• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

MALAZGİRT’TE ANADOLU’NUN KAPILARINI AÇAN ZAFERİN İZİNDE

26 Ağustos 2026, Çarşamba 13:15
MALAZGİRT’TE ANADOLU’NUN KAPILARINI AÇAN ZAFERİN İZİNDE

Malazgirt, Türk tarihinin en büyük dönüm noktalarından birinin yaşandığı yerdir. Burası yalnızca bir şehir, yalnızca bir kale ya da yalnızca bir savaş alanı değildir. Burası Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı, tarihin makas değiştirdiği coğrafyadır.

Malazgirt’e Ahlat üzerinden gidildiğinde, insan ister istemez Sultan Alparslan’ın yürüyüşünü hatırlar. Çünkü Sultan Alparslan da önce Azerbaycan tarafına geçmiş, ardından Ahlat’a gelmiş, son cuma namazını orada kılmış ve ordusuyla beraber Malazgirt’e yönelmişti.

Malazgirt’e girildiğinde ilk hedef Malazgirt Kalesi olur. Şehirlerin bir dış kalesi, bir de iç kalesi vardır. Malazgirt Kalesi de çift cidarlı, hendekli, burçlu güçlü bir savunma sistemine sahipti. Surların burçlarının yönüne bakarak şehrin içinde mi dışında mı olduğunuzu anlamak mümkündür. Burçlar dışarıya bakıyorsa dışarıdasınız, içeriye bakıyorsa şehrin içindesiniz.

İç kale, bir şehrin yönetim ve garnizon merkezidir. Bir hükümdar ya da komutan şehre geldiğinde soluğu iç kalede alır. İç kalede bir mescit bulunması da beklenir. Malazgirt iç kalesinde bugün böyle bir yapıya ait olabileceği düşünülen bazı duvar kalıntıları görülmektedir. Öncesinde belki bir kiliseydi, sonrasında mescide çevrilmişti. Fakat bu kalıntılar, burada yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin iç içe yaşadığını göstermesi açısından son derece önemlidir.

Malazgirt iç kalesinde dikkat çeken unsurlardan biri de sanduka lahitli bir mezar taşıdır. İlk bakışta Selçuklu mezarı sanılabilir. Fakat üzerindeki harf ve yazı tarzı bunun Ermeni-Gregoryen geleneğine ait olduğunu gösterir. Eğer burası Bizans yönetiminde bir kale olsaydı, böyle bir lahdi burada görmek mümkün olmazdı. Çünkü Romalılar Ortodoks oldukları için Gregoryen Ermenilere, ikisi de Hristiyan olmasına rağmen, nefretle muamele ediyorlardı. Onları kendilerinden farklı görüyor, dinî anlamda rakip sayıyor, ezmeye ve bastırmaya çalışıyorlardı.

Selçukluların bu coğrafyaya gelişi, başta Ermeniler olmak üzere Romalılarla mezhep ayrılığı yaşayan farklı Hristiyan topluluklar için bir nefes alma dönemi oldu. Buna rağmen daha sonraki dönemlerde yaşanan acı olaylardan dolayı birtakım olumsuz duygular birikmiş olsa da Malazgirt iç kalesindeki bu lahit hâlâ sapasağlam durmaktadır. Bu da ecdadımızın farklı dinlere, mezheplere ve ırklara karşı gösterdiği hoşgörünün açık bir delilidir.

Fakat Sultan Alparslan, Malazgirt Savaşı’na gelirken bu kaleye hiç girmedi. Çünkü geldiğinde kale Roma ordusu tarafından kuşatılmış ve ele geçirilmişti. Romen Diyojen, Alparslan’dan önce Malazgirt’e gelmiş, kuvvetlerinin bir kısmıyla kaleyi almış, bir kısmını da Ahlat’a göndermişti. Alparslan ise burada savaşacağından emin değildi. Gönderdiği bazı kişilerle Romen Diyojen’i sürekli yanıltıyor, kendi hareketlerini gizliyordu.

Romen Diyojen, savaşın birkaç gün öncesine kadar Alparslan’ın büyük bir orduyla dibinde olduğunu fark edemedi. Bu da Sultan Alparslan’ın ne kadar ciddi bir strateji yürüttüğünü gösterir.

Romen Diyojen 22 Ağustos’ta Malazgirt’e gelip şehri kuşattı. Şehirde Selçuklu garnizonu vardı. Akşam üzeri şehir düştü, fakat iç kale gece yarısına kadar direndi ve 23 Ağustos’ta teslim oldu. Diyojen birliklerini yerleştirdi. 24 Ağustos’ta ise Ahlat’a geçmek üzereyken Sultan Alparslan’ın öncü birlikleri ovaya indi. Tabiri caizse bütün ovanın giriş ve çıkışlarını kapattılar.

Diyojen şaşırmıştı. Çünkü sefere çıktığında, Alparslan’ın onun büyük bir orduyla geldiğini duyup korktuğu ve Halep’ten ülkesine kaçtığı kendisine rapor edilmişti. Sultanı karşısında beklemiyordu. Beklememesinin bedelini de ağır ödeyecekti. Çünkü sefer sırasında keşif kolu çıkarmadan, tedbirsizce hareket etmişti.

Malazgirt Savaşı’nın neden burada yapıldığını anlamak için bu coğrafyanın stratejik önemini görmek gerekir. Malazgirt, Anadolu’nun Türkleşme sürecinde ve Bizans’ın doğu sınırını korumasında kilit noktalardan biriydi. Yaklaşık 1950 metre uzunluğunda çift surla çevrili, 10 metre yüksekliğinde, 57 burçla korunan bir kale şehirden söz ediyoruz. Burası kaybedildiğinde Bizans’ın doğu sınırı geri çekiliyor, Konstantinopolis’in yolu tehdit altına giriyordu.

Alparslan’ın asıl hedefi Malazgirt değildi. O, amcası Tuğrul Bey’in hedefini devam ettirmek, Şam’ı, Kudüs’ü ve Kahire’yi kontrol altına alan Fatımî etkisini kırmak istiyordu. Urfa’ya geldi, Halep’i kuşattı, Halep’i aldıktan sonra Şam’a, Kudüs’e ve oradan Kahire’ye inmeyi hedefliyordu. Fakat Romen Diyojen’in büyük bir orduyla doğuya yürüdüğü haberi gelince Suriye seferini yarıda kesmek zorunda kaldı.

Kuzeyden gelen yeni ordusuyla Van Gölü kenarında buluştu ve Süphan Dağı’nın eteklerinde Romen Diyojen ile karşı karşıya geldi. Kudüs’ü unutmuş değildi. Malazgirt Zaferi’nden iki yıl sonra Atsız Bey Kudüs üzerine gönderilecek ve 1073’te Kudüs kurtarılacaktı.

Malazgirt savaş alanına çıkıldığında, çocukluğumuzdan beri duyduğumuz Hilal taktiği de çok daha iyi anlaşılır. Burası dümdüz bir ova değildir. Süphan Dağı volkanik bir dağdır. Patlamalarıyla bölgeye lav taşları yayılmış, engebeli bir arazi meydana gelmiştir. Bugün dahi bu volkanik taşlar ve doğal tümsekler açıkça görülür.

Alparslan, ordusunu bu tepelerin arkasına konuşlandırdı. Merkeze doğru, sanki bütün Selçuklu ordusu oradaymış gibi yalancı bir karargâh kurdu. Romen Diyojen üç kanat halinde ilerledi. Ortada kendisi vardı, yanlarda komutanları vardı, arkadan gelen ikinci bir orduyu ise Dukas yönetiyordu. Dukas, Romen Diyojen’in akrabasıydı ve onun bu savaşta yenilmesini isteyenler arasındaydı.

Roma ordusunun içinde Uzlar ve Peçenekler de vardı. Bunlar Malazgirt öncesinde Anadolu’ya gelmiş Türklerdi. Alparslan, savaş öncesinde düşmana korku vermek için küçük birlikler halinde Roma askerlerine gece baskınları yaptırdı. Bu baskınlarda Roma askerleri şaşkına döndü. Çünkü Selçuklu askerleriyle kendi ordularındaki Uzlar ve Peçenekler birbirlerine çok benziyordu. Kıyafetleri, saçları, örgüleri birbirine karışıyordu.

Bu durum Roma ordusunda ciddi bir psikolojik çözülmeye sebep oldu. Uzların ve Peçeneklerin bir kısmı savaşmadan ayrıldı. Bu genelde savaş sırasında taraf değiştirme gibi anlatılır ama büyük bir kısmı savaş başlamadan Roma ordusundan kopmuştu. Hatta Romalılar ertesi sabah kalanlara, “Bize ihanet etmeyeceksiniz.” diye yemin ettirmek zorunda kaldılar.

Savaş alanına dair birinci el kaynaklardan biri Attaliates’tir. Kendisi Roma ordusunda bulunan bir bürokrattı ve Malazgirt Meydan Muharebesi’ne bizzat katılmıştı. Onun anlattıklarına göre Selçuklular tepelerin arkasını tutmuşlardı. Roma ordusu ilerlerken her tepenin arkasında Türklerin bulunduğunu görüyordu.

Roma ordusu merkezdeki sahte Selçuklu karargâhını ezip geçti ve hızla ilerledi. Fakat bu sırada Romen Diyojen ile arkadaki ordu arasındaki mesafe açıldı. Geri dönmeleri için haber geldiğinde, ordunun bir kısmı bunu “İmparator öldü.” şeklinde anladı ve gevşeme başladı. Selçuklular da onların iyice ilerlediğini görünce tepelerin önlerine kadar geldiler ve çevirme harekâtı başladı.

İşte bizim bildiğimiz Hilal taktiği burada gerçekleşti. Hilalin bir ucu bir tepenin arkasında, öbür ucu karşıdaki başka bir tepenin arkasındaydı. Roma ordusu aradaki darboğaza girince Selçuklu makası kapandı. 26 Ağustos sabahından akşama kadar süren savaşın sonunda Roma ordusu imha edildi. Kaçan kaçtı, esir düşen esir düştü ve Romen Diyojen’in esir edildiği ancak ertesi gün anlaşıldı.

Rivayete göre savaş öncesinde cılız bir Selçuklu delikanlısı askere alınmak için ısrar ediyordu. Cılız olduğu için onu almak istemiyorlardı. Sultan Alparslan onun cesaretini görünce “Belki Romen Diyojen’i bu esir eder.” diyerek alınmasını söyledi. Savaşın ertesi günü esirler getirildiğinde, o delikanlının getirdiği esirin Romen Diyojen olduğu anlaşıldı.

Alparslan ile Romen Diyojen’in karşılaşması da ibretliktir. Alparslan ona, “Sen beni esir etseydin ne yapardın?” diye sordu. Diyojen, onu öldüreceğini söyledi. Alparslan ise “Ben sana bunu yapmayacağım.” diyerek ona insanlık gösterdi. Biz savaşta bile böyle insandık.

Bugün Malazgirt savaş alanında yürütülen çalışmalar, bu büyük zaferi sadece kitaplardan okunan bir olay olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye çalışıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ahlat Müzesi Başkanlığı ve farklı üniversitelerden uzmanların katkısıyla yürütülen çalışmalar, Türkiye’de savaş alanı arkeolojisi açısından da çok önemlidir. Savaşın noktasal olarak yerini tespit etmek, şehitlik alanlarını belirlemek, çıkan buluntuları değerlendirmek ve Malazgirt’i tıpkı Çanakkale gibi görünür kılmak hedefleniyor.

Yüzey araştırmaları ve sondaj kazılarında çok sayıda metal obje, ok ucu, mızrak ucu, kama ve kılıç parçaları, sikkeler, at nalı çivileri, asker haçları, savaş dikenleri, gürz başı ve balta parçaları bulundu. Üç yıl içinde yaklaşık 600’e yakın buluntu Ahlat Müzesi’ne teslim edildi. Bunların içinde 300’e yakın ok ucu ve mızrak ucu olduğu ifade ediliyor. Hatta Diyojen’in posta mührüne ulaşıldığı da anlatılıyor.

Malazgirt’te en heyecan verici alanlardan biri de şehitlik bölgesidir. Afşin köyü çevresinde, eski adıyla Küfri olarak bilinen bölgede yaklaşık 2000 civarında defin bulunduğu düşünülüyor. Bu alanın Selçuklu ön karargâhı ve şehitlik bölgesi olabileceği üzerinde duruluyor. Osmanlı tahrir defterlerinde geçen “Selçuklu Viranı” adı da bu ihtimali güçlendiren ipuçlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kazılarda bazı mezarlardan 11. yüzyıla tarihlenen cenaze kalıntıları çıkarıldı. Bunların bir kısmında travmatik ölüm izleri bulundu. Kılıç, bıçak, balta ya da benzeri darbelerle öldükleri anlaşılan yetişkin erkeklere ait kemikler, Malazgirt Savaşı’yla ilişkilendiriliyor. Bazı mezarların kıbleye dönük olması da bunların Müslümanlara ait olduğunu gösteriyor.

Eski Türklerde cenazeler çoğu zaman tepelere, sırtlara defnedilirdi. Hele ulular ve şehitler varsa, yüksek ve hâkim noktalar tercih edilirdi. Anadolu’da bugün bile zirvelerde “dede” mezarları vardır. Afşin çevresindeki bu tepe de bölgeye hâkim konumuyla dikkat çeker. Köy halkının yeni mezarlığını da bu eski şehitlik alanının yanında oluşturması, şehitlere yakın olma arzusunun bir sonucudur.

Tıpkı İstanbul’daki Edirnekapı Mezarlığı’nın fetih şehitleri etrafında, Eyüp Sultan Mezarlığı’nın Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri’nin kabri etrafında oluşması gibi burada da köy mezarlığının şehitlik hafızasının çevresinde şekillendiği görülür.

Malazgirt şehitliği, yalnızca bir mezarlık değildir. Burası Anadolu’yu bizlere emanet eden, geleceğe ait bütün hayallerinden vazgeçen, canını ve kanını bu topraklar için veren insanların yattığı yerdir. Bütün Türkiye’nin buraya gelmesi gerekir. Çünkü bu coğrafyada yalnızca bir savaş kazanılmadı; Anadolu’nun kaderi değişti.

Çanakkale’ye nasıl gidiyor, 1915’te orada yiğitlerimizin İstanbul’u ve vatanı düşmana vermemek için nasıl mücadele ettiğini konuşuyorsak, Malazgirt’i de öyle konuşmak gerekir. Çanakkale nasıl ikinci büyük dirilişin sembolüyse, Malazgirt de birinci Çanakkale hükmündedir.

Malazgirt, artık sadece tarih kitaplarında kalmamalıdır. Müzesiyle, savaş alanıyla, şehitliğiyle, kazılardan çıkan objeleriyle, dijital teknolojilerle desteklenen anlatımıyla görünür hale gelmelidir. Bu büyük Türk destanı, bulunduğu coğrafyada yeniden canlı bir hafıza alanına dönüşmelidir.

Şehitler Tepesi boş değildir. Bunu içi boş nutuklarla, sadece hamasetle değil; yaşayarak, anlayarak, görerek söylemek gerekir. Bu topraklar bize kolay bırakılmadı. Sultan Alparslan’dan o gün canını veren yiğitlere, Tuğrul Beylerden Çağrı Beylere, Selçuk Beylerden Harakani Hazretleri gibi maneviyat büyüklerine kadar nice insan bu yolun taşlarını döşedi.

Anadolu’nun kapıları Malazgirt’te açıldı. O kapıdan girenler yalnızca bir ordu değildi. Bir milletin kaderi, bir medeniyetin yürüyüşü ve bugün üzerinde yaşadığımız vatanın tapusu orada yazıldı.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.