• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

DOĞU’NUN DAĞLARINDA TARİHİN VE İRFANIN İZLERİ

26 Ağustos 2026, Çarşamba 11:05
DOĞU’NUN DAĞLARINDA TARİHİN VE İRFANIN İZLERİ

Bazı yolculuklar vardır; dönüşte bavulunuza birkaç hatıra eşyası koyarsınız ama asıl taşıdığınız yük bavulunuza sığmaz. Gördüğünüz bir dağ, başında durduğunuz bir türbe, asırlardır yerinden kıpırdamadan zamanı seyreden bir mezar taşı, gürül gürül akan bir şelale, ufukta beliren bir kale… Hepsi insanın içinde ayrı bir yer edinir. Van’dan başlayıp Hakkâri’nin yüksek dağlarına, Bahçesaray’ın derin vadilerine, Siirt ve Tillo’nun manevi iklimine, Bitlis ve Ahlat’ın tarih kokan sokaklarına, Muradiye’nin çağlayan sularına ve Doğubayazıt’ın ihtişamlı saraylarına uzanan bu seyahat, işte böyle bir yolculuktu. Altı gün boyunca kilometrelerce yol aldık; fakat aslında kat ettiğimiz mesafe, yolların uzunluğundan çok daha büyüktü. Çünkü bu seyahatte şehirden şehre değil, asırdan asra geçtik.

Turda yer alan arkadaşların İstanbul’dan Van’a doğru başlayan uçak yolculuğu ile karayolu üzerinden Urfa’dan Van’a uzanan macera dolu seferimiz… Ve her durakta yaşadığımız güzel hatıralar… Eşim hanımefendi ile de olunca da yolculuk ayrı bir keyfe dönüşüyor.

Van, insanı daha ilk anda kendine has bir iklimle karşılıyor. Bir tarafta gölün sonsuz maviliği, diğer tarafta dağların heybeti… Şehir, sanki Anadolu’nun doğusunda kurulmuş büyük bir kapı gibi… Bu kapıdan içeri girdiğinizde sizi yalnızca yeni şehirler değil, tarihin ve maneviyatın iç içe geçtiği başka bir dünya karşılıyor. İlk akşamın heyecanı, ertesi sabah çıkılacak uzun yolun habercisiydi. Çünkü önümüzde Hoşap’tan başlayarak Yüksekova’ya, Şemdinli’ye ve Nehrî’ye uzanan, sadece yol haritasında değil, gönül tarihinde de önemli bir yeri bulunan bir güzergâh vardı.

Sabahın erken saatlerinde Van’dan ayrılıp doğuya doğru ilerlerken yolun manzarası sürekli değişiyor. Dağlar yükseliyor, vadiler derinleşiyor, şehirlerin yerini köyler ve uzak ufuklar alıyor. Hoşap’ta Seyyid Abdurrahman Arvasî hazretlerinin huzurunda başlayan ziyaret, yolculuğa bambaşka bir mana katıyor. İnsan, bazen bir türbenin önünde yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir zatı ziyaret etmediğini hissediyor. Orada, onun yetiştirdiği talebeleri, kurduğu ilim halkalarını ve ardında bıraktığı manevi mirası da düşünüyorsunuz.

Hoşap’ın taşları ve çevresindeki dağlar arasında dolaşırken, bu coğrafyanın niçin yüzyıllar boyunca ilim ve irfan ehlinin yetiştiği önemli merkezlerden biri olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

İnsanın hatırına şu geliyor; bu muhkem ve ulaşılması zor mevkilere niçin ve ne maksatla gelmiş bu mübarek zatlar?

Cevabını ararken iki seçenek dikiliveriyor karşınıza… Biri nasibi olanlar gelip istifade etsin… Diğeri ise halk içinde Hak ile olmanın zorluğu ve mesuliyetler… Zira zorlu bir yolculuğa çıkan talebeler sert ve meşakkatli bir riyazet ile dereceleri basamak basamak çıkarken zihinleri meşgul eden cemiyet hayatından tecrit olunarak her şeyiyle ilme adanmak ve sonunda kavuşulan mertebeler… Kaynaklarda da belirtildiği gibi; işte bu zorlu coğrafyaya gelen mübarek zatların hayatlarının ve yolculuklarının sebebi hikmeti… Bütün bunların yanında güvenlik sebebiyle uzak ve ulaşılması zor yerlere yerleşip orada teremiz zatlar yetiştirerek Allahü tealanın dinini yaymak… İşte bu maksatlarla yetiştirilen talebelerin ibret dolu hayatları ve Allahü teala yoluna adanan mübarek zatların yaşadığı nurlu yerlerin feyz ve bereketine kavuşmak… Hepsi de apayrı heyecan veriyor insana…

Yüksekova ve Şemdinli yolları ise insana coğrafyanın yalnızca bir mekân olmadığını düşündürüyor. Dağların arasından kıvrılarak ilerleyen yollar, bazen saatlerce insanı kendi düşünceleriyle baş başa bırakıyor. Nehrî’ye yaklaştıkça yolculuğun havası daha da değişiyor. Seyyid Abdullah-ı Şemdînî hazretleri, Seyyid Taha-i Hakkârî hazretleri ve Seyyid Muhammed Salih hazretlerinin feyz ve bereketinin bulunduğu bu topraklarda dolaşmak, geçmişteki büyük ilim ve irfan merkezlerinin izini sürmek gibiydi.

Bir zamanlar uzak diyarlardan insanların gelip ders aldığı, sohbet meclislerine katıldığı, gönüllerini ve zihinlerini beslediği bu coğrafya bugün de ziyaretçilerini sessiz bir vakar ile karşılıyor.

Ertesi gün yolumuz Van/Bahçesaray’a, eski adıyla Müküs’e çevrildi. Doğu Anadolu’nun en etkileyici yollarından birinde ilerlerken insan, bazen sadece aracın penceresinden dışarı bakmakla yetiniyor. Çünkü dağların ve vadilerin manzarası kelimelerden daha güçlü konuşuyor. Müküs Çayı’nın gözesini görmek ise yolculuğun unutulmaz anlarından biriydi. Dağların arasından doğan suyun berraklığı, insanın içindeki bütün yorgunluğu da alıp götürüyor sanki... Suyun sesi, rüzgârın serinliği ve çevredeki tabiatın sadeliği, modern hayatın gürültüsünden ne kadar uzaklaştığımızı bir anda hissettiriyor.

Buradaki ziyaretler bereketli zatlarla daha da büyük mana kazanıyor… Mübarek kanı taşıyan, tevazu ve hoşgörüsü ile bizlere unutamayacağımız dakikalar yaşatan muhterem İrfan Arvas Bey, hepimiz üzerinde tadı damağımızda kalacak, yıllarca hafızalardan silinmeyecek güzel izler bıraktı.

Erol Eşsiz Bey’in kusursuz planlamasıyla da hiçbir aksaklık yaşamadan yolumuza selametle devam ettik… Muhterem hanımefendilerle de ziyaretlerimiz ayrı bir keyif ve mutluluğa dönüştü… Belki de disiplinli ve huzurlu bu yolculuğu onların üzerimizden ayrılmayan tepegözlerine borçluyuz, kim bilir?

Bahçesaray’dan Arvas’a geçerken yolculuğun manevi tarafı yeniden ağır basmaya başladı. Arvas, yalnızca küçük bir yerleşim yeri değil, yüzyıllar boyunca ilim, irfan ve manevi hayatın merkezlerinden biri olmuş bir maneviyat merkezi...

Seyyid Muhammed Kutub hazretleri ve Seyyid Fehim Arvasî hazretlerinin hatıraları bu topraklarda hâlâ canlılığını koruyor. Mübarek Arvas topraklarında kurulan medrese, dergâh ve diğer yapılar, buranın bir zamanlar ne kadar güçlü bir ilim merkezi olduğunu ortaya koyuyor. İnsan, bu vadide dolaşırken hem taş binaları ya da mübarek kabirleri görüyor hem de bir zamanlar bu dağların arasında yankılanan ders seslerini, talebelerin ilim için yaptığı yolculukları ve gönülden gönüle aktarılan hikmetleri hayal ediyor.

Arvas’tan sonra Gayda’ya uzanan yol bizi Seyyid Sıbgatullah Hizanî hazretlerinin huzuruna götürdü. Yolun her kilometresinde, ziyaret edilen zatlar arasındaki manevi bağları daha iyi fark ediyorsunuz. Bir yerde başlayan ilim ve irfan halkası, başka bir vadide büyümüş, başka bir şehirde yeni talebeler yetiştirmiş, ardından yüzyıllar boyunca Anadolu’nun dört bir tarafına yayılmış. Gayda’da bu büyük mirasın izlerini düşünürken insanın zihninde tek bir sual beliriyor; acaba bugün bizler, geçmişin bu büyük mübarek zatlarının yaşadığı yerleri yeterince tanıyor muyuz? Bu yolculuk, işte bu sualin cevabını arayanlar için eşsiz bir fırsata dönüşmüştür.

Akşam saatlerinde Siirt’e ulaştık. Ertesi sabah ise yolculuğun belki de en yoğun, en manalı günlerinden biri başladı. Tillo

Adını duyunca bile insanın zihninde ilim, hikmet ve maneviyat canlanıyor. Küçük bir beldenin yüzyıllar boyunca nasıl büyük bir ilim merkezi hâline gelebildiğini anlamak için Tillo sokaklarında dolaşmak gerekiyor. Şeyh Hamza Kebir hazretleri, İsmail Fakirullah hazretleri, İbrahim Hakkı hazretleri, Şeyh Mücahid hazretleri ve diğer büyükleri ziyaret ederken insan, geçmişteki ilim hassasiyetine hayran kalıyor.

Bu coğrafyada gökyüzü bile ilmin bir parçası olmuş, astronomi, matematik, dinî ilimler ve hikmet aynı gönüllerde buluşmuştur...

Tillo, hem manevi derecesi zirve mübarek zatların türbesini ziyaret ettiğimiz kıymetli bir mekân hem de insanın hem geçmişini hem de kendi iç dünyasını yeniden düşünmesine vesile olan bir durak…

Tillo’dan sonra yolumuz Bitlis’e döndü. Şehirler değişiyor, dağların şekli değişiyor ama yolculuğun ruhu değişmiyordu.  

Bitlis, taşın ve tarihin birbirine karıştığı şehirlerden biri…

Feyzullah Ensarî hazretleri, Fethullah Verkânisî hazretleri ve Muhammed Küfrevî hazretlerinin ziyaretleriyle devam eden yolculuk, Güroymak’ta Abdurrahman Taği hazretlerinin huzuruyla başka bir mana kazandı. Bu ziyaretlerin ardından Tatvan’ın eşsiz manzarasını seyretmek ise adeta bir nefes alma anıydı. Göl, dağ ve gökyüzü aynı karede buluşuyor; insan hangi tarafa bakacağını şaşırıyor.

Ahlat’a yaklaştıkça tarih yeniden bütün ihtişamıyla karşımıza çıktı. Selçuklu mezar taşlarının arasında dolaşmak, açık havada kurulmuş büyük bir tarih müzesini gezmek gibi… Her taşın üzerinde bir sanat, her kitabenin ardında bir hayat, her mezarın altında bir insan hikâyesi vardı. Abdurrahman Gazi Türbesi, İskender Paşa Camii, Emir Bayındır Kümbeti ve camisi, Ahlat’ın yalnızca geçmişte büyük bir şehir olduğunu değil, aynı zamanda estetik ve medeniyet anlayışının ne kadar yüksek bir seviyeye ulaştığını da gösteriyor. Gezi programımızda ziyaret edilen bu duraklar, Tillo’nun manevi havasından Ahlat’ın tarihî mirasına uzanan yolculuğun ne kadar zengin olduğunu ortaya koyuyordu.

Bir sonraki gün Muradiye Şelalesi’nin coşkun sesiyle karşılaştık. Bazı tabiat güzellikleri fotoğraflarda güzel görünür fakat yanına gittiğinizde fotoğrafın hiçbir şey anlatamadığını anlarsınız. Muradiye Şelalesi de bunlardan biri… Suyun tatlı gürültüsü, çevredeki serin hava ve karşısında duran insanın kendini ne kadar küçük hissettiği… Bütün bunları yaşamadan anlatmak mümkün değil… Oradan Doğubayazıt’a uzandık.

Mübarek seyyidlerin Doğubayazıt kolunun dedeleri olan, Osmanlılar zamanında Anadolu'da yetişen aklî ve naklî ilimlerde derin âlim Seyyid Abdürrrahim Arvasî hazretlerinin türbesini ziyaret edip bereketlendik. Sanki mübareğin huzurunda zaman durdu. Herkeste bir huzur, herkeste bir mutluluk… Seyyid Abdürrrahim Arvasî hazretlerinin buraların manevi iklimini nasıl güzelleştirdiğini ruhunuzun en derinlerinde hissediyorsunuz sanki…

Ahmed-i Hânî’nin huzurunda tarih ve edebiyat yeniden buluştu. Beyazıt Camii’nin ardından İshak Paşa Sarayı’na çıktığımızda ise insan, Anadolu’nun taşlara nasıl bir zarafet ve ihtişam kazandırdığını bir kez daha görüyor. Dağların eteğinde, geniş ovaya hâkim bir noktada yükselen saray, yalnızca bir yapı değil bir devrin ihtişamını, sanat anlayışını ve hayat tarzını anlatan sessiz bir tarih kitabı gibiydi. Doğubayazıt Kalesi ve şehirdeki gezilerle geçen saatler, günün nasıl bittiğini fark ettirmedi.

Son gün yeniden Van’daydık. Fakat ilk geldiğimiz Van değildi artık gördüğümüz… Altı gün boyunca ziyaret ettiğimiz şehirler, büyük zatlar ve geçtiğimiz yollar, Van’a bakışımızı da değiştirmişti. Şabaniye Kabristanı, Seyyid Fehim hazretleri Camii, Sofu Baba Hazretleri Türbesi ve Abdurrahman Gazi ziyaretlerinin ardından karşımızda uzanan Van Gölü, bütün yolculuğun adeta son manzarasıydı. Bir tarafta binlerce yıllık kale, diğer tarafta sonsuzmuş gibi görünen göl…

Geçmiş ve tabiat aynı yerde buluşmuştu.      Van halkının dini hayatına kattığı yüksek iştiyak ve ruh sebebiyle   “Dünyada Van, ahirette iman!” özlü sözünün söylenmesine vesile olan büyük âlim, Silsile-i Aliyye Büyüklerinden mübarek Seyyid Fehim Arvasî hazretlerinin buradaki hizmetleri ve Şabaniye Camii çevresinde gelişen ilim hayatı da bu şehrin manevi hafızasında önemli bir yer tutuyor.

Son gün, biz karayoluyla Urfa istikametine hazırlanırken grupta yer alan arkadaşlar, havaalanına doğru yöneldi. Bu esnada herkesin yüzünde aynı yorgunluk vardı fakat bu, sıradan bir seyahat yorgunluğu değildi. İnsan çok yer gördüğünde yorulur fakat bazı yolculuklar insanı yormaktan çok zenginleştirir. Herkes döneceği yere doğru harekete geçerken geride yalnızca Van’ı bırakmadık.

Kıymetli vakitler, kıymetli dostlarla daha da kıymetleniyor. Boş gelip dolu ayrılmış olmanın ümidi bütün bedeni kaplarken sevgiliden ve sevdiğinden ayrılmanın hüznü yürekleri sızlatmaya başlamış, buğulanan gözler İstanbul’da tekrar bir araya gelme umuduyla ferahlığa dönüşüvermişti.

Hoşap’ın sessizliğini, Nehrî’nin dağlarını, Şemdinli’nin yollarını, Müküs’ün suyunu, Arvas’ın manevi havasını, Gayda’nın hatırasını, Tillo’nun hikmetini, Bitlis’in taşlarını, Ahlat’ın mezarlarını, Muradiye’nin çağlayan sularını ve Doğubayazıt’ın görkemini de kalbimize aldık.

İşte bu sebeple seyahat etmek, yalnızca başka şehirler görmek değildir. Seyahat bazen insanın kendi ülkesini yeniden keşfetmesidir. Bazen bir kitabın sayfalarında okuduğunuz isimlerin yaşadığı yerlere gidip o satırların nasıl bir coğrafyada yazıldığını anlamaktır. Bazen de modern hayatın telaşından birkaç günlüğüne uzaklaşıp, bir dağın eteğinde, bir türbenin başında veya asırlık bir kabir taşının karşısında kendinize şu suali sormaktır: “gerçekten boş gelip dolu gitmek nasip olacak mı?”

Bu yolculuktan geriye yüzlerce fotoğraf kaldı. Fakat inanıyorum ki en kıymetli hatıralar hiçbir fotoğraf karesine sığmayanlardı. Bir vadide duyulan su sesi, bir kabristandaki derin sessizlik, kilometrelerce uzanan dağ yolları, bir sarayın penceresinden görünen ufuk ve büyüklerin huzurunda geçirilen birkaç dakikalık sükûnet…

Bazı seyahatler vardır, bittiğini sanırsınız. Oysa dönüşe geçtiğinizde yolculuk asıl o zaman başlar. Çünkü artık yollar dışarıda değil, insanın içinde uzamaya devam eder. Bu yüzden fırsat bulan herkesin, bavuluna birkaç eşya koyup bu kadim coğrafyaya doğru yola çıkmasını tavsiye ederim. Çünkü doğuya yapılan yolculuk, yalnızca bir gezi değildir.

Bazen insan, yeni yerler görmek için yola çıkar fakat sonunda kendi tarihini, kendi medeniyetini ve belki de unuttuğu kendi iç dünyasını bulur.

Yorumlar

  • yorum avatar
    Mustafa Turan
    27-08-2026 11:20

    Kıymetli Mustafa Abicim, Kıymetlilerin olduğu, o güzel yerleri, sizin kaleminiz ile okumak takip etmek ayrı bir haz verdi. İnşaallah bizlere de çok azını gezdiğimiz yerlerin tamamını gezmek ve sizin tabiriniz ile "Boş gidip dolu gelmek" nasip olur. Allahü teâlâ hazretleri kaleminizin tesirini daha da artırsın. Çok teşekkür ederiz.

  • yorum avatar
    Abdullah Göçgün
    27-08-2026 10:30

    Sn.Mustafa Şeker abim kaleminize sağlık olsun.Herşeyi çok güzel yazmışsınız.Tekrar Van,a gitmiş gibi olduk.Teşekkür ederim.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.