• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

LEVENT GEYLAN VE 80’Lİ YILLAR

27 Haziran 2026, Cumartesi 17:31
LEVENT GEYLAN VE 80’Lİ YILLAR

“Levent abi entübe edilmiş” sözünü duyar duymaz Ataşehir’deki o kocaman hastaneye gittim. Galiba gece yarısını geçmişti. İlginç şekilde bütün kapılar önümde açıldı, baktım ki ansızın yoğun bakımdayım; hem de önlüksüz, maskesiz…

“Nasıl girdin buraya, yasak” dediler ve göstermediler. Fakat ben, sanki zihnimde bütün hatıraları görmeye başladım.

———- 

İNSAN AVCISI 

Seksenli yıllarda, Rahim Er ağabey sanki bir “insan avcısı” gibi davranıyordu. Her nereye gitse, kabiliyetini fark ettiği, gözüne kestirdiği veya herhangi bir özelliğinden hoşlandığı delikanlılarla irtibata geçerek müesseseye kazandırmaya çalışırdı. Her birine çeşitli görevler verir, acemilik zamanlarında onların koluna girip cesaretlendirir, hatta henüz kabiliyetleri açığa çıkamamış olanların, üzerinde bocalayıp durdukları hikayelerini, senaryolarını (düzeltiyormuş gibi yaparak) yeniden yazar, bu isim çeşitliliğinin büyük zenginlik olduğunu bilerek hepsinin neticede bu çatı altında kalmasını isterdi. 

Çok çok nadir olarak, atılacak “safra” çıkarsa onun o üzerinden elini ve kalbini çeker, hüzünlü bir sesle “bırakın kendiliğinden gitsin” derdi.

Sözü geçen senelerde, sayamayacağım kadar isim Türkiye Gazetesi çatısı altında toplanmıştır.

❤️❤️❤️

 

DELİ BALTA

Türkiye Çocuk dergisi 15 Kasım 1981 tarihinde çıkmış. Ben 1983 Mart’ında Gürbüz Azak abinin yanında işe başlamıştım. Tam da, rahmetli Erdoğan Ferit Koyaş ile birlikte “10.000 Türk Motifi Ansiklopedisi”ni çıkarmaya hazırlandıkları zamandı. Benim işim; ahşap, bakır, mezar taşı ve birçok basılı kaynaktaki Türk motiflerini kopya edip aslına uygun çizmek, basılacak sayfaları hazırlamak ve dışarıdaki getir götür işlerini yapmaktı. 

Gürbüz ağabey genellikle kitap kapağı ve grafik işleri yaparak geçinirdi. Yakın zamanda “Deli Balta”yı da hazırlamaya başlamış. Bu çizgi roman, 16 sayfalık bir forma halinde basılıp Türkiye Çocuk dergisine ilave olarak okuyucuya veriliyordu.

İlk elimin değdiği 3. sayısıydı. Gürbüz abi sayfaları evde çizip bitirmişti. (A4’e çizerdi) Bana verip kurşun kalem izlerini silmemi istedi, sonra temiz fotokopi çektirdim. Ve ardandan bunları (yerini tarif ederek) Türkiye Çocuk dergisine gönderdi. 

Müesseseye attığım ilk adım buydu.

❤️❤️❤️

 

MERHABA TÜRKİYE ÇOCUK

İşte o günlerde Rahim ağabey, tekstille uğraşan kendi abisini iş yerine amblem yaptırmak için getirmişti. Biz Molla Fenari sokağındaki ilk kapıdan girilen İnan Han’ın 2. katındaki iki odayı kullanıyor ve aşağı bakınca, ortasında o meşhur trafik polisi duran beş yol ağzına bakıyorduk. Çok güzel tablolarla süslüydü duvarlarımız ki onlardan üç tanesi şu an evdeki duvardadır.

Ben elbette misafirlerimize hoş geldiniz dedim, kolonya ikram ettim, çay getirdim, vesair. Tanışmamız öyle olmuştu. “Aydınlık ve içten gülüşümü” sevmiş. Öyle diyerek sekiz on ay sonra, Türkiye Çocuk dergisi için Gürbüz abiden beni istemişti Rahim abi. 

Derginin Yeşilay Han’a taşındığı gün işe başladım.

Binamız, Kapalıçarşı yönünden gelip Cağaloğlu meydanından geçen Nurosmaniye caddesinin beri tarafındaydı. Yeşilay Genel merkezi ve Rahim Er Avukatlık Bürosu aynı binadaydı. 

Yıllar sonra bu ara katlardaki kapıların üzerinde TGRT’nin bazı bölümleri yazılacaktı ki onları ileride anlatacağım.

❤️❤️❤️

 

İŞ VE AŞK

Bizler 5. kattaki epey geniş bir salondaydık. Kanaat-i umûmîye göre kendi âlemimizdeydik. Burada adeta; benzeri olmayan hayaller, saçma sapan fikirler, çeşit çeşit renkler, envaî çizgi karakterler havada uçuşuyor ve herkes hiç durmadan çalışıyordu. 

Bazı geceler son vapuru kaçırıp bir köşedeki halıfleks ruloları içinde yattığımı, matbaada derginin basılmasını beklerken, insan boyuna yakın silindirler şeklindeki kağıt bobinlerinin kamburu üstünde kestirip ağrılar içinde uyandığımı çok bilirim.

Biz, dergi ekibi olarak çevredekileri de pek tanımazdık, çünkü kimseyle oturup sohbet edecek hatta “Mehmedağa’ya harman çekmeye” gidecek zamanımız bile yoktu.

❤️❤️❤️

 

BU İŞE ESİR OLMAK 

Bir çoğumuz uzun saçlı ve genellikle traşsız, gece gündüz ya uykulu veya kızarık gözlerle dolaşan, yarı kaçık, ne bulursa yiyen bulmazsa açlığını hatırlamayan, habire çay ve sigara içen, herkesin olduğu yerlerde görülmeyen bu ekibi çoğu kimse de zaten “kendilerinden” bilmezdi. Hani sanki cennetlikler ayrılmış da bizler dışarıda kalmış gibi! Fakat bizim hayatımız bu işti. Göze girmeye, entrikaya filan vaktimiz yoktu. Gece gündüz düşündüklerimizi yazıp çiziyor, zamanla yarışıyorduk. Yaptıklarımız zaten herkes görsün diye dergiye basılıyor, derginin tirajı gazetenin satışını geçiyor, bizler daha çok ve daha çok çalışmaya gayret ediyorduk. 

Kaytarmak istesek vakit bulur muyduk bilmem ama sanmam çünkü kendi işlerini bitirince Genel Yayın müdürümüz Rahim abi gelir, geç saate kadar plan projeler konuşulur; İdare müdürümüz İlhan Apak abi ise sabah namazını kılınca dergiye gelip kitap okumaya başlardı. Bu ikisi birbirini görmezdi ama biz kaçta gelirsek gelelim İlhan abiden daha geç gelmiş olurduk. O ise gözlüğünün üzerinden kim geldiğine bakar, bazen sadece selam alıp sessizce Tam İlmihal veya başka bir kitabı okumaya devam ederdi. Öğlenleri de giderdi.

Bizler mi, heyecan içindeydik. 

Çünkü Türkiye Çocuk dergisi küçüklerin büyüklerin gözbebeğiydi, bir efsane olmaya doğru yürüyorduk.

❤️❤️❤️

KRALİYET’Lİ ÇOCUK!

İnsanlar bizi kendilerine benzetmiyorlardı, demiştim ya... Gerçekten de her tarafımızda standart bir insan tiplemesi vardı; gömlekler, gömlek kolları, pantolon, ceket, saç, bıyık, traş hepsininki birbirine benziyordu... Yani, karşı taraftan bize bakınca ne kadar (acayip demesem bile) değişik göründüğümüzü şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum.

Salonun devamındaki büyük bölüm caddeye bakan geniş pencereye kadar uzanıyordu. Sağ ve sol duvarlarda, birbirine birer metre kadar aralıklı üçer tane masa konmuştu. Sondaki masada (pencere sol tarafında kalacak şekilde) Sıtkı Kazancı otururdu. Künye‘deki adı Teknik Müdür idi. Onun yanındaki masalardaysa Sadık Söztutan ile Bekir Hazar vardı.

Ortada geniş bir boşluk kalıyordu. Sağ taraftaki duvarda ise pencere tarafında Hanefi Söztutan çalışıyordu. İkinci masada ben vardım. Ogan Kandemiroğlu ben geldikten hemen sonra ayrıldı.

Bir, en fazla iki ay geçmişti ki bir gün Rahim ağabey zamansız geldi. Yanında yakışıklı (giyim şekli, müdürlerimizden daha çok bizlere benzeyen) biri vardı.

“Bu arkadaşınızın adı Levent Geylan, dedi Rahim abi… Levent yurt dışında yaşıyordu. Belçika Kraliyet Akademisi Grafik bölümünden mezun oldu. Yakın zamanda Türkiye’ye döndüler. Bundan sonra dergide çalışılacak…”

Iyy!.. Ne havalı bir tanışma. Belçika ve Kraliyet ve grafik bölümü… Biz ipe sapa gelmez unvanlara bile sahip değilken, kimdi şimdi bu? Kesinlikle ukalanın biriydi! Bunca takdimin ardından, işte halâ tek kelime bile etmemişti.

Sessizlik oldu. Sonra o yeni gelen, ağzını açtı ve “M”harfinin üzerinde iki kere takılarak “Merhaba” dedi…

Şaşırdım… 

Saf, heyecanlı, masum bir çocuğa benzettim birdenbire. Hele o takılma… O kekelemesi ve ses tonu, bütüün buzlarımı eritti benim.

Önce masamın sol yanına oturdu, sonra göğsümün sol yanına yerleşti…

Meğer ne çok yıl ve ne çok hatıra birikecekmiş o günün arkasında.

❤️❤️❤️

 

RESSAM TAKIMI

Seksenli yıllarda ressamlık, karikatüristlik, grafikerlik gayet ciddi, itibarlı, hele ki yerini bulursan para da kazandıran bir meslekti. Okuru çok olduğundan, bu işi yapanlar arasında ciddi de bir rekabet vardı. Hele, Fındıklı’ya yeni başlamış kimi fındıklar ile hiçbir baltaya sap olamamış ve olamayacak bazı ağaç dalları; yeni öğrendikleri yabancı ressamların, çizgi romancıların, grafikerlerin isimlerini tekrar edip dururlar, böylece kendilerine kalburüstü bir seviye tutturmaya çalışırlardı. Bazı akademiler ise maalesef ilk önce çocuklardaki utanmak duygusunu yok edip yerine enaniyet; kibir, bencillik doldurmaya çalışırdı. Bunun her ikisi de maddî ve manevî olarak insanı bozar; insanî hasletlere aykırıdır ve güzelliği yok eder.

Bizler, işi yapan kesimdik. 

Birileri gelir, hindiler gibi şişinip kabarır ve gider, bizlerse oturup sabahlara kadar çalışarak yazılarımızı hazırlar, resimlerimizi tamamlar, çizgi romanlarımızı bitirir ve dergiyi çıkarırdık.

İşte böyle bir ortamda, hadi kıskançlık demeyeyim ama üstten bakılacak olmanın rahatsızlığı hissi kaplamıştı bizi. Neticede epey şişirilmiş, abartılmış olmalıydı bu arkadaş; çünkü tarlanın çamuruna basmadan hatta toprak görmeden ziraat mühendisi olmuş çocuklar gibi duruyordu karşımızda. Ve bizler harman yerinde doğmuş, döğen üstünde büyümüş ve her zaman çok işi olan yorgun çiftçiler gibi bezgin bakıyorduk ona.

Fakat, bu kadar mı yanılırmış insan… 

Yaş olarak hepimizden büyüktü Levent ama hiçbir zaman hiçbirimize abilik, büyüklük taslamadı. Onun isteği doğrultusunda, hepimiz ona kendi adıyla hitap ederdik.

Aslında meraklı bir çocuk gibiydi. Ne görse şaşırır, her şeyi sorar, hatta bazı kelimelerin doğru telaffuzunu öğrenmeye çalışırdı. Hiçbir zaman domatesi “s” ile söyleyemezdi mesela, hep “z” derdi. Birçok nesnenin adının ne olduğunu sorar, sonradangörmeler gibi “gavurca” kelimelerle caka satmaya çalışmazdı. Halbuki yapsaydı, bu huy en çok ona yakışırdı.

Akademideyken başına gelen ilginç şeyleri nadiren anlatırdı, gülerdik.

❤️❤️❤️

 

SEYYİD DE NE Kİ?

Seyyid” filan diyorlardı onun için. Bazıları da gelip aşırı hürmet göstermeye filan çalışıyorlardı ama o bundan çok rahatsız olur, böyle kişi ve ortamlardan kaçardı hep.

Ben ise çocukluğumdan beri bazı cemaatleri tanımış, bazı İslamî yayın organlarında da çalışmıştım. Ama hiçbirinde seyyidlerin övüldüğünü, onlara özel ihtimam gösterildiğine filan şahit olmamıştım. O yüzden bir insanın neden “özel” olabileceğini anlamıyordum. Yani henüz anlatmamışlardı veya okumamıştım. 

İşin garibi, bunu ben kadar bile anlamıyordu Levent. Sorunca söyleyebildiği sadece Abdülkadir Geylani hazretleri idi. “Soyadımız ondan geliyormuş” derdi.

Soyadının bir hikayesi de var:

Sıtkı Kazancı Galatasaray taraftarıydı. Sadık Söztutan takım tutmazdı, kardeşi HanefiBekir Hazar ve ben Fenerbahçe’liydik. Levent’in de Fenerbahçeli olduğunu öğrenişimiz ise, evlere şenlik! 

Bir gün, para vererek sahip olduğu taraftar kartını çıkardı. Türkiye’ye gelince kulüpten almış. Güle kekeleye hikayeyi anlatıp, kartın üzerindeki ismini gösterdi. 

“Geylan” yerine “Levent Getlan” yazmışlar. Levent “get lan” dedikçe hep beraber kahkahalar atıyorduk.

En sevdiği meyve kirazdı. 

Bunu söylediğinde ben galiba henüz önüne konan her yiyeceği yutacak yaştaydım, yani yemek demek; zevk, lezzet veya sağlık değil de yaşamak için yapmak zorunda kaldığım bir şeydi. Bazen hiç yemek yemediğim de olurdu hatta Hamsun’un Açlık romanını okuduktan sonraki üç gün bilerek isteyerek çay ve sigaradan başka hiç bir şey yeyip içmemiştim de ablam deli olmuştu!

Sıtkı’dan başka herkes sigara içerdi o zamanlar dergide, o ise içemezdi. Rahim Er abi ise misafir filan gelirse çok nadir olarak yakardı ama tiryaki değildi. Bir gün ona hapishaneden hediye yollamışlar Minicik boncuklarla yapılmış sigara paketi muhafazası. Yeni aldığın paketi bu kılıfın içine sokuyorsun, üstten kağıdı yırtıyorsun. Havalı bir şey. Üzerine ise boncuk rengini değiştirmek suretiyle kocaman “ER” yazmışlar. Rahim abi bunu almış bana getirdi. Onunki “Er” benim soyadım ise “Erkul” olduğu için, galiba en fazla bana yakıştırdı. Bir süre kullanmıştım ama kışın cebe atmaya yazın çorap içinde taşımağa uygun değildi.

Bizler o zaman dergiden aldığımız parayla geçinirdik, Levent de bizimle beraber iş yapmaya, kendi kazandığını harcamaya çalışıyordu ama aslında bu paraya muhtaç değildi. İstanbul’un en güzel semtlerinden, pahalı mülklerinden birinde oturuyordu. Hem de tek başına. 

Yakında burası bizim uğrak yerimiz hatta konaklama mekanımız olacaktı.

❤️❤️❤️

 

SUADİYE VE HIZIR AMCA

Bir hafta sonu bizi evine götürdü. Galiba gece dergide sabahlamıştık. 

Suadiye, Kozyatağı’na yakın ama başka bir atmosfer. Bağdat Caddesi’nin güney tarafı sahil şeridi. Bir kaç tenha sokağı geçtik. İki yanımızdaki geniş bahçeler içindeki asırlık ağaçların altında geniş ve bir kaç katlı binalar. 

Levent’lerin koskocaman bahçesine güvenliğin yanından geçtik. Bodrum hariç çift daireden üçer katlı iki bina. Köşk havasında, yüksek olmayan geniş apartmanlar. Ladin, köknar, fıstık çamı ve muazzam büyümüş manolya ağaçları. 

Nereye baksak hoşumuza gidiyor şaşırıyorduk. Levent’in evi ise aklımızı başımızdan alacak gibi hoşumuza gitmişti. Sanatla, resimle ve güzel sanatların hemen her dalıyla ilgili malzeme, kaynak, obje vardı. Ev çok geniş ve rahattı. Burada ona yani bize karışan da yoktu. Dolapta bazı yiyecek ve içecekler vardı ama burada kendi başına en fazla çay veya kahve yapıyordu.

Her yere baktık inceledik, pencerelerin önünde şekil verilmiş ağaçlar, onların arkasındaki bakımlı bahçenin içinde havuz, bahçenin sonundaki sarmaşıklarla kaplanmış demir parmaklıkların arkasında ise denizin sesi vardı…

Bir ara bahçeyi dolaştıktan sonra kapıdan çıktık, sağa döndük. Tekrar sağa dönerek sahilde biten ince sokağın sonuna kadar yürüdük. Kalaslar üstüne çekilmiş bazı kayıklar vardı. Deniz, bahçelere tırmanamasın diye kenarlarına en az 10 metre genişliğinde iri kayalar yığılmıştı. Ta uzakta adalar görünüyordu.

Sonraki yıllarda bütün buralar, deniz dolduruldu. Yalı bahçelerinin önünde geniş yeşil alanlar ve o büyük sahil yolu yapıldı. (86’da açıldı) Yani deniz birkaç yüz metre öteye itilmiş oldu.

Bir müddet sonra annesi çağırmış. “Hadi gelin, yemek yiyeceğiz” dedi Levent. Üst kattaki çapraz daireye çıktık. Anneciği mutfakta çok güzel bir sofra hazırlamış, öğlen olmuştu zaten. 

Babası da evdeymiş, salona geçtik Hızır Geylan amcanın elini öptük… Annesi bize gerçek anne gibi davranıyordu. Yani hiçbirimizi Levent’ten ayırmıyordu. Sıtkı‘nın zaten annesi ve babası yoktu ve yıllardır İstanbul’da yalnız kalıyordu. Benimkilerse babam emekli olduktan sonra Velimeşe’ye ev yapıp taşınmışlardı. 

Biz bu serin, sakin, huzurlu mutfakta gülümseyen bir annenin elinden çıkmış, adını bile bilmediğimiz kadar çeşitli yemekleri yiyor, bitirmemiz için de teşvik ediliyorduk.

Ve ne zaman görse annesi bize hep aynı şekilde davrandı…

Çok yıllar sonra Levent bana annesinin pazarda arkadaşlarıyla dolaşırken ilk defa fenalaşmasını anlattığında içim sızlamıştı.

❤️❤️❤️

 

ÜÇ KAFADAR

O günlerde birbirimizle epey kaynaşmıştık. 

Üçümüz bir oda tutup grafik atölyesi açma hayali kurmaya başlamıştık. Kafa kafaya verip çalışırsak iyi kazanırız, diyorduk. Sıtkı çok iyi bir dergici ve grafikerdir. Her gün beraber yaşadığımız bu arkadaşın Amerika’ya gittiği günü hafızam hala reddeder; yolcu ederken vedalaşırken bile gittiğine inanmıyordum!.. Hala öyleyim ama otuz yılı geçti Washington’da bu işi yapıyor.

İşte o günlerde, hayal ettiğimiz iş yerine isim bile bulmuştuk. Üçümüzün baş harfi: MSL. Hem de harfler “mesele” diye okunurken derin bir mana da ortaya çıkıyordu. Olmadı ama veya yeterince istememiştik.

Hafta sonları bazen beraber hava almaya çıktığımız olurdu. Bir gün üçümüz Ortaköy’e gitmiştik. Caminin arkasındaki Denizatı’nda oturup sahilde muhabbet etmiştik. Daha öncesinde ve sonrasında Ortaköy’den öyle bir lezzet aldığımı hatırlamıyorum. 

Levent’in çok güzel bir fotoğraf makinesi vardı, o gün çektiğimiz fotoğraflar hayatımızın en güzel karelerinden bazılarıdır.

Bir iki yıl sonra ben de hayalimdeki fotoğraf makinesini almıştım, Nikon FG 1.1/4 desem de şu anda kimseye hiçbir şey ifade etmeyecek. Halbuki ben ona bir akşam Bekir Hazar ile beraber gittiğimiz Ateş Altında filmini izlerken aşık olmuştum. Zannediyordum ki o makineyi yatarken başucumdaki komodinin üstüne koyup uyusam bir daha ekmeğe suya ihtiyacım filan kalmayacak!..

İşte bu pırıl pırıl kara çelikten Nikon’u aldığım zaman, Levent bana çok güzel bir fotoğraf makinesi omuz askısı hediye etmişti. Hemen üzerindeki orijinalini çıkartıp bunu taktım. O eski makine ve askısı hala evde duruyor. 

❤️❤️❤️

 

ÇİÇEKTEN ADAM

Zaman zaman karikatür yarışmaları olurdu. İsteyen bir kaç eser çizer ve bu yarışmalara katılırdı. Hem üretmeye teşvik olur, hem ödül kazanma ihtimali olur, hem de işin sergilenir veya kataloğa basılırdı.

Galiba Karikatürcüler Derneği’nin bir yarışmasına; kocaman bir dünya yuvarlağının üzerinde büyük bir yama çizerek katılmıştım ve eserim sergilenmişti. Bir de; yağan karların altında karlardan yapılmış bir kardan adam şeklinde, yağan çiçekler altında ve çiçeklerden yapılmış bir “Çiçekten Adam” yapmıştım. Nedense Levent buna bayılmıştı, ömrü boyunca her konuşmamızda ondan da bahsetti.

Bir de sık söylediği; 

Paşabahçe’den bi cam çıkmış bi de sen” derdi.

❤️❤️❤️

 

VE PERMA KOMEDİSİ

Gerçekten öyle komik bir gece var ki, hepimiz milletin diline düşmüştük!

Bir gün hava kararmış, dergide çalışmaya devam ediyorduk.

Sıtkı dedi ki;

“Muammer, hadi işini toparla bu akşam gidiyoruz.” 

“Anlamadım, nereye gidiyoruz” dedim.  “Nişantaşı’na” dedi ama ben gene anlamadım…

“Ne işimiz var Nişantaşı’nda?”

“Kuaförden aldığımız randevunun günü geldi işte, bu akşam” dedi. Sonra, boş boş baktığımı görünce. 

“Sana da sormuştuk ya, perma yaptıracağız” deyince hatırladım. Gerçekten de bir gün sormuşlardı bana; 

“Biz perma yaptıracağız sen de yaptırır mısın” demişlerdi. Ben de “olur” demiştim ama ciddiye bile almamıştım, bin hayal ve projeden biri gibiydi.

“Kaç lira, benim param yok” dedim. 

“Biz sana borç veririz dediler” ve yarım saat sonra Cağaloğlu meydanından bir taksiye atlayıp Nişantaşı’na gittik.

Hayatımızda bu kadar güldüğümüzü zor hatırlıyorum. Önce bekledik, sonra sıramız geldi ve üçümüzü de kocaman koltuklara oturtup başımıza da bir büyük aygaz tüpü kadar bir şey geçirdiler. Keskin kokulu bir şeyler sıktılar, saçlarımızı ince tutamlar halinde ayırıp bir şeylere sardılar ve uzun süre Apollo bilmem kaç astronotları gibi kafamızda adını bilmediğimiz bir şeyler... Bir aynaya bakıyoruz bir birbirimize bakıyoruz ve kahkahalardan krize giriyoruz. 

Epey zamandır üçümüzün de saçları uzundu. Fakat bu makineden çıkınca bir baktık saçlarımız kıvır kıvır olmuş ve kısalmış. Çok güzeldi ama çok değişikti. Her zaman da beraber dolaştığımız için dikkat çekiyordu.

Bir gün Mısır Çarşısı’nın arkasındaki dükkanların içinde dolaşıyoruz. Adamın biri içeri girip yüksek sesle bir şeyler söylemeye başladı. Dükkan sahibi parmağıyla bizi göstermiş olacak ki, konuşan adam biraz durdu sonra;

“Boş ver, onlar Arap, anlamazlar” diyerek konuşmasına devam etti. Biz bozuntuya vermeden hemen dışarı çıkıp kahkahayı koyverdik. 

Selahattin Akbulut, Allah vergisi çok kabiliyetliydi. Bir o kadar da çalışkandı. Yıllarca okuldan çıkıp gazeteye gelir, bilgisayarda çalışır, arta kalan zamanlarında bana yardım ederdi. Tarama ucu ve çini mürekkebi sevmez, çizgi roman mürekkepleyemezdi ama kurşun kalemi müthişti, desenleri sağlam ve su içer gibi rahattı maşallah… Benim çizgi romanlarımda epey yardım etmiştir. Sonradan okulu bitirdi, gazeteden ayrılıp Roma’ya gitti. Yükseğini yaptı, okulda hocalığa başladı, bu işin profesörü oldu; Michelangelo ve Leonardo da Vinci’nin torunlarına, Roma’da resim ve sanat dersleri vererek emekli oldu.

❤️❤️❤️

 

DERGİDE ÇALIŞMA ŞARTI…

Galiba akademiye başladığı sene, Selahattin ilk defa dergiye geliyor. 

Getir götür işlerimizi yapan Yaşar Kılıboz vardı sonradan gazeteciliğe başlamış magazin muhabiri olmuş ve benim adımı (Muammer Yaşar) almış. Onun kısa kıvırcık saçları vardı. Sadık ve Hanefi Söztutan iki kardeş, uzatmazlardı ama saçları kıvırcıktı. Kırtasiye işlerle meşgul Ömer Uslu da onlar gibiydi. Hepsi bir yana, biz… Derginin iki yanındaki masalarda çalışan, uzun saçlarını bir gecede kıvır kıvır yaptırmış olan Sıtkı, Levent ve ben… 

Kendine, çevre yapmaya çalışan genç Selahattin dergiye geliyor, gözleri faltaşı gibi bakıyor ve ilk anda diyor ki;

Türkiye Çocuk dergisine, saçları kıvırcık olmayanı almıyorlar galiba!..

Sonra gidiyor, gazetenin yazı işlerine giriyor.

O hatırasını hâlâ anlatır.

❤️❤️❤️

 

HATIRA DEMEK…

Bu hatıralar, herkesi ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama, meraklısı için bulunmaz nimettir. 

Çünkü hatıralar tek kişiliktir. 

Ve yaşayan kişi yazmazsa yok olur.

Onun için inatla yazmaya çalışıyorum.

Bir hamle daha yapabilir, bir gün daha ayırabilirsem “Türkiye Çocuk’lu yılların en azından Levent Geylan’lı kısmını” bitirebileceğimi tahmin ediyorum.

Yorumlar

  • yorum avatar
    M.M.T
    02-07-2026 14:04

    Bu yazıyı Rahim Er Bey'de X hesabından paylaşmıştı. Buradaki güzellikleri, incelikleri anlamaktan ya da güzel insanlar ile bir hatıra paylaşmaktan uzağım. Kusurumu affınıza bırakarak şunu anladığımı belirtmek isterim: Yazı da belirtilen "İnsan Avcısı" ve bu Avcının "Avladıkları" ve bu ekibi bir araya toplayan hatta kaçmaya kalkan yaramaz danalara STOP diyen patronları ( eh adam Türkçe laftan anlamıyorsa başka lisanla da anlatırlar yani ) ve hepsinin mübarek Hocası ; yazıda belirtilen 80'li yıllarda 100 yıl sonrası 2071 Büyük Müslüman Türk Devleti'nin temellerini atıyorlarmış...Yani bu Avcı'nın da ; üç permalı kafadarında; Sözünütutanların da; onlara yön tabelası olanında hayalinde teee bir asır sonraki gençlik varmış... Büyük dava adamlığı Tıpkı Cennet Mekan Sultan Abdulhamid Han'ın hayalinde 1980'lerdeki bu dava adamlarının olduğu gibi... Şimdi Allahu Teala'nın yücelttiğine kendi davasında nefer olmakla şereflendirdiğine ben ne diyebilirim. Nasıl dua edebilirim. Sadece İnşallah bu insanları bir gün anlayabilirim. Nedenini bilmediğim var bir ümidim...Henüz de ölmedim Selamlar, sevgiler M.M.T

  • yorum avatar
    Fehim Harmanşa
    28-06-2026 16:11

    Cenab-ı hak rahmet eylesin. Çok güzel işler yapılmış ve dostluklar kurulmuş. Hatıralar için müteşekkiriz.

  • yorum avatar
    Adnan Taşkit
    27-06-2026 19:12

    Muammer abi Levent Geylan ile ilgili yazmış olduğunuz yazınızı okudum. Çok duygulandım. Eski günlerimizi hatırladım. Eski mekanları hatırladım. Eski dost ve arkadaşları hatırladım. Bundan dolayı size teşekkür ediyorum. Tüm MEDYAMİT Ailesini de güzel çalışmalarından dolayı kutluyorum. Adnan Taşkit

  • yorum avatar
    M.E.
    27-06-2026 18:47

    Okuyan arkadaşlar, kendi düşünce ve hatıralarını da buraya not ederlerse, o günler daha bir lezzetli gelir önümüze, zihnimize… Ve ayrıca o günlerde hayatta olanlara Fatiha okumayı da unutmayalım.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.