• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

YILDIZ SARAYI İSTİHBÂRÂTI

19 Ocak 2026, Pazartesi 00:20
YILDIZ SARAYI İSTİHBÂRÂTI

Osmanlının son devrinde Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesi ve gittikçe artan azınlık, talebe ve yerli işbirlikçilerin devlete ve Sultân’a yönelik hareketleri, köklü tedbirlerin alınmasını gerektiriyordu. Ülkede sû-i kastler dönemi de başlamıştı. Arap ülkelerinde, Rumeli ve Balkanlarda câsuslar, ajanlar cirit atıyordu. Bu arada Mason Locaları tarafından V. Murâd’ın tekrar tahta çıkarılma plânları ve hareketleri, Çırağan Ali Süâvî Vak’ası, Sultân Abdülhamid’i esaslı bir haber alma teşkîlâtı kurmaya sevk etti.

İngiltere ve Fransa çok kuvvetli haber alma teşkîlâtları kurdular. Bütün devletlerin aldığı nefesleri sayıp nabızlarını tutuyorlardı. Tabîî ki yine en büyük hedef Osmanlıydı. Almanya ve Rusya’yı da fitne ortaklığında unutmamak lâzımdı.

Zekâ, yeni şartlara çok çabuk uyum kabiliyetidir. Çok zekî olan Koca Sultan bu oyunun da paradını (sporda bir hamleye karşı hamle) gecikmeden aldı. Merkezi Yıldız’da olan istihbârât servisini kurdu. Dış düşmanların mükemmel teşkîlât diye niteledikleri bu servise iç düşmanlar “jurnal” (Bir kimseyle ilgili olarak, yetkililere gizli verilen kovalama kötüleme yazısı) dediler. Sultan’a jurnalci, ispiyoncu gibi yaftalar taktılar. Bu teşkîlâtlar kurulmasaydı, masonlar-Jön Türkler- İttihâdcılar- Ermeni ve Makedon çeteleri, modern ve birleşik Haçlı ittifâkı olan İngiltere-Fransa- Rusya hattâ sonra Amerika güdümlü şer odaklarıyla birleşince, onlarla aslâ baş edilemez ve Osmanlı Devleti 1880’lerde yıkılırdı.

Sultan, bu teşkîlâtın düzenlenme işini Sadrâzam Saîd Paşa’ya verdi. Daha önce Mahmûd Celâleddîn Paşa’nın kurduğu özel istihbârât birimini de kendisi üstlendi. Bunun ne kadar isâbetli olduğu da Sultân’ın eniştesi Mahmûd Celâleddîn Paşa’nın bir dönem yaptığı ihânetlerle ortaya çıkmıştır.

Her işte uzmanlık mühimdir. İşi ehline vermek dînimizin de emridir. Sultan, bu işlerde uzun yıllar Batı istihbârât birimlerinde çalışan Fransız Mösyö Bonin’i tercîh etmiştir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Düşmanın kurduğu bu sisteme güvenilir mi? İstihbârât teşkîlât sistemini kurmak ayrı, haber alıp değerlendirmek ayrıdır. Sultan sâdece Mösyö Bonin’i değil, daha birçok gayr-i Müslimi ve hattâ yabancı sefirlik elemanlarını da bu işte kullanmıştır.

Sultân’ın âilesi ve en yakınları bâzı bilgilere ulaşamazdı.  O, plânlarını yapar ve uygulatacağı gün vazîfeleri tevdî’ ederdi. Teşkîlât belli bürolara veyâ merkezlere değil, doğrudan Saray’a bağlıydı. Telgrafla gelen haberler Mâbeyn-i Hümâyun Başkâtipliği’ne ulaşır, sonra Sultân’a iletilirdi.

Teşkîlât’ın saray görevlilerine “Tabaka-i bâlâ” denirdi. Bunların arasında, vükelâdan, feriklerden, sadrâzama kadar çeşitli görevlerden insanlar vardı. Bütün haber alma birimleri hücre gibi çalışır ve birbirlerini tanımazlardı.  Teşkîlât’ta Dağıstanlı mollalar, Libyalı şeyhler, Hintli dilenciler, Sûdanlı seyyahlar, Afganlı ve Buhârâlı hacılar, Tatar hocalar ve daha niceleri…  Bunların büyük bir kısmı ücret almadan devlet için çalışırlardı. Zaman zaman Saray içinde kilit noktada çalışanlara devlete bağlamak için rütbe ve nişanlar da verilirdi.

Saray’da bir de şifre dâiresi vardı. Mâbeyn başkâtibinde bütün vilâyet ve sefâretlerin resmî şifreleri bulunurdu. İngilizler bütün telgrafları dinleyebilen bir bağ oluşturmuşlardı. Şifre doğrudan zekâ ürünü olduğu için bu konuda İngilizler de çâresiz kaldılar. İngilizlerin 30 bin kişilik teşkîlâtına Koca Sultan 20 bin kişilik bir grupla karşılık verdi. Victor Berard şöyle diyordu: “Abdülhamîd Han’ın Çin, Fas, Hindistan, Buhârâ, Mısır, Tunus, Bosna ve Kafkasya’da çok adamları vardı.”

Güç o dereceye ulaşmıştı ki İngiliz gizli komisyonunda alınan bir karar Kraliçe’ye gitmeden Türkçe tercümesi Sultân’ın elinde olurdu.

İstihbârât-ı meczûbiyye birimi halk arasında gezen meczuplardan meydana getirilmişti. Halk bunlara ermiş, evliyâ, derviş nazarıyla baktığı için her yere rahatça girip çıkabilirlerdi. Bunlar esas yeminli kuruluşlardı. Habere ulaşan bir derviş akşam ezanında belirlenen tekkelerde verilen yemeklere katılırdı. Gelen haberler şehir başkanına verilir, o da mabeyn başkâtibine ulaştırırdı. Bu tekkelerin en meşhûru Molla Fenârî Îsâ Câmii ve Tekkesi idi. Bu konuda çok para harcadığını söyleyen Sadrâzam Paşa’ya Sultân’ın cevâbı târihe düşülecek bir nottu: “Paşa bilesin ki en ucuz harbi yapıyoruz.”

Sultân’ı suçlayanlar bu teşkîlâtı kendisini korumak için kurdu demişlerdi. Şunu unutuyorlardı: Monark idârelerde sultan, imparator, şah devlettir. Kaldı ki Abdülhamîd bu sistemi kendi canını korumak için kursaydı sık sık halk arasında tebdîl-i kıyâfetle dolaşmaz, Cumâ Selâmlığı’na çıkmaz, tekkelerde zikir çekmezdi.

O gittikten sonra muhâliflerden Ahmed Râsim’in şu beyti bütün düşmanlarına verilmiş hârika bir mesajdı.

“Sen değil naaşın hükümdâr olsa elyakdır bize

Dönsün etsin taht-ı Osmânî’ye tâbûtun cülûs.”

(Bizim için sen değil ölü bedenin bile hükümdarlığa en lâyık olanıdır. Tâbutun dönsün ve Osmanlı tahtına otursun.)

Ba’de harâbi’l Basra! (İş işten geçtikten sonra)

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.