde bu anlayış açıkça hissedilir.

Dört eyvanlı plan, Müslüman Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığı bir mimaridir. Fatih bu anlayışı adeta Türkistan’dan getirip İstanbul’da yeniden inşa ettirmiştir. Fakat İstanbul’un rutubetli iklimi sebebiyle ahşap sütunlar yerine mermer sütunlar kullanılmıştır.

Türk-İslam mimarisinde merdiven bina cephesinde gösterilmeyi sevilmezdi. Çünkü merdivenin cepheyi çirkinleştirdiği düşünülürdü. Bu yüzden Çinili Köşk’te merdivenler yanlarda saklanmıştır. Sağlı sollu ikili merdiven sistemiyle yapıya çıkılır. Girişte üç tarafı kapalı, bir tarafı açık eyvanlı bir karşılama bulunur.

Eyvan, Büyük Selçuklu saraylarından ve medreselerinden tanıdığımız bir mimari unsurdur. Kayseri’de, Sivas’ta, Malatya’da, Konya’da bu eyvanlı yapıları görmek mümkündür. Çinili Köşk’te de aynı gelenek devam eder. Kapıdaki büyük kufi yazılar, sülüs ayet kuşakları ve sırlı boya tekniğindeki çiniler bizi son derece orijinal bir Türk köşküyle karşı karşıya bırakır.

Yapının zemini de dikkat çekicidir. Altıgen tuğla döşemelerden oluşan orijinal zemin, Fatih döneminden kalmadır. Bu yüzden camla korunmuştur. Diğer zeminler restore edilmiş olsa da bu bölüm orijinaldir.

Osmanlı, bu yapıya Sırça Saray demiştir. Sırça, çini demektir. Osmanlı’da çini için “sırça” ya da “kaşi” ifadeleri kullanılırdı. Çinili Köşk, Osmanlı’nın son döneminden beri bir çini müzesi olarak düzenlenmiştir.

Burada görülen bazı eserler aslında vazo değil, kandildir. Süleymaniye Camii’nden, Kadırga Sokullu Camii’nden getirilen çini kandiller burada korunmaktadır. Bunlar, çalınmasın ya da zarar görmesin diye müzeye alınmış eserlerdir.

Yapının en muhteşem eserlerinden biri ise Karamanoğullarına ait çini mihraptır. Bu mihrap Osmanlı’ya ait değildir. Karamanoğlu Taceddin İbrahim Bey’in Karaman’daki imaretinin içindeki mescidin mihrabıdır. Osman Hamdi Bey, 1900’lü yılların başında Karaman’a gittiğinde bu mihrabı görmüş ve hayran kalmıştır. Çalınabileceği düşüncesiyle numara numara sökülerek İstanbul’a getirilmiş ve korunmaya alınmıştır.

Bu mihrap sırlı boya tekniğinin en güzel örneklerinden biridir. Sırlı boya tekniğinde boya ile sır, yani cam hamuru birlikte sürülür ve fırınlanır. Ortaya mat bir çini çıkar. Bursa Yeşil Camii ve Yeşil Türbe’deki çiniler de bu anlayışa yakındır. Daha sonra Osmanlı’da özellikle Kanuni ve III. Murat dönemlerinde sır altı tekniği gelişmiş, daha parlak ve canlı çiniler ortaya çıkmıştır.

Çinili Köşk’te Hürrem Sultan’ın Haseki Külliyesi’nden getirilen kapı alınlıkları da bulunmaktadır. Hürrem Sultan, Mimar Sinan’a ilk büyük külliyesini yaptıran kişidir. Mimar Sinan’ın çıraklık dönemi eserlerinden olan Haseki Külliyesi’nin kapı alınlıkları, bugün burada korunmaktadır. Bu çinilerde kırmızı henüz yaygın değildir. Sarı, yeşil ve mavi öne çıkar. Daha sonraki dönemlerde Osmanlı çinisinde kabarık kırmızı büyük bir güç kazanacaktır.

Çinili Köşk’ün planı da son derece önemlidir. Girişten sonra merkezi bir kubbe, yan odalar ve büyük bir ana eyvan yer alır. Ana eyvanın çevresinde Fatih Sultan Mehmet’in özel kullanımına ait olduğu düşünülen odalar bulunur. Bunlar içinde en dikkat çekici olanı, altın varaklı çinileriyle süslü odadır. Bu odanın Fatih’in has odası olduğu düşünülmektedir.

Bu oda sadece Fatih döneminde değil, sonraki Osmanlı padişahları tarafından da sevilmiş ve kullanılmıştır. III. Murat’ın uzun süre burada bulunduğu bilinir. Odadaki ocak, kışın burada ateş yakıldığını ve padişahın burada ısındığını gösterir.

Bu odanın en dikkat çekici hatıralarından biri Osman Hamdi Bey’in “Ab-ı Hayat” isimli tablosudur. Osman Hamdi Bey bu odada kendisini resmetmiştir. Osmanlı erkek entarisi içinde, belinde para kesesiyle, arkasında sedef kakmalı cüz sandığı bulunan bir kompozisyon kurmuştur. Sandıktan bir Kur’an cüzü alıp okur vaziyettedir. Arkasında “Ya Hazreti Muhammed” diye başlayan kitabe görülür.

Bu tabloya bakıp Osman Hamdi Bey’i yabancı hayranı ya da gayrimüslim düşkünü gibi anlatmak büyük haksızlıktır. Bu adamın resminde Osmanlı kıyafeti, Osmanlı para kesesi, cüz sandığı, Kur’an cüzü ve Hazreti Muhammed’e salat u selam bulunan bir kitabe vardır.

Odada III. Murat’ın yaptırdığı selsebil de yer alır. Kitabesinde bu yapıya “Sırça Saray” denildiği açıkça görülür. Selsebil, kendi içinde kaynayıp akan ve su sesi çıkaran duvar çeşmesidir. Ortasında tavus kuşu, yanlarında kitabeler, bahar dalları ve istiridye kabuğunu hatırlatan süslemeler bulunur.

Türkler suyu sever, su sesini sever. Fatih’in yaptırdığı diğer yapılarda da su, manzara ve mimari birlikte düşünülmüştür. Bugün sonsuzluk havuzu diye bildiğimiz anlayışın benzerini Fatih’in Mukaddes Emanetler Dairesi’nin önünde kullandığını görüyoruz. Oturulan yerden İstanbul manzarasıyla birleşen bir su düzeni oluşturulmuştur.

Çinili Köşk’te Selçuklu çinileri ve pişmiş toprak eserler de sergilenmektedir. Osmanlı’dan önce Türklerin çiniyi bilip bilmediği sorusunun cevabı burada açıkça görülür. Selçuklular yalnız çiniyi değil, pişmiş toprak sanatını da çok iyi biliyorlardı. Kufi yazılı süslemeler, atlı Selçuklu askerleri, madalyonlar, insan tasvirleri, parfüm şişeleri ve çeşitli seramik eserler bunu gösterir.

Kubat Abad Sarayı’nın hamam çinileri de Türk sanatının ne kadar güçlü olduğunu gösteren örneklerdendir. Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubat Abad Sarayı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin en önemli saraylarından biriydi. Moğollar, Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu’ya girdiklerinde Selçuklu saraylarını yıkıp yok ettiler. Yıllar sonra bu saraya ait çinilerin bazıları köylerde dam duvarlarına yapıştırılmış halde bulundu. Arkeologlar bunları toplayarak koruma altına aldı.

Bu çinilerde sekiz köşeli Türk yıldızı, kama motifleri, leoparlar, zümrüdüanka kuşları ve Selçuklu güvercinleri yer alır. Bir leoparın duruşundaki hareket bile sanatın seviyesini gösterir. Hayvanın gövdesi, pençeleri, kuyruğu ve başı öyle bir hareket içinde verilmiştir ki 750 yıl önce atalarımızın resimde hareketi ne kadar iyi bildiği anlaşılır.

Bütün bunları gördükten sonra “Türkler barbardı, sanattan anlamazdı” demek büyük bir haksızlıktır. Türkler Orta Asya’dan getirdikleri mimariyi, Selçuklu’dan devraldıkları çini ve süsleme geleneğini, Osmanlı’da zirveye taşıdılar.

Çinili Köşk’ten çıkınca karşımıza Sultan Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Asar-ı Atika Müzesi çıkar. “Asar-ı Atika” eski eserler demektir. Bugün Arkeoloji Müzesi dediğimiz bu yapı, Abdülhamid Han döneminde eski eserleri korumak için inşa edilmiştir.

Fatih önce Tekfur Sarayı çevresinde kaldı, sonra Bayezıt’taki sarayda kısa bir süre bulundu. Ardından Topkapı Sarayı ve onun içindeki Çinili Köşk inşa edildi. Daha sonra Topkapı’daki Fatih Köşkü ve bugün Mukaddes Emanetler Dairesi olarak bildiğimiz mermer sofalı bölüm yaptırıldı. Fatih, öğrencileriyle ömrünün sonuna kadar bu saray çevresinde yaşadı.

Çinili Köşk, yalnızca bir müze binası değildir. Fatih’in saray anlayışını, Orta Asya’dan gelen Türk mimarisini, Selçuklu ve Osmanlı çini sanatını, Osman Hamdi Bey’in koruma hassasiyetini ve Topkapı Sarayı’nın gerçek anlamını bir araya getiren büyük bir hafıza mekânıdır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.