CAĞALOĞLU’NUN ESKİ ADAMLARI
10 Ağustos 2026, Pazartesi 18:52
Seksenli yıllarda Cağaloğlu sokaklarında bambaşka bir gazetecilik dünyası vardı. Yazılı olmayan kanunları, eski üstadları ve mesleğe girmek için zorlanan kapılarıyla Bâbıâli, kendi başına bir âlemdi.
---------
Seksenli yıllarda İstanbul’da İstanbul doğumlu kimseleri mumla aramaya başladık. Hele “Bâbıâli âlemi” denen basın yayın dünyasının toplandığı Cağaloğlu bölgesi ve hele ki Türkiye gazetesi…
Bir gelen, kendi ayağını yere basar basmaz göçü de topluyor, bunlar “hiçbir vasfı olmayanlar” sınıfından bile olsa gazete çatısı altında birikiyor, memleketine; “gazeteci oldum size de ön ayak olayım” mesajı yolluyor ve böylece kalabalık daha da artıyordu.
Basın yayın dünyasını kendi tekellerinde sanan klasik gazeteciler güruhu ise muhkem kalelerinin çeyrek asra varmadan yıkılacağını düşünmedikleri halde ortaya çıkan ilginç manzarayı biraz endişeli ve çoğunlukla alaycı gözlerle takip ediyor ve bu yeni insanları asla kendilerinden kabul etmiyorlardı.
Eskiden adaylar tek tek gelir, bekledikleri kapıların önünde sabır imtihanı verir, layık görülenlere kademeli olarak yol açılır, onlar da mesleğin koynuna sokulabilirdi. Böylece “sınavları” geçenler, şeker veya tuz kristallerinin çayda çorbada erimesi gibi gazetecilik mesleğine monte edilir veya yedirilirdi.
Yazılı olmayan kanun buydu!
❤️❤️❤️
Bunun yolu bazen; gazeteci adayının, mesleğin hatırlılarından getireceği selamdan, kimi zaman işe olan aşkından, bazı akşamlar da Gazeteciler Cemiyeti’nin üst katında, Boğaz manzarasına karşı, ihtiyarlar ve üstadlarla “parlatmaktan” geçerdi.
Tarhanayı tastan içenler; şarap kadehini veya incecik rakı bardağını, karşısındakinin kadeh veya bardağına “daha alttan ”dokundurması gerektiğini nerden bilecek!..
İşte bardağına bu altından dokunuş sanki bir “altından” dokunuştu.
Tevazu, alçak gönüllülük ve saygı hürmet manasına gelen inceliği, eski adamlar ısrarla arardı.
Usul bilmeyen ise usulca dışlanırdı.
❤️❤️❤️
Biz çocukken Babıâli’ye dahil olmak Çankaya’ya çıkmaktan zordu. Bu cümleyi tekrar okuyun, ne dediğimi bilerek yazdım.
Gazeteci; evet olunmaz, doğulur!
Lakin dediğim bu da değil.
İstediğin kadar hamurun müsait olsun, seni aralarına kabul etmeye razı gelecek olan o; tarihî yarımadaya el koymuş ve devlet yıkan, hükümet deviren, darbe yapan, başbakan asan “derebeyleri” senin gözüne bir baktığında mayanı bilirlerdi!..
İşte o dönemde bunun zıddı olan insanlar yığılmaya başladı Cağaloğlu sokaklarına hatta ilginç bir istiladır başladı.
Aralarında, önce “gazeteci” olup veya olduğunu zannedip sonra “İstanbul’da deniz olduğunu” öğrenenler bile vardı!..
Ceket kolları parmak boğumlarına inen, her gün tuvalette sinekkaydı traş olmaya çalışırken yüzünde permatik çizikleri bırakan, kısa saçlı, kısacık bıyıklı, kısa kollu gömleğinin kolları dirseklere inen ve on yıl kadar hep omuzları düşük yürüyen insanlar.
Mesleğin eskileri bunları dışlıyordu. Bunlarsa hep kapıları zorluyordu.
Hepsinin derdi Basın Kartı sahibi olup otobüse vapura bedava binmek ve çevreye hava atmaktı. Bunun için de sıradan ajans haberlerine ve basılacak fotoğrafların altına kendi isimlerini yazdırmaya çalışarak dosya oluşturmaya çalışıyor ve ardından Cemiyete koşuyorlardı. Diğer bütün gazetelerden bir iki müracaat gelirken Türkiye gazetesinden belki yirmi müracaat geliyordu. İşte bunun için, cemiyettekiler daha dosyanın kapağını görünce çoğunlukla içini bile açmadan, beklemeye alıyorlardı.
Benim bugüne kadar basın kartımın hatta müracaatımın bile olmamasının sebebi işte budur!..
Kendi şehrinde, Amerika’daki zenci muamelesi görmek!..
Her birinden daha fazla kabiliyete sahip olduğum ve her birinden daha fazla eser verdiğim ve içinde her birinden daha fazla kaldığım gazeteci milletinin cemiyetinin, bana itibar olarak katabileceği daha fazla bir şey yoktu. Yıllarca çalıştığım İnan Han, Tasvire Han, Yeşilay ve AA binası ile Gazeteciler Cemiyeti’nin arası ortalama elli metreydi. Bir defa bile bu maksatla gitmedim.
Haksızlardı, diyemiyorum bu yanlış olur. Fakat onların bakışını ve düşüncesini bildiğim için kendimi bu konuda muhatap ve onların rızasına tâlip görmek hiç hoşuma gitmiyordu.
❤️❤️❤️
Dergide de seksen dört senesinde, İstanbul doğumlu iki kişi vardık.
Rahim Er; Elazığ Harput doğumluydu, müstear ismi olarak büyük oğulcuğunun adını kullanıp Cüneyd Harputlu diye imza atardı. Sıtkı Kazancı Maraşlıydı. Hanefi Söztutan ve Sadık Söztutan Erzurumlu bilinirdi ama Kars’a bağlı Sarıkamış doğumlu oldukları halde aslen Ahıska Türkü’ydü. Bekir Hazar Bursalıydı. Ömer Uslu galiba Sivaslıydı. Ragıp Karadayı Erzurum’dan gelmeydi. Yaşı küçük olduğu için yemek taşıyan, getir götür işlerini yapan Yaşar Kılıboz Kangallıydı, say say bitmez…
“Pa paşabahçe’den bi cam çıkmış bi se sen çıkmış” diyen, Suadiye doğumlu, canımıniçi Levent Geylan ile yan yana masalardaydık.
“Baban nerde doğmuş” dedim.
“Suadiye” dedi… Orası onlara zaten dedelerinden kalmış.
Benim babam da elli senesinden beri İstanbul’daymış ama zaman zaman Kuleli’den maaşlı teyzelerinin evine gelip gidermiş, annesi de Üsküdar’da okumuş…
“Doğum yeri neresi?”
“Velimeşe. Sirkeci’den trene binip gidiyorsun.”
“Uzak mı?”
“Velimeşe ile İstanbul sınırdaş. Trenle gidince seferî olup olmadığını merak ediyordu babamlar…”
Sonra araştırmaya başladık, müessesede İstanbul doğumlu kim var? Hakkaten de her biri başka yerden gelmişti bunca insanın…
“Enver abi nereli?”
“Denizli, Honaz doğumlu.”
“Başka kimse yok mu yani” derken biri;
“Var, dedi var… Hem de Eyüpsultan doğumlu.”
Şaşırıp kaldık, kimdi o İstanbullu?
“Enver abinin kayınpederi, yani işte bu kitapların müellifi, bütün bu hizmetlerin asıl sahibi…”
Hani, bir temel çivisi çakılır ya Eyüpsultan’da, der ya Üstad Necip Fazıl:
"Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!"
❤️❤️❤️
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Sıtkı Kazancı ile Üretmen Han’ın köşesinden döndük Çatalçeşme sokağındaki gazetenin idari binasına doğru gidiyoruz. O zamanlar bütün yollar trafiğe açık olduğundan 17 numaranın önünde, yönü Molla Fenari Mescidi‘ne dönük bir otomobil olması garip değil.
Fakat kapı önünde kalabalık var, merdivenler ve yol kenarları ayakta bekleyen adamlarla dolu. Bizim bu insan ormanı arasından içeri girmemiz lazım ama Sıtkı durdu. Sağımdaydı. Sırtını gazete binasının duvarına dayamıştı. Bana bir şeyler dedi anlayamadım. Tekrar sordum, fısıldayarak ve arabadan gözlerini ayırmadan;
“Bak bak, işte Enver Abinin kayınpederi” dedi…
Soluma döndüm, aramızda ancak bir metre var. Otomobilin sağ arkasına oturmuş. Kapı ve cam kapalı. Aramızda kimse yok ve mesafe yok, elimi uzatsam cama dokunabilirim. Sağ yanağını görüyorum. Sanki kalabalık yok ve zaman da yok! Sadece bakıyorum ve sanki hala bakıyor gibiyim. O ise hiç kıpırdamadan ileriye bakıyor…
❤️❤️❤️
Aradan gene epey zaman geçti.
Ses kaydı almak, aktarmak şimdiki gibi kolay değil. Dergi Anadolu Ajansı binasının son katındayken herkes Hanefi’nin masasına toplanmış, üst üste çıkmış halde bir şey dinliyor. Anlamadım ama ben de birinin üstüne abanıp göbeğimden aşağı masaya doğru sarktım. Kafa ve vücutların ortasındaki masa bir kuyu dibi gibi kalmıştı ve herkesin gözünü diktiği o basit ses cihazından duyulan titrek ses, tane tane anlatıyordu. Kimsede çıt yok.
“Kim o” diye fısıldadım.
“Hocamız” dedi biri.
Ben de susup dinlemeye başladım.
—-
(Bu hikayenin devamı haftaya kaldı)
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.