MÜRŞİD-İ KÂMİLİN LÜZÛMU VE VASIFLARI
07 Ağustos 2026, Cuma 10:20
Mürşid-i kâmil, Arapça kökenli bir tamlama olup, olgun rehber anlamına gelmektedir.
Dînî ıstılahta ise;
tasavvuf yolunda hem yetişmiş hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip,
zâhirî (akılla anlaşılan) ilimlerde Müctehid, bâtınî (kalple anlaşılan) ilimlerde ise Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye denilen yüksek mertebeye ulaşmış büyük alim demektir.
Akılla anlaşılan bilgilere ilim, kalple anlaşılan bilgilere ise marifet denir.
Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek alim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir ki, buna, zül-cenâhayn denir.
Peygamber efendimizin nur cemalini görerek iman etmekle şereflenen sahâbe-i kirâm efendilerimiz,
O yüce Peygamberin sohbeti bereketiyle ilimde ve marifette o derece yükseldiler ki;
kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek olan bütün alimlerden ve evliyalardan daha üst mertebeler elde ederek birer müctehid ve mürşid-i kâmil oldular.
Sonraki asırlarda da çok mürşid-i kâmil yetişmiş olup, bunların en üstünleri, dört mezheb imamıdır. Bunlar;
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (ö.767),
İmâm-ı Mâlik (ö.795),
İmâm-ı Şâfi’î (ö.820) ve
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’dir. (ö.855) “rahmetullahi aleyhim ecma’în”.
Günümüze kadar bunlardan her birinin kitaplarını açıklayan binlerce ehl-i sünnet alimi gelmiştir.
Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin manalarını doğru anlamak için, bu kitapları okumak lazımdır.
Peygamber efendimizin cehennem azabından kurtulacağını müjdelediği ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasından olmak,
Ancak bu dört mezhep imamından birine tabi olmakla mümkündür.
Nitekim Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri (ö.1642):
“Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridir.” buyuruyor.
Tasavvuf, insanı, Rabbine yaptığı ibadetlerde lazım olan ihlasa ve insanlara karşı lazım olan güzel ahlaka kavuşturan yoldur.
İnsana bu yolu Mürşid-i kâmil öğretir.
Hakîkî manada ilmi neşreden ve kalplere nakşeden alim, Mürşid-i kâmildir.
Peygamber efendimiz, “Alimler peygamberlerin vârisleridir. …" (Tirmizî) buyurduğu gibi,
Mürşid-i kâmil de, ilimde ve marifette Peygamber efendimizin vârisidir.
Mürşide râbıta yapılınca yani gönlünü ona bağlayıp düşününce, Resûlullah efendimize râbıta yapılmış olur.
Zira o, Resûlullah efendimize kadar uzanan mürşidleri vasıtasıyla Peygamber efendimizin kalbinden kendi kalbine akan feyizleri ve marifetleri talebesinin kalbine akıtan bir ayna gibidir.
Nitekim Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri (ö.1668), kendi yazdığı Mektûbât isimli eserinde:
“Mürşide muhabbet, feyiz getirir. Râbıtasız zikir ise, feyiz vermez.
Muhabbet ile olan râbıta, zikirsiz de talebeyi Allahü tealaya kavuşturur.
Diriler ve ölüler feyiz almakta eşittir.
Bu yolun riyâzeti, sünnet-i seniyyeye tam tabi olmaktır.
Bu da mürşid-i kâmile râbıta yapmakla ele geçer.
Mürşide hizmet etmeli, ona karşı edepli ve tam tâbi olmalıdır.” (C.1 / M.78) buyuruyor.
İmam-ı Rabbani hazretleri de (ö.1624), bir benzeri yazılamamış Mektûbât isimli eserinde:
“Herşeyden önce istenilecek ve en çok aranılacak şey, Allahü tealaya kavuşturan yolu bulmaktır.
Fakat insan, önce dünya işlerine dalmış, birçok ihtiyaçlarına sarılmış olduğundan pek kirli, çok aşağıdır.
Allahü teala ise, her bakımdan yüksek ve kusursuzdur.
O’ndan feyiz gelmesi ve gelen feyizlerin, marifetlerin alınması için verici ile alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık yoktur.
Bunun için, bu yolu bilen ve gören bir kılavuz elbette lazımdır.
Bu kılavuzun, hem alıcı ile, hem verici ile bağlantısı olması şarttır. Ancak böyle olursa, aracılık yapabilir.
Alıcı, vericiye yaklaştıkça, kılavuz kendini aradan çekmeye başlar.
Tasavvuf yolunun talebesi yani alıcı, verici olan matluba yani Allahü tealaya tam bağlanınca, rehber aradan büsbütün kalkar ve onu Allahü tealaya aracı olmadan kavuşturur.
Bunun içindir ki, başlangıçta ve yolda iken, aranılan şey, rehberin aynasından başka hiçbir yerde görülemez. (C.1 / M.169) ve
Mürşid-i kâmilin bakışları, kalp hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.” buyuruyor.
Mürşid-i kâmilden feyz almak için, yalnız onu sevmek yetişir.
Ona inanmakta ve güvenmekte sarsıntı olursa, feyiz alamaz. Bu sarsıntının da ilacı yoktur.
Onu inciten veya ona inanmayan kimse, hidayete kavuşamaz.
Onunla bulunan kimsenin, imanı kuvvetlenir. İslamiyete uymak isteği hâsıl olur.
Ona uyan kimse, Resûlullah efendimize uymuş olur.
Zira Mürşid-i kâmilin alameti;
Ehl-i sünnet itikadında olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır.
Sözleri, hareketleri ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarına uymayan kimse, havada uçsa da, Rehber olamaz.
Bundan, insanın dinine fayda değil, zarar gelir.
Mürşid-i kâmilin ikinci alameti de şudur ki, onu görmek ve onunla konuşmak, Allahü tealayı hatırlamaya sebep olur.
Allahü tealadan başka her şey kalbe soğuk gelir.
Nitekim Peygamber efendimiz:
“Onlar görülünce, Allahü teala hatırlanır." (İbn-i Mâce) buyuruyor.
Fakat, onu inkar eden, Velî olduğuna inanmayan kimse, bu nimete kavuşamaz. Nitekim;
Allahın nasip etmediği kimse,
Feyiz alamaz Peygamberi de görse!
Unutulmamalıdır ki, kalp hastalığının ilacı, İslamiyete uymak ve Allahü tealayı çok zikir etmektir.
Mürşid-i kâmilin sohbeti veya kitaplarını okumak ise, bu tedaviyi kolaylaştıran en büyük nimettir.
Dünya ve ahiret saadetine sebep olan bu sohbete veya kitaplara kavuşan kimseye müjdeler olsun.
Evliyâya kim bakarsa, ten gözü ile serseri,
Bî basardır, cânı yoktur, ölüdür, değil diri.
Evliyâ candır, gerektir can gözîle bakıla,
Zîrâ ki, canlı kişiler, câna olur, müşteri.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.