• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

KULLUĞU ALLAH’A, İTAATİ KENDİNE İSTEYENLER

23 Ağustos 2026, Pazar 11:50
KULLUĞU ALLAH’A, İTAATİ KENDİNE İSTEYENLER

İnsan, yalnız kalmaktan korkan bir varlıktır. Bir yere ait olmak, anlaşılmak, aynı değerlere inanan insanlarla omuz omuza yürümek ister. İşte cemaatler, vakıflar, dernekler ve çeşitli gönüllü topluluklar biraz da bu ihtiyacın içinden doğar. İnsanların dinini daha iyi öğrenmek, çocuklarına güzel bir ahlak kazandırmak, yoksula yardım etmek, öğrencinin elinden tutmak, iyiliği çoğaltmak ve manevi bir iklim oluşturmak için bir araya gelmeleri son derece anlaşılır ve hatta toplum için faydalı olabilir. Bir insanın iyiliğe çağırması, kitap okutması, ihtiyaç sahibine yardım etmesi, gençlerin elinden tutması ve güzel ahlakı yaymaya çalışması elbette kıymetlidir.

Fakat mesele tam da burada başlar: İyilik için kurulmuş bir yapı, zamanla iyiliğin kendisini değil, kendi varlığını korumaya başladığında ne olur? Hizmet, iktidara; rehberlik, tahakküme; itaat, sorgusuz bağlılığa; tevazu, dokunulmazlığa; kardeşlik, çıkar ilişkisine dönüşürse artık ortada ciddi bir ahlak problemi var demektir.

Din insanı Allah'a bağlamak için vardır; bir insana kul olmak için değil.

Bir cemaat lideri, mürşit, hoca, kanaat önderi veya herhangi bir dinî otorite kendisini insanların Allah'a ulaşmasına yardımcı olan bir vesile olarak görüyorsa bunda sorun yoktur. Fakat zamanla insanlar Allah'tan çok liderden korkmaya, Kur'an'dan sünnetten çok liderin sözünü önemsemeye, vicdanlarından çok cemaatin talimatlarını dinlemeye başlıyorsa burada durup düşünmek gerekir. Çünkü dinin ölçüsü şahıs değildir; şahısların ölçüsü dindir.

İnsanın en büyük zaaflarından biri, sevdiği kişiyi eleştirmekte zorlanmasıdır. Bir lider güzel konuşuyorsa, çevresinde binlerce insan varsa, kendisine “hoca”, “üstat”, “efendi” gibi yüce sıfatlar veriliyorsa onun hata yapabileceğini kabul etmek zorlaşabilir. Hele bir de lider kendisini “özel bir misyonun sahibi” gibi sunmaya başlarsa, takipçilerinin gözünde sıradan bir insan olmaktan çıkıp neredeyse sorgulanamaz bir makama yükselir. İşte tehlikeli eşik burasıdır.

Hiçbir insan masum değildir. Hiçbir insan Allah adına sınırsız yetki sahibi değildir.

Bir dinî liderin söyledikleri Kur'an'ın, sahih sünnetin, aklın, vicdanın ve temel ahlak ilkelerinin üzerinde değildir. “Bunu yap çünkü ben söyledim.” anlayışı, insanı düşünmekten uzaklaştırır.

Halbuki dinimizde tefekkür etmek farz. Hele din adına yalan söylemek, insanları kandırmak, devlet kurumlarına sızmak, haksız kazanç sağlamak, başkasının hakkını yemek, iftira atmak, masum insanlara zarar vermek veya hukuku çiğnemek meşrulaştırılıyorsa, yapılan şeyin adına ne denirse densin ahlaken ve dinen ciddi bir sapma söz konusudur.

Bazen de daha tehlikeli bir oyun kurulabilir: İnsanlara önce Allah anlatılır, sonra yavaş yavaş Allah'ın önüne örgüt konur. Önce “Allah için hizmet” denilir; sonra “bizim için fedakârlık” istenir. Önce kardeşlik vardır; sonra “bizden olmayanlara güvenme” denilir. Önce güzel ahlak öğretilir; sonra amaç uğruna her yol mubah görülmeye başlanır. Böylece insan farkına varmadan dinin hizmetkârı olmaktan çıkıp bir yapının hizmetkârı hâline gelebilir.

Bu dönüşümün arkasında çoğu zaman insanın zaafları vardır: Güç, para, makam, itibar, şöhret, nüfuz ve dokunulmazlık… Bunların hepsi insanın nefsini sınayan imtihanlardır. Fakirken tevazu sahibi olan bir insanın zenginleştiğinde değişmesi nasıl mümkünse, küçük bir topluluğun başındaki bir kişinin büyük bir güce ulaştığında değişmesi de mümkündür. Güç, insanın karakterini her zaman bozmaz; fakat karakterdeki zaafları görünür hâle getirebilir.

Asıl mesele burada “cemaatler kötü müdür?” sorusu değildir. Bu soru fazla basittir. Asıl soru şudur:

Bir yapı, insanı özgürleştiriyor mu; yoksa kendisine bağımlı hâle mi getiriyor?

Tard olunca hayatı bitiriyor mu?

İnsanları daha ahlaklı, daha bilgili, daha merhametli ve daha sorumlu hâle getiren bir topluluk toplum için nimettir. Fakat insanlara “Bizden değilsen eksiksin.” diyen, liderini eleştirilemez gören, kendi menfaatini toplumun menfaatinin önüne koyan ve üyelerinden sorgusuz itaat isteyen bir yapı tehlikeli hâle gelir.

Üstelik mesele yalnızca dinî yapılarla sınırlı değildir. Dünyanın her yerinde ideolojik, siyasi, ekonomik veya sosyal gruplar benzer şekilde insanları kendi çıkarları için kullanabilir. İnsanların kutsal duygularını istismar etmek ise bu manipülasyonların en ağır biçimlerinden biridir. Çünkü insanın yalnızca parasını değil, vicdanını ve imanını da kullanmış olursunuz.

Burada istihbarat örgütleri meselesine de dikkatle yaklaşmak gerekir. Tarih boyunca çeşitli devletlerin başka ülkelerdeki sosyal, dinî veya siyasi hareketleri etkilemeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Fakat herhangi bir cemaat veya dinî topluluğu somut delil olmadan “istihbarat örgütünün paravanı” ilan etmek de doğru değildir. İddia ile gerçeği birbirinden ayırmak gerekir. Devletin görevi de söylentilerle değil, hukuka uygun istihbarat, denetim ve somut delillerle hareket etmektir.

Türkiye'nin yaşadığı tecrübeler bize çok önemli bir ders vermiştir: Devlet içinde devlet olmaz. Hiçbir cemaat, vakıf, dernek, tarikat, şirket veya başka bir yapı devlet kurumlarını kendi sadakat ağına dönüştürmemelidir. Bir kişinin kamu görevine getirilmesinde “hangi gruba bağlı olduğu” değil, liyakati, ehliyeti ve hukuka bağlılığı esas alınmalıdır.

Devletin burada yapması gereken dinî hayatı bastırmak değil, hukuku korumaktır. İnsanların dinini öğrenmesine, ibadet etmesine, vakıf ve dernek kurmasına elbette özgürlük tanınmalıdır. Fakat bütün yapılar hukuk önünde eşit olmalı; mali yapıları şeffaf olmalı; çocukların ve gençlerin güvenliği korunmalı; kamu kaynakları denetlenmeli; eğitim faaliyetleri açık ve hesap verebilir olmalı; suç işlendiğinde failin sıfatına bakılmaksızın hukuk işletilmelidir.

 

Çünkü hukuk devleti olmak demek, maneviyata düşmanlık değildir. Tam tersine, devletin bir dinî grubun diğerine üstünlük kurmasını engellemesi, samimi dindar insanları da istismarcılardan korumaya çalışmasıdır…

Peki çare nedir?

Bence çare, insanları cemaatlerden koparmak değil; insanı cemaatten daha güçlü hâle getirmektir.

Çocuklara ve gençlere yalnızca “sadece itaat et” dememeliyiz; “Oku, öğren, incele, düşün, sor, araştır.” demeliyiz. “Hocalar ne diyorsa doğrudur.” yerine “Söyleneni Kur'an, ehli sünnet, ahlak, hukuk ve akıl ölçüleriyle değerlendir.” diyebilmeliyiz.

Sağlam dini kaynaklara bak, oku…

Din eğitimini yalnızca şahısların anlattığı bilgilerden ibaret bırakmamalı; temel İslam kaynaklarına, ahlak eğitimine, derin düşünmeye ve sağlam bir dinî bilgiye dayandırmalıyız.

Bir müslüman, Âlimden ilim  öğrenebilir, hocadan istifade edebilir, mürşidinden nasihat alabilir, bir cemaatle hayır faaliyetinde bulunabilir. Fakat vicdanını, aklını, fikrini, ailesini, hayatını ve iradesini bütünüyle başka bir insana teslim etmemelidir. Bu yanlış olur…

Çünkü din, insanı özgürleştirir.

Allah'a kulluk eden insanın başka insanlara kulluk etmesine gerek yoktur.

Belki de en büyük ölçümüz şu olmalıdır: Bir yapı bizi Allah'a yaklaştırırken insanlara karşı daha merhametli, daha dürüst, daha adil ve daha mütevazı hâle getiriyorsa orada hayırlı bir taraf vardır. Fakat bizi daha kibirli, daha öfkeli, daha ayrıştırıcı, daha itaatkâr, daha çıkarcı ve “bizden olmayan herkes kötüdür” anlayışına sürüklüyorsa, orada ciddi bir problem var demektir. (temiz sahih ehli sünnet inancı taşıyan herkes kardeşimizdir demek lazım)

Ve nihayet şunu unutmamak gerekir:

Cemaat insan içindir; insan cemaat için değil.

Hizmet insan içindir; insan hizmet adı altında kullanılmak için değil.

Din insanı Allah'a yaklaştırmak içindir; bir kulun başka kullar üzerinde iktidar kurması için değil.

Bir gün bir yapının bütün tabelaları sökülebilir, bütün binaları yıkılabilir, bütün makamları kaybolabilir. Fakat insanın kalbine yerleşmiş hakikat kalır.

Bu yüzden din adına en büyük hizmet belki de insana Allah'tan başka hiçbir makamın önünde eğilmemeyi, hakkın karşısında kendi liderini bile yerine göre sorgulayabilmeyi ve yanlış gördüğü yerde “Hayır, bu doğru değil.” diyebilmeyi öğretmektir.

Çünkü gerçek iman, yalnızca birine inanmak değil; hakikate sadık kalabilmektir.

Ve gerçek liderlik, insanları kendine bağlamak değil; onları Allah'a, hakka, adalete ve güzel ahlaka bağlayıp bir gün kendisine ihtiyaç duymayacak kadar özgür bırakabilmektir.

Bir Süleyman Efendi muhibi ile konuştum. Dedi ki; ‘Halk partisi için rey isteyen bir kimseye asla bağlı kalmam, saygı duymam, peşinden gitmem!’

….

Allahü teala hepimize hidayet versin

Bu duayı hergün namazda kırk defa yapıyoruz!

 

Muhabbetle…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.