• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

TARİHİN AYNASINDA İRAN VE İLK ÇAĞ MEDENİYETLERİ

06 Mayıs 2026, Çarşamba 16:50
TARİHİN AYNASINDA İRAN VE İLK ÇAĞ MEDENİYETLERİ

Kıymetli tarih severler, bugün içinde bulunduğumuz jeopolitik tabloyu anlamak için sadece bugünün haber bültenlerine bakmak yetmez. Bildiğiniz gibi, İsrail’in İran topraklarına yönelik saldırıları ve bu saldırıların stratejik sürekliliği, bölgede sadece geçici bir gerginlik değil, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan bir harita planının parçasıdır. İsrail'in kafasındaki bu plan, sadece bir savunma stratejisi değil, sınırları Mezopotamya’nın derinliklerine uzanan bir "vadedilmiş topraklar" tasavvurudur. İşin en acı ve bizleri en yakından ilgilendiren yanı ise, bu hayali haritanın kuzey ucunun Türkiye topraklarına, Urfa ve Harran’a kadar uzanmasıdır. Yahudi inanç dünyasında kendilerine "baba" bildikleri Hz. İbrahim’in doğduğu topraklar olan Urfa ve hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Harran, bu planın vazgeçilmez duraklarıdır. Bu kutsal mekanları kendi egemenlik alanlarına dahil etmeden bu yayılmacı zihniyetin durmayacağını görmek zorundayız.

Netanyahu’nun "Tahtın üzerinde jetlerimiz yakında uçabilir" şeklindeki küstah açıklamaları, sadece bir gövde gösterisi değil, bölge ülkelerine verilmiş açık bir tehdittir. Bugün komşu coğrafyalarda uçan o jetlerin yarın bizim semalarımızda, bizim şehirlerimizin üzerinde uçmayacağının garantisi yoktur. Peki, bu durumda bizlere düşen sorumluluk nedir? Elbette devletimizin stratejistleri, ordu yetkilileri ve diplomasi kanalları gereken her türlü önlemi en üst düzeyde almaktadırlar. Ancak toplum olarak tarihten almamız gereken bir ders vardır: Canavara gösterilen merhamet ya da onun vahşetine karşı sessiz kalmak, sadece onun iştahını kabartır. Tarih bize göstermiştir ki, sessizlik canavarı durdurmaz; aksine onu daha da cesaretlendirir ve en sonunda gelip sizden "dişinin kirasını" ister. İşte bu noktada, bir millet olarak bir araya gelip, bu saldırganlığa karşı gür bir sesle dur demek, her türlü askeri önlemden daha kıymetlidir.

Biz tarihçilerin bu süreçteki asli görevi ise, topluma tarihi bir bilinç aşılamak ve olayların perde arkasındaki kronolojik sürekliliği hatırlatmaktır. Şimdi sizinle, sadece bugünü değil, asırları kapsayan uzun soluklu bir yazı dizisi yolculuğuna çıkacağız.  Sizi milattan önceki karanlık asırlardan alıp; Medlerin, Perslerin, Partların ve Romalıların dünyasına götüreceğim. O coğrafya üzerinde kimlerin iz bıraktığını, hangi büyük imparatorlukların kurulduğunu tek tek inceleyeceğiz. Özellikle de o toprakları asırlarca bir Türk yurdu haline getiren büyük devletlerimize odaklanacağız. Akkoyunluların, Karakoyunluların, Safevilerin, Kaçarların ve nihayetinde Osmanlı’nın bu bölgedeki mücadelesini anlamadan bugünkü İran-Türkiye-İsrail üçgenini kavramak mümkün değildir. Büyük Selçuklu Devleti’nin, bugün Tahran olarak bildiğimiz ama gerçek adı "Rey" olan o kadim şehre kattığı ruhu, İslamiyet’in bu topraklara girişiyle yaşanan büyük dönüşümü, Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ndeki karanlık saltanatından Moğol Hükümdarı Hülagü’nün yıkıcı istilasına kadar her ayrıntıyı bu yazı dizisinde bulacaksınız.

İran, bizim sadece sınır komşumuz değil; kültürel, dini ve tarihi açıdan ayrılmaz bir parçamızdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski ve değişmeyen sınırlarından biri İran sınırıdır. Bu sınırın ötesinde yaşayan insanlarla ortak bir inanç bağımız, binlerce yıla yayılan ortak bir yaşam kültürümüz var. Ancak en önemlisi, İran tarihinin yaklaşık 800 yıllık bir kesitinin bizzat Türk hanedanları tarafından yönetilmiş olmasıdır. Safeviler kimdir, Kaçarlar kimdir? Bugün pek çok kişi Safevileri sadece bir mezhep odağı olarak görse de, onlar aslında Anadolu’dan giden Türkmenlerin kurduğu bir Türk devletidir. Osmanlı ile Safevi arasındaki mücadele, iki Türk gücünün bölgedeki liderlik savaşıdır. Bu yüzden İran tarihini bilmek, aslında kendi tarihimizin bir parçasını, Doğu dünyasındaki izdüşümümüzü bilmektir.

Tarihsel sürece en başından, yani ilk çağdan başlayacak olursak; İran coğrafyasında karşımıza çıkan en eski medeniyet Elamlardır. Okul kitaplarımızdan hatırladığımız Sümerler, Akatlar ve Babiller gibi Mezopotamya’nın devleri arasında Elamlar, İran’ın güneybatısında kendine özgü bir kültür geliştirmiştir. Başkentleri olan Sus (Susa) şehri, bugün bile arkeolojik açıdan dünyanın en önemli merkezlerinden biridir. Elamlar, bölgedeki güçlü komşuları Asurlular ve Babilliler ile sürekli bir rekabet ve etkileşim içinde olmuşlardır. Ancak İran coğrafyasının asıl etnik ve siyasi kimliğini şekillendiren yapı, milattan önce 678-559 yılları arasında hüküm süren Medler olmuştur.

Medler, Anadolu’nun içlerine kadar uzanan geniş topraklarda hakimiyet kurarak bölgenin ilk büyük yerleşik devletini inşa ettiler. Zerdüştlük dinini benimseyen ve ateşin kutsallığı etrafında bir toplumsal yapı kuran Medler, İran kimliğinin temel taşlarını döşemişlerdir. Bazı modern araştırmacılar ve özellikle Rus bilim insanları, Medlerin bugünkü Kürtlerin ataları olabileceğine dair teoriler geliştirmiş olsalar da, dilbilimsel ve tarihi veriler bu iki yapı arasında doğrudan bir genetik veya dilsel bağ kurmanın oldukça güç olduğunu göstermektedir. Medler, bölgede kısa ama etkili bir dönem yaşamış, ardından bayrağı kendi içlerinden çıkan ancak onları yıkıp geçen Perslere devretmişlerdir. Bu geçiş, İran tarihindeki ilk büyük imparatorluk olan Ahamenişlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Yazı dizimizin diğer bölümünde İran tarihinin kırılma noktası olan Pers İmparatorluğuna yer vereceğiz…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.