• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

CAĞALOĞLU’NUN ESKİ ADAMLARI -2

15 Ağustos 2026, Cumartesi 10:28
CAĞALOĞLU’NUN ESKİ ADAMLARI -2

Meşhur Tan Gazetesi baskınını İnönü mü yaptırmıştı?.. Atatürk’ün mualliminin oğlunu vuran Üzmez’i nasıl üzdüler?.. Peynir ekmek gibi satılan kitap ciltleri… Şehriyârân ne demek? Sosyalistlerin binasında haşladığım dinci tayfa!..

———- 

Şimdi eski tarihlerden ilginç bir dönemi anlatıp başka bir yere, daha doğrusu başta anlattığım kısma bağlayacağım…

.

Hadi, gözünüzün önüne getirin:

Sirkeci’den İstanbul Valilik Binası’na doğru yani Ankara Caddesi yokuşu başlarken solda kalan bir bina vardır. Adı Halil Lütfü Dördüncü İş Hanı. Şimdilerde “Tan Kültür Evi” diye de bilinir.

Selanik doğumlu olan ve ismi bu binada yaşatılan Halil Lütfü, 1972 senesinde vefat etmiş bir gazeteci. Yani en bilinen vasfıyla; Faşizm ve Nazizme açıkça karşı çıkarak Sovyet Rusyayanlısı yayınlar yapan Tan Gazetesi’nin sahibi olan kişi. 

Yetmiş dokuzuna kadar yaşayan ve cimriliğiyle de tanınan bu adam, dönemin ünlü gazetelerinde çalışıyor… Son Posta gazetesinin “dördüncü” ortağı olmasını “soyadı kanunu”ile tescillendiriyor. Daha sonra, “Nazım Hikmet’in Son Yılları” ismindeki anı-biyografi kitabını da yazan, şairin yarım asırlık yoldaşı Zekeriya Sertel ve Ahmet Emin Yalman ile birlikte Tan Gazetesi’ni satın alıp Tan Matbaası’nı kuruyorlar.

❤️❤️❤️

Fakat şimdi buraya bir ekleme yapmak şart oldu. Çünkü bu âlemde bazı şeyler kendi seyrine bırakılmaz… “Birileri” asla ama asla unutmaz!..

Hatırlayın: 2008 yılında, yaşı 80’e yaklaşmış Vakit Gazetesi’nin yazarı olan Avukat Hüseyin Üzmez hakkında aniden, bomba gibi bir haber patladı. Gazete sayfaları “Dinci Vakit yazarının istismar ettiği 14 yaşındaki kızın psikolojisi bozuldu” haberleriyle dolmaya başladı!..

Bu ihtiyara 16 yıl 3 ay ceza kesip hapse attılar. Ekim 2014’te 83 yaşındayken yani vefatına sadece 12 gün kala, sağlık durumundan dolayı tahliye etmek durumunda kaldılar.

Bunun, konumuzla şöyle alakası var ki; işte bu Hüseyin Üzmez henüz 17 yaşında “Liseli Hüseyin”ken Malatya’da, siyasi sebeple Ahmet Emin Yalman’ı silahla yaralayıp 10 yıl hapis yatmıştı. 

Fakat bir önemli durum şu ki; Selanik doğumlu Ahmet Emin, Selânik Askerî Rüştiyesi‘nde yani 12-14 yaşlarında bir ortaokul öğrencisi olan ve henüz adına “Kemal” eklenmemiş Mustafa’nın hatt yazısı ve tarih derslerine giren muallimi olan Osman Tevfik Bey’in oğluydu.

❤️❤️❤️

Bunlar elbette tarihe malolmuş isimler.

Tan gazetesi, CHP yönetimine muhalifmiş. İnönü’nün başbakanı olan Şükrü Saraçoğluhükûmetini, tek parti yönetimini, basın üzerindeki ağır sansürü ve hiç bitmeyecek gibi görülen baskıcı otoriteyi sıkça hedefe koyuyormuş.

Fakat o da ne!..

4 Aralık 1945 günü meşhur Tan Baskını vakası meydana geliyor. Belli ki provokatörler tarafından galeyana getirilen binlerce (diye ifade edilen) üniversite öğrencisi, Cağaloğlu’ndan aşağı inerek Tan matbaasına saldırıyor. 

Sen misin Milli Şef’e laf eden!.. 

Gazete, matbaa ve bina o kadar tahrip edilmiş ki Tan gazetesi bir daha hazırlanamamış, basılamamış, çıkamamış!..

“Bu elîm hadiseleri, komünizme karşı olan gençler yaptı” diye kayıtlara geçse bile, perde arkasında İnönü ve CHP yönetiminin olduğunda herkes hemfikirmiş.

❤️❤️❤️

Aynı ismi taşıyan bir bina daha var yukarıda, Cağaloğlu’nda. Onun da sahibi aynı kişiymiş. Halil Lütfü, buradaki Tan Apartmanı’nı aşağıdaki Tan İş Hanı’na kardeş olarak yaptırmış. 

Tan apartmanının bulunduğu sokak Cağaloğlu Meydanı’dan Sultanahmet yönündeki Adliyebinasına doğru giden en kestirme yol olup, uzuun yıllar boyunca da bir ucunda “Başmuhasip” diğer ucunda “Başmusahip” yazardı. Yani iki ayrı yönde farklı isim ve değişik manâlar!

Neden Adliye yolu dedim? Çünkü, Sedad Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından tasarlanıp 1955 yılında inşa edilen Adliye Binası’nın hemen yakınında Mimar Fossati tarafından yapılan eski bir Darülfünun (üniversite) binası yer alıyor bir zamanlar. Bu eski yapıdan yıllar içinde Meclis-i Mebusan, Maliye ve Adliye gibi farklı maksatlarla istifade edilmiş. Onca yıl devlet dairelerine ev sahipliği yapan bina, İstanbul Adliyesi olarak kullanılırken, içindeki kim bilir hangi evraklarla birlikte 3-4 Aralık 1933 gecesi çıkan Cumhuriyet döneminin büyük yangınlarından biri ile tamamen yanıp kül olmuş…

❤️❤️❤️

Sirkeci‘deki Tan Gazetesi binası gibi mimli bir yer olan Cağaloğlu’ndaki Tan apartmanında ne güzel işler yaptığımızı anlatmadan önce şunları da bilmek lazım:

Basın dünyası ile adliye arasında mekik dokuyan avukatlar, basın savcıları, emniyet güçleri, askerler, subaylar, yazarlar, şairler, tiyatrocular, sinemacılar, yayıncılar, mafya babaları ve pekçok devlet erkânı buradan geçer veya buraya demir atarmış… Sonraki yıllar içinde de İlhan Selçuk, Cumhuriyet Kitaplığı’nı burada şekle sokar, Tan Dağıtım, Akşam Yayıncılık, Gözlem, Cem, Yar, Ant, Habora, Ararat YayınlarıTSİP hep burayı mesken tutar. Bunca solcu, sosyalist, muhalif kapıları polis de sık sık çalmaz mı? Elbette çalar hatta ani baskınlar ve aramalar yapar.

İşte yetmişli yıllarda ne kadar meşhur, bilinen, tırnak içinde söylüyorum “aykırı tip” varsa, eskiden beri göz altında tutulan Tan apartmanında buluşuyormuş.

❤️❤️❤️

Ben sözü geçen o dönemlere tabii ki yetişemedim. Fakat meşhur Tan Apartmanında Yusuf Korkmaz ile birlikte gerçekten muhteşem işler yapmıştık.

Bunlardan biri Abdüllatif Uyan abinin, çok güzel bir kutunun içine koyduğumuz ve âdeta bayram şekerlerine benzeyen Şehriyârân serisiydi. Tam 36 adet olan bu minik kitapçıkların içinde, Abdüllatif abinin kaleme almış olduğu toplam 3.000 adet evliya menkıbesi vardı. 

Bu öyle sevip isteyerek yapılan bir işti ki; yazıların düzenlemesi, sayfaların mizanpajı, kitapların kapakları, kutu tasarımları, tanıtım ilanları gibi bütün çalışmalarını Mustafa Burhan ve Mustafa Arslan kardeşlerime yaptırmıştım, hem de “babanın hayrına” derler ya işte öyle, yani işin “sevabı” karşılığında. Bunlardan kimse ücret talep etmemişti, matbaa hariç. Ben, hatta eserin müellifi bile kitaplarını parayla satın alıp hediye olarak dağıtıyorduk. Abdüllatif abi telif talep etmediği gibi, bu mübarek kitapları bastığı için Yusuf’a her zaman dualar ederdi.

Allahüteala her birine mükafatlarını misliyle versin inşallah.

Bunun ardından da gene çok kıymetli bir kutu kitap çıkarmıştık Cümle Yayınevi’nden. O ise İrfan Özfatura ve Ahmet Sırrı Arvas tarafından kaleme alınmış olan 10 kitaplık “İz Bırakanlar” serisiydi.

❤️❤️❤️

Yıllar içinde arkadaş olduğumuz Yusuf,

Ordu’nun Kumru ilçesinden gelmiş iki girişimci kardeşten ufağı… Kumru, Fatsa’dan yukarı doğru, yaylalara çıkan yolun yarısındaki bir ilçe. Hâliyle öyle küçük yerler böyle zekî çocuklara dar geliyor.

Ben önce büyük olanı yani Ali Murat 

Korkmaz’ı görmüştüm. 

Ergen yaşımda Yeni Asya Yayınevi’nin 18 yaş altı yani “çocuk kadrosunda” iken, onun sırtında yeşil renkli  kocaman bir parka, hep büyük adamlarla konuşurlarken görürdüm. Bizim oraya okul harici zamanlarda geliyor olmalıydı. Her zaman etrafında orta yaştan bir grup olur, ne tarafa yürüse arkasından giderlerdi. 

Şimdi düşünüyorum; acaba ben mi hasettim de kıskançlık yapıyordum yoksa o mu daha çok genç yaşlarda insanları böyle etkileyebiliyordu. Sonradan öğrendim ki, bazı çok ortaklı işler kuruyormuş. Dönemin kocaman adamları olan Ahmet Kabaklı’lar, Altan Deliorman’lar, Muin Eriş’ler, Aydınlar Ocağı ekibi ve daha kimler onun o zamanki iş ortaklarıymış. Şirket kurabilecek yaşta yani 18’inde var mıydı yoksa başkalarının üzerinden mi iş yürütüyordu, bilmiyorum…

Bahsettiğim tarihlerden sonra onu hiç görmedim. Ne bir işimiz ne merhabamız olmadı. O zaten, yaşadığı yıllardan en az çeyrek asır önden gidiyordu! Gitti, bir daha da bizim gibi çocukların ergenlik, delikanlılık zamanına dönmedi!..

Ama şimdi kaç şirketi aynı anda yönetiyor bilinmez. Türkiye’mizin gizli, öne çıkmamış dehalarındandır. Herkesten önce enerji sektöründe kök salması da onun normal üstü / standart dışı nasıl bir zekâya sahip olduğunun delili. 

Kimini başarı, bazısını para, kimini de güç, kadın, şöhret, itibar şımartıp yoldan çıkarır. Ben onun adını hep hatırladım. Uzaktan da olsa takip ettim: Yarım asırda basın mensupları tanımadı bile, o hep işine ve ileri baktı. Ali Murat Bey ülkemizin değerlerinden biridir.

❤️❤️❤️

Ben Türkiye Çocuk dergisinden ilk ayrılıp piyasada resim grafik işleri yapmaya başladığım dönemde, avukat Oktay Erdoğan bahsetmişti bana Yusuf Korkmaz’dan. 

Nuruosmaniye caddesi üzerindeydi o zamanki yeri. Önce Yeşilay Han’ın önünden, sonra da meşhur Arnavut Hayri abinin dükkanı önünden geçtim. Hatırladınız mı, hani “sen nasıl tarif edersen et o gene kendi bildiği gibi traş eden” berberi? Traş olurken karşısına oturduğun aynada da “Ohri Gölü”nün fotoğrafı vardı…

Ve az sonra, altı manav olan iki katlı kâgir (yani yığma tuğla) binaya gittim onu görmeye… Cümle’nin devamı ise Cağaloğlu Meydanı’ydı ve dört yol ağzının bu yandaki köşesinde harap bir boşluk vardı.

Harabe bildiğimiz bu mıntıka meğer yüzlerce yıllık Cezerî Kasım Paşa Camisi‘nin yeri imiş. Önce camiye girmeyi yasaklayıp sonra da “cemaati olmadığından bakımsız kalmış” diyerek mi yıkmışlardı acaba?

İşte orası; işkence için kanırta kanırta yerinden zorla kopartılmış bir dişin karanlık boşluğu gibi, tam otuz yıldan fazla zaman öylece bırakılmış… Köşelerde temizlenmeden kalmış molozlar, bunların üzerinde kendiliğinen çıkmış fidanlar ve büyümüş bazı ağaçlar vardı. Taksilerle dolmuşlar oraya çeker müşteri beklerdi. Bir kenarında ise, zamanında derme çatma yapılıp sonradan kalıcı hale gelmiş olduğu belli; sigara, sosisli sandviç, tost filan satan bir büfe vardı. 

❤️❤️❤️

Onunla tanıştığımız sene 85 veya 86 olmalı. Kitap piyasasının çok hareketli olduğu zamanlar. Takım halindeki kutulu kitapların bile her baskısı beş veya onar bin adet yapılıyordu. Şimdi o miktarları hayal etmek bile mümkün değil.

Yusuf da önce Mehmet Şevket Eygi’den “İhyâu’ Ulûmi’d-dîn” kitabının telifini almış. Ömrünü Ehlisünnet davasına vakfetmiş olan bu vefakar insan ise malum, meşhur Bugün Gazetesinin sahibi…

Aslı Arapça olan, İmam-ı Gazalî hazretlerinin 4 ciltlik bu dev eserinin en tutulan tercümesi Ahmet Serdaroğlu’nunki. Hatta bu yüzden ciltlerin üzerine “Bedir” nüshası yazmışlardı sonradan.

İkinci olarak Hadislerle Müslümanlık kitabı vardı elinde. Bu beş cildi tercüme eden dört kişiden biri ise Cümle’nin en kıdemli elemanı Halil Yılmaz kardeşimizin (rahmetli olan) abisiymiş.

Bir de zamanında Çile yayınevi sahibi İsmet Celep’ten telifi alınan Rüya Tabirleri kitabı vardı, Osmanlı dönemi Hanefi fıkıh alimi İmam-ı Nablûsî hazretlerinin.

❤️❤️❤️

İşte biz bu eserlere cilt hazırlayacak, şömiz için çizim yapacak ve kutu hazırlayacaktık. Hepsi de el emeği, karton üstüne… 

İhyâ için mavi zemin üzerinde altın rengi yazılar ve köşelerinden sarkıp uzayan kırmızı motifler olan ciltleri ortaya çıkarmak için epey uğraşmıştım.

Hadislerle Müslümanlık ciltleri için de şömiz yani (gömlek, kitap kılıfı, iki yandan kapakların içine katlanıp kitabı saran) koruyucu kapak yapmıştım… 

Yetmiş santimlik bir şöhler kartona guaj boya kullanarak meydana getirdiğim tablonun, katlanınca ön tarafa kalan kısmında Mescidi Nebevi’nin yeşil renkli kubbesi, beyaz minarelerinden biri ve arkada kocaman, nar çiçeği rengi bir güneş vardı. Açık mavi beyaz gökte kitabın ismi yazıyordu ve resmin altında bir baştan diğer başa kadar Sultan Abdülmecid Han’ın son şeklini verdiği Osmanlı revakları görülüyordu.

❤️❤️❤️

Bir gün Yusuf Korkmaz ile Beyazıt’daki Beyaz Saray kitapçılar çarşısına gittik. Bana sürpriz yapacakmış, nereye gittiğimizi söylemedi. İlk katın sağında bulunan Çelik Yayınevi’ne girdik. Zekeriya abi benimle tanışmak istemiş. Çay içtik sohbet ettik. Cümle’nin bastığı Hadislerle Müslümanlık kitabını göstererek, “bunun aynısını yapmanı istiyorum” dedi. Şaşırdım ve “nasıl aynısı” dedim. Zekeriya Çelik dedi ki;

“Benim de bastığım, bunun gibi bir hadis kitabım var, Yusuf’a çizdiğinin aynısını istiyorum…

İkisi de orda hazır olmasa bu iş olmazdı ama baktım ki ağız birliği halindeler.

“Bari önünde çiçekler olsun dedim.”

İmamı Nevevi’nin Riyazüs Salihîn ciltleri için de Çelik Yayınevi’ne Mescid-i Nebevi’nin çok benzer bir tablosunu yapmış oldum.

Bunlar o kadar güzel olmuştu ki, bazı korsan yayıncılar kutudan ve kitaplardan film çekip kendilerine kazanç kapısı açmışlardı. Uğraşmak zordu o zamanlar, zaten Yusuf da konunun üzerine gitmedi…

❤️❤️❤️

İşte o meşhur ve netameli Tan Apartmanındayız… 

Daha önce cilt ve şömiz yaptığım Cümle yayınevi buraya taşınmış. Burada da Şehriyârânkitaplarını ve İz Bırakanlar serisini ortaya çıkarmışız.

O gün neden oradayım hatırlayamadım.

Salonun dip kısmında, gündüz olduğu halde ancak arkadan ve zar zor ışık alabilen taraftaki masada bazı grafik işleri yapıyordum. Yayınevinin sahibi olan Yusuf Korkmaz bana yakın oturmuş bir şeylerle meşguldü.

Aynı anda o mekânda, kapı girişine yakın sandalyelerde oturup bizi unutmuş olan dört beş kişilik sözümona bir misafir grubu vardı. Altmışlık ampulün loş ışığı altında kendi aralarında öyle iştahlı bir konuşmaya tutunmuşlardı ki baksan, aç kurtların bir koyunu kapmış da paraladıklarını sanırdın.

❤️❤️❤️

Ben masada kendi işime odaklanmıştım. Ama önce konuşmaları duymaya, sonra da dinlemeye başladım. 

Yayın dünyasından ve bizden önceki kuşak adamlardı bunlar. Aralarında müftü, yayıncı gibi kimseler vardı ama ben sadece birini tanıyordum: Çemberlitaş’taki sinemanın altında büyük bir matbaası vardı. Bu tıknefes adam o dönemin dini yayınlarını basmakla bilinirdi. Hatta adına Adnan Hoca dendiği ve Evrim Teorisini çürüten kitaplarını bastırdığı, o ilk meşhur olma yoluna girip tanınmaya başladığı yıllarda Adnan Oktar ile de onun matbaasının merdivenlerinde tanışmıştım…

Şimdi bu karanlık odada çay içiyorlar ve belki de çoğu yerde içlerinde gizledikleri düşüncelerini ortalığa döke saça, yüksek perdeden konuşuyorlardı. 

En çok da hani o benim kim olduğunu bildiğimin sesi çıkıyordu. İlimden, ilim ehlinden, dini kitaplardan, bu kitaplardaki yanlış ve  noksanlardan yürümüştü konuşmaları. 

Farkettim ki İlmihal’den de bahsetmeye başladılar; Seadeti Ebediyye de yanlışla dolu, dediler. İşte ilk defa o zaman Tam İlmihal’i okumamış hatta ezberlememiş olduğuma kahroldum. Onlar sanki dizginleri azıya almış gibi devam ediyorlardı: 

“Albay da şöyle yazmış, Albay böyle sallamış, Albay ne anlarmış, zaten Albay böyleymiş…” Albay aşağı Albay yukarı, hani “aldı sazı bırakmıyor” misali konuşuyor… 

Albay” diye Hüseyin Hilmi Efendi’den bahsettiğini anladım. 

❤️❤️❤️

Genelde ben böyle konuşmalara girmem, hitabetim iyi değildir, insanlarla tartışmak hevesim de yoktur. Bunlar ise dini kitapları hazırlayan, basan, yayınlayan kimselerdi ve dillerine doladıkları zaten benim derinlemesine bilmediğim konulardı.

Önce öfkem sonra bütün tüylerim kabardı ve ardından sesim yükselmeye başladı!..

.

Benim bilmediğim ama bilmediğimi bilsem de onların yanlış biliyor olduğunu onlardan daha iyi bildiğim önemli konularda neler dedim, hiç ama hiç bir şey hatırlamıyorum… Ama önce irkildiler, sonra hepsi sustular… Bir kısmı şaşkın gözlerle bana bakıyor bir kısmı da başını önüne eğmişti!

O zamanlar Türkiye’de değilim, bir müddet Türkiye Çocuk’ta çalışmıştım ama istifa edip ayrılmış piyasada kendi halimde çalışıyordum.

Eminim ki; “kim bu arkada unuttuğumuz çocuk, nasıl oldu da onu farketmedik” gibi bir mahcubiyet içindeydiler. 

Benim sesim ise dalga dalga kabarıyor, gidip suratlarına çarparak tekrar kabarmak için bana geri dönüyordu!

Sustum…

Çok öfkeliydim ama bi daha hiç konuşmadım. 

Onlar da sustu, hiç konuşamadılar. Galiba biraz fısıldaştıktan sonra defolup gittiler. 

❤️❤️❤️

Ama ben, yani onlara göre çocuk yaştaki biri, hiç konuşmamış olduğum o Zat-ı Muhterem’in henüz tamamını okumamış olduğum kitapları hakkında; 

Kitap ve yayın dünyasının üstünde tepinen bu kaşarlanmış adamlara ne dedim de böyle karanlıkta far görmüş tavşanlar gibi gözleri bende ve tek kelime bile etmeden susup kaldılar, bilemiyorum.

Söylemiş olduklarım daha söylerken hafızamdan uçtu sanki!..

Çok sonradan aklıma şu geldi ve içim ferahladı; ahiret için o günden ümidim var.

 

 

 

Yorumlar

  • yorum avatar
    Necla Atila Koc
    24-08-2026 03:59

    Her zamanki gibi heyecanla okunacak bir makale. Rabbım ömrünüze bereket ihsan eylesin hizmetleriniz daim olsun inşallah efendim.

  • yorum avatar
    Fatma
    19-08-2026 15:00

    ??? Ellerinize yüreğinize sağlık, muhteşem bir yazı olmuş efendim??? Anlattığınız günlere anlara gidip geldik sanki... En derin teşekkür ve dualarımızla?❤️

  • yorum avatar
    Mustafa Yaylacicegi
    16-08-2026 20:15

    Resmi tarihin yanında anıların çok önemli olduğunu düşünüyorum.Babiali nin gizli kahramanlarının verdiği mücadeleyi takdir ediyorum. Allah in rahmet ve mağfireti üzerlerine olsun

  • yorum avatar
    KOC
    15-08-2026 19:43

    Babıali'nin ilginç günlerini bir solukta okutan bir makale olmuş. Maşallah.

  • yorum avatar
    Ahmet Gürdağ
    15-08-2026 13:15

    Bir solukta okudum. Allahü teâlâ razı olsun.

  • yorum avatar
    Muammer
    15-08-2026 13:09

    Onların kalemlerinin mürekkebi,Şehitlerin kanları kadar kıymetlidir.yoksa bu memlekette Allah diyecek adam bırakmayacak bir rejim vardı.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.