TABUTLUKTAKİ SON FAŞİST, BORALTAN FACİASI VE REHA OĞUZ TÜRKKAN
02 Mayıs 2026, Cumartesi 00:55
İstanbul’da bir yerin lakabı “Allah’sız” olsun, siz çocukken bunu defalarca babanızdan duymuş olun ve gün gelsin, o “tabutluk” denen hücrelerden çıkmış bir hoca ile, hem de Amerikan üniversitelerinde Prof’un da Ordinaryüs’ü olmuş bir Türkolog hoca ile kanka ol… İnanayım mı kendime?
——
Babamla ne zaman o sokaktan geçsek, işaret ettiği binaya “Allahsız” dendiğini mutlaka “tekrar” duyardım.
Neler olmuştu o tarihlerde oralarda? Neler konuşuldu veya fısıldandı kulaktan kulağa ki, sıradan bir delikanlı olan babamda bile, 2’nci Şube binası (yani Sansaryan Han) böyle bir iz bıraktı?
Babam, işte orayla ilgili görüp duyduklarını asla unutmuyordu ve (bilerek veya bilmeyerek) kendi oğluna da o acıyı aktarıyordu.
Dedeleri savaşta yok edilmiş, babaları evlerinde, köylerinde sindirilmiş çocuklardan biriydi babam, 1930 doğumluydu. Yani
“Burası İkinci Şube” ve “Buraya Allahsız derler” diyor ve daha fazlasını anlatmıyor, anlatamıyor veya anlatacak kadar bilmiyordu!
Yıllar geçti, büyüdüm.
Okuyup, dinleyip, düşündükçe ve hele rahmetli Reha Oğuz Hoca ile tanışınca, yakın tarih benimle “bambaşka bir dil ile” konuşmaya başladı.
İnanın yazmazsam, anlatmazsam, bunları öğrendiğim kişilerin borç yükü boynumda kalırdı!..
❤️❤️❤️
BİBLO GİBİ ADAM
Biblo gibi bir adamdı Reha Oğuz Türkkan, fotokopi ile ufaltılmış gibi muntazamdı. Hiç kilosu, yağı yoktu. Hiç sigara içmezdi. Hiç küfür, edep dışı hatta argo kelime söylemezdi. Bana “oğlum” dediğini, birine kızınca “be” dediğini bile duymadım. Sözüne, borcuna kesinlikle sadıktı.
Bana en büyük sıkıntısı (kafası da vücudu gibi sürekli faaliyet halinde olduğundan) yazdıklarına devamlı yaptığı ilavelerdi…
Birazdan anlatacağım.
Onunla tanıştığımızda saçında sakalında hiç siyah yoktu. “Yaş yetmiş iş bitmiş” dediklerini duyardık ya çocukken, hiç alakası yok! Gene de biz yani “otuz” yaşa selam veren “çocuklar” olarak; “yetmişli” yaşlarında olduğunu söyleyen birinin “yürürken gıcırdayacağını” zannedecek kadar toyduk!..
❤️❤️❤️
Rahmetli Turgut Özal zamanıydı. Alayköşkü Caddesi’ndeki Sıdıka Batu Han‘da, Mehmet Naci Aköz ile ortak kurduğumuz Râyet Ajans’a gelmişti. (Fakat çok kısa zaman sonra, İran-Irak savaşı
Başlayınca Türkiye’de başgösteren krizde biz de battık. Ben aynı binada küçük bir yer tuttum ve hoca ile ilişkimiz devam etti.)
“Dergi çıkarmak istediğini” söylemişti Reha Oğuz Bey.
Dergi mi?.. Böyle şahsî dergileri üniversiteli gençler çıkarmaz mıydı? Ve hepsi de bize borç bırakıp kaybolmaz mıydı?
Değilmiş...
Meğer bizim karşımızdaki kibar beyefendi; 1938’de Ergenekon’u, 39’da Bozkurt’u o da kapatılınca 1942’de (Bülent Ecevit’in de milliyetçi şiirleri çıkmış olan) Gök-Börü dergilerini çıkaran adammış!
❤️❤️❤️
Reha Oğuz Türkkan’ın dedesi Medine müdafii meşhur Fahrettin Paşa’nın kardeşi, baba ve anne tarafı zaten itibarlı kimselerle dolu. Daha 18 yaşındayken Avrupa’daki kongrelere katılıp Mussolini’yi tanımış, Hitler’i yakından dinlemiş. Fakat oradaki görüşmelerinden, “faşistlerin Türkiye’de gizli emelleri olduğunu ve ülkemizde yapılanmak istediklerini” anlamış. Dönünce ilk fırsatta (10 Kasım 1938) günü yayınını başlattığı Ergenekon dergilerinde “Faşizm tehlikedir” diye yazılar yazmaya başlamış. Fakat İnönü “Almanlar’la dostluğumuzu bozuyor” diye dergiyi kapattırmış.
Dergisi kapanan genç Reha “Türkçülüğe Giriş” kitabını yazmış ve arkadaşlarıyla beraber kurdukları Kitap Sevenler Kurumu ile “eski harflerde kalmış, milli kültürümüzün kitaplarını yeniden yayınlamak” hedefine sarılmışlar. Fakat dönemin Kültür Bakanı Hasan Âli YücelTürk’e ait eserlerden hiç birini basmazken bütün Yunan ve Roma klasiklerini devlet imkanları ile basıp çoğaltmaktaymış. Yani bu ekip ve diğerleri daha temelden biri birinin zıddı.
Fakat asla eleştiri kabul etmeyen, fikrine itiraz edenin de fitil fitil burnundan getiren İsmet Paşa’ya, Hukuk talebesi Reha Oğuz’un “akıl vermeye” kalkışması, zaten o devirde akıl alacak bir iş değil!..
❤️❤️❤️
Reha Oğuz Türkkan’ın da mağdur ve mahkûmlarından biri olduğu ve Türk siyasi tarihinin en büyük Türkçülük davası kabul edilen “Irkçılık–Turancılık Davası” hakkında neler biliyordunuz?
…..
O tarihlerde Rusya’ya doğru ilerleyen Nazi Almanya’sı “Turancılık” fikrini de destekliyor hatta Alman büyükelçisi İsmet İnönü’yle bile bu konuyu görüşüyor. Fakat daha sonra, Alman orduları bozulup Ruslar Avrupa’ya yönelince Türkiye’de de bir anda durum değişiyor, komünizm yandaşları yükselmeye başlıyor.
İşte o günlerde Nihal Atsız, Orkun dergisinde “İsmet İnönü’ye açık mektup” diye bir yazı kaleme alıyor. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu daha önce Meclis kürsüsünde “Biz Türküz Türkçüyüz daima Türkçü kalacağız” dediği halde neden devlet kademelerine Rusyanlılarının yerleştirildiğini ve neden komünistlerin (Hasan Ali Yücel’in bakanı olduğu) Millî Eğitim’de yuvarlandıklarını, soruyor.
…..
Dergi basıldıktan sonra Hasan Âli Yücel, yazıda komünistlikle suçlanan Sabahattin Ali’yi “Nihal atsız‘a dava açması için” tahrik etmiş. Bunun üzerine Atsız alınıp hapse atılmış ve Orkun dergisi kapatılmış. Bu kısımları da sonradan, rahmetli Yavuz Bülent Bakiler anlatıyordu:
Ankara’da açılan davaya o kadar çok üniversiteli genç gelmiş ki salon tıka basa dolmuş. Davacı olan Sabahattin Ali korkup arka pencereden kaçıp gitmiş. Mahkeme 3 Mayıs’a tehir edilmiş. Bu milliyetçiler Adalet binasından Ulus‘a kadar İstiklal Marşı söyleyerek yürüyüp dağılmışlar.
Fakat Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel, İnönü’yü koltuğuyla korkutmuş;
“Bunlar sizi iktidardan düşürmek, ilim adamı Zeki Velidi Togan’ı başa getirip bizi Sovyetlere karşı (Almanya tarafında) savaşa sokmak istiyorlar” demiş. Fakat zaten o devirde sağcı da olsan solcu da olsan Müslüman da olsan “Cumhurbaşkanına açık mektup yayımlamak” sanki intihara heveslenmek gibi bir şeymiş!
İnönü bu yalanlara inanmaya hazırmış ki olayları bu kadar büyütmüş.
❤️❤️❤️
9 Nisan’daki mahkemede, salonu dolduran gençler Hasan Ali Yücel ve Sebahattin Ali aleyhinde tezahürat yapınca, mahkeme (o günden sonra Türkiye ve bazı ülkelerde “Türkçülük Günü” olarak kutlanacak olan) 3 Mayıs’a (1944) erteleniyor.
Reha Oğuz Türkkan da 12 Ekim 1920 olan doğum gününü 3 Mayıs olarak değiştirtiyor.
Önceleri “Faşizm tehlikelidir” diye dergisi kapatılan Reha Oğuz, “Komünizm tehlikelidir” dediği için de 23-24 yaşındayken hücreye atılmış. Yani aynı insan aynı, icraat aynı, devlet aynı fakat değişen; Sovyetler ve Almanlar arasındaki siyasi dengeler... Demek ki yargı da buna göre şekil alıyormuş!
İşte bu Türk evlatları ve aynı zamanda bitişik hücrelerdeki Sovyetçi solcular, İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Han’da uzun süre tutularak ağır işkencelere maruz kalıyorlar. “Tabutluk” denen bölmelerde yapılan nasıl bir işkencedir ki; seksen yıldan fazla zamandır unutulmadı, hala konuşuluyor!..
❤️❤️❤️
Tanıdıkça merak de ediyorduk;
Peki bunca yıl neredeymiş Hoca? Sirkeci’deki “tabutluktan” kurtulunca Amerika’ya gitmiş, Sorbonne ve Columbia Üniversiteleri başta olmak üzere birçok eğitim kurumunda araştırma ve hocalık yapmış; profesör, kürsü başkanı, ordinaryüs unvanlarını kazanmış…
Onu konuşturabilirsek şaşırıyorduk ama o kendi ile alakalı ne söylese, ardından (mahcubiyeti andıran bir tonda) gülerek susardı.
Özet olarak şunu söyleyebilirim ki; 90 yıllık ömründe İnönü ile didişmesinden, Hindistan’daki NASA çalışmalarına kadar bütün yaptıklarının adını yazmaya kalksaydık daha doğrusu bulabilseydik, şu anda gördüğünüz yazıdan daha fazla yer kaplardı. Öyle ki, Google’da arıyorum, onunla çıkardığımız derginin “adını bile” bulamıyorum. Yok… İlk defa burada ben anlatacağım…
❤️❤️❤️
Bilgisayarlar yeni yeni giriyordu yayıncıların hayatına. Önce bir başlık yaptık dergiye:
“TÜRK 2000”
İçindeki yazıları dizmeye başladık. Yazıları farklı ebatta çeşit çeşit kağıtlara elle yazar getirirdi hoca ama yazdığı metinlerin kenarına ilaveler yapar, sonra oklarla yeni cümleler ekler hatta büyük kâğıdın kenarına kulak gibi küçük kağıtlar yapıştırıp, onlara da ince ince ilaveler yazardı.
Biz bu metinleri dizer (bilgisayarda tuşlar) sayfalara yerleştirirdik, tashih yani düzeltme yapmak için kâğıt çıkışları alıp gider, onların da kenarına yeni paragraflar girmesini ister ve bu böyle dergi basılıncaya kadar sürerdi. Fakat sayfaların ebadı büyüyemeyeceği için ve sayfa sayısı artmadığı için ilaveler arttıkça düzen ve grafik estetiği bozulur, girecek fotoğraflar ufalır ve yazıların puntoları küçülürdü. Neticede derginin sayfaları bir yazı yığını olarak basılırdı.
Bundan da şikayet etmezdi, çünkü onun aklında görsellik değil, aktarılacak düşünceler vardı.
Ayda bir basılıyordu Türk 2000 dergisi.
İlk sayının kapağına bir deniz resmi çizmemi istemişti “Rengi turkuvaz olsun” demişti. Sadece deniz, yani göz görebildiği kadar Türk rengi. Birkaç defa ton ayarlaması yaptık ve dergi o kapakla çıktı.
Otuz beş sene sonra itiraf ediyorum ki; o zamanki fikrime göre, “dünyanın bile iki bin senesini göreceğinden” emin olamayan ben, yetmiş yaşındaki bir adamın, doksanlı yılların başında neden 2000 adında bir dergi çıkardığını anlamıyordum!
Ama demek ki iş benim anlamam veya anlamamam değilmiş!
❤️❤️❤️
BENİ ORTA YERİMDEN KESTİLER
Bir gün ortalıktan kayboldu hoca. Uzun süre görülmedi. İşte bir batan dergi daha, diye aklımıza gelmedi değil… Fakat aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum bir gün çıkageldi. Hemen borcunu ödedi. Meğer bir iş için Amerika’ya da gitmiş. üniversitedeyken hakkı olan hastanede genel muayeneye girmiş. Fakat demişler ki;
“Senin kalbin fena, böyle gidemezsin, derhal by-pass olmalısın!..”
Diyordu ki;
“Ameliyat ederken göğüs kemiğimi kesip ceket gibi omuzlarıma kadar beni kanırttılar, onun için sırtım ağrıyor” ve ilave ediyordu:
“İyi de gördüğünüz gibi benim kilom yok, hayatımda hiç sigara içmedim bu damarlar nasıl tıkanmış?..
Halinden şikayetçi biri değildi.
Bir gün Alayköşkü’nden yukarı çıkıyordum o da küçük hamamın hizasından aşağı iniyordu, karşılaştık. Sol avucunun içinde bir şey vardı, ondan minik bir parça koparıp tam ağzına atmıştı ki beni gördü. O kadar utandı, anlamadığım bazı kelimeler söyledi ki karşılaştığımız yarım dakikayı hala unutamıyorum, çünkü bir Ramazan günüydü. Benim oruçlu olduğumu biliyordu ve Ramazan ayına saygısızlık yapmış görünmekten rahatsızlık duyuyordu.
Ne edep…
❤️❤️❤️
GÖKDELENDE KÂĞIT AVLAMAK
Yeni sayıya başladık. Ameliyattan sonra ben onun evine gitmeye başalamıştım.
Bir cumartesi günü, zaman kazanmak için derginin, yeni dizilmiş sayfalarının kağıt çıkışlarını aldım, verdiği adrese gittim. Erenköy civarında yeni ve büyük bir apartmandı. (Büyükleri de bu civarda yaşamışlar, burası miras kalan araziye yapılmış olabilir.) Bu lüks binanın yüksek katlarından birinde, geniş ferah ve iyi döşenmiş bir dairede oturuyorlardı.
Alp küçüktü üç dört yaşlarında olabilir, Tuğrul ise sanırım o sene ortaokula başlamıştı. Çok genç ve güzel bir hanımefendi olan anneleri Ece Zübeyde ise onlarla meşgul oluyordu.
Biz Marmara’ya bakan geniş balkonda çalışıyorduk. Galiba çay kurabiye filan gelmişti ki masada biraz değişiklik yaptı hoca. Fakat en az onuncu kattayız, rüzgâr da vardı ve sayfalardan biri havalanıp balkondan dışarıya uçuverdi.
Nasıl olduğunu anlamadım; hoca öyle bir refleksle elini balkon demiri arasından çıkarıp, havadaki kâğıdı “şap” diye apartmanın dışına, duvara yapıştırıp yakaladı ki… Nefesim kesildi! Ameliyatlı kalbi duruverecek sandım!
By-passın üzerinden daha bir ay geçmemişti ve bu adam yetmiş yaşın üzerindeydi!..
Ben söylendim, o güldü!
❤️❤️❤️
Irkçı olmak Ehlisünnet inancımıza aykırıdır. Turancı olmak veya olmamak ise sizin bileceğiniz iş. Fakat bir fırsat bulup “Tabutluktan Gurbete” kitabına bir bakın ve görün 40’lı yıllarda neler yaşanmış; Türkiye devletinde Türk olmak ne büyük suçmuş!..
…..
Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan’ın bilim ve tarih açısından gayet mühim biri olduğunu biliyorum, ama insan “dokunacak kadar yakın” durduğu kimselerin kıymetini idrak edemiyor işte! İtiraftır ki, çıkardığımız dergiyi bile o zamanlar ciddiyetle okumazdım!..
Fakat bazen konuşurduk hocayla. Benim ta çocukluktan kalma “tabutluk” merakım vardı ama pek anlatmazdı.
Hatıralarını öğrendikçe sen çıldırırsın ama onun (nadiren de olsa, bunları anlatırken) kızdığını görmedim. Sanki hâlâ inanamıyor gibiydi başına gelenlere ve işkencelere, belki de yaşının verdiği olgunlukla hep gülümserdi…
Fakat onun “içini yakan” bir şey vardı ki, bu yaşadıklarını hep “İnönü ile buluştuğu güne” bağlıyordu.
O konuyu da anlatmazsam her şey eksik kalacak…
❤️❤️❤️
BORALTAN KÖPRÜSÜ FACİASI
Azerbaycan bölgesinden alınıp İkinci Dünya Savaşı boyunca Sovyet Ordusu’nda savaşmaya zorlanan 200’den fazla Türk (1944’ten itibaren farklı zamanlarda) zulümden kaçarak Türkiye topraklarına iltica ediyor. Ruslar ise bunların iadesini istiyor. “İade edilmeli veya edilmemeli” noktasında tartışmalar başlayınca (bir yandan çıkardığı dergiler kapatılıp göze batan Reha) Yalova’daki Baltacı Çiftliği’ne gidiyor. Bazı akrabalarının hatırını kullanarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmeyi de başarıyor.
“Niye geldiği” sorulunca da;
“Türkiye’ye sığınan Türk kardeşlerimizin asla Ruslara teslim edilmemesi gerektiğini, bunun büyük bir milli ayıp ve (İnönü) ismine sürülecek bir leke olacağını” söylüyor.
Bunları duyan İsmet Paşa derhal görüşmeyi kesiyor ve elbette o “çocuğu” da hemen oradan kovuyorlar!
Zaten hemen yakında kendi mahkemeleri başlıyor. Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan gibi dana nice isimlerle birlikte Reha Oğuz Türkkan da (10 Mayıs’ta) tutuklanıyor. Eylül ayında duruşmalar ve tabutluklar dahil devamındaki süreç başlıyor…
Bu arada, Azerbaycanlı Türk’lerin sayısı 200’ü geçiyor. Ve onlar ısrarla;
“Bizi burada siz öldürün, Türkiye toprağında ölelim, karşıya yollamayın” diye yalvarsalar da İsmet Paşa’nın talimatıyla 6 Ağustos 1945 günü, Türkiye’ye sığınmış olan kardeşlerimiz Boraltan Köprüsü’nün öte yanındaki Rus’lara iade ediliyor ve daha o anda, bizimkilerin gözleri önünde kurşuna dizilerek şehit ediliyorlar!
…..
(Boraltan Köprüsü’ne artık “Umut Köprüsü” deniyor. Yeri Iğdır’ın Aralık ilçesinde, Dilucu Sınır Kapısı'nın hemen yanındaki Aras Nehri üzerinde, Nahçıvan Bölgesi ile aramızdadır.)
❤️❤️❤️
İşte onların gerisin geriye Sovyetler’in eline iade edilmesine mani olmak için dönemin cumhurbaşkanıyla görüşmüş… Ve mutlaka kurşunlanacak olan bu zavallı insanların hayatlarını kurtarmaya çalışmış olan Reha Hoca;
“Beni o zaman mimlediler, derdi. Türkçülük filan hikâye…”
Doğru ya; hepimiz onun kadar Türk’tük ve milletimizi severdik. Ama o, devrin “tek adamının” emrine muhalefet etmişti!
İşte bu fişlenme hayatının sonuna kadar kendisini takip etmişti…
Hatıralarını hep gülerek anlatan hocanın, işte bu iki yüz kişiden bahsederken yüzü değişir, sesi başkalaşır ve içindeki titremeler bile hissedilirdi.
Yine de kükreyip bağırmazdı, faşistlikle itham edilmiş, tabutluktan kazınmış bu insan, kendisine zulmedenlere asla sövüp saymazdı ki ben buna hala şaşarım!
❤️❤️❤️
——

.jpeg)
——
DARWİN FIRTINASI
Reha Bey, doğrudan yapacağımız işi konuşurdu. Onunla alakalı şeylerin çoğunu sonradan öğrendim. Yahut ona (evveliyatını bilmediğim için) kendisine sormayı da akıl edemedim.
Halbuki onunla adımız yan yana ilk defa 1985’in Mayıs’ında basılmıştı. Boğaziçi Dergisi’nde “Darwin Fırtınası” adında bir yazı kaleme almış, bir dosya denebilecek bu metnin basıldığı dergiye ben çizimler ve kapak yapmıştım…
(Bu arada, Türk2000 dergilerini aramaya devam ediyorum, ben bulamazsam devletin arşivi olan kütüphanelerde mutlaka vardır.)
❤️❤️❤️
Bazen adı “Türk” olanların Türk olmadığını görürsün ya; Reha hoca bunu sorunca gülerdi…
“O iddialar Atsız’dan geliyor” derdi…
“Beraat edince Bozkurt’u yeniden çıkarmaya başladık. Nihal Atsız da yazmayı kabul etti. Ama sonra yazıları yüzünden bozuşunca hemen benim için iftira attı. Bir kere Ermeni dedi, başka zaman ‘Gürcü imiş’ dedi, bir defasında da ‘Arnavut’ dedi…
Benim her taraftan soyum sopum belli kesin olarak Türk’üm ama hücrede iken Türk olmayan nice arkadaşların, hem de o kadar işkence altında, milliyetçilik davasına nasıl sahip çıktıklarını gördükten sonra, sadece Türk olmanın her şey demek olmadığını idrak etmiştim.
Epey zaman sonra Zeki Velidi Togan Atsız’la barıştırmıştı bizi…”
❤️❤️❤️
Dava, çile, macera ve bilim adamı, benzersiz hatıralarından bir kaç satırını saygı ve hürmetle yazmaya çalıştığım…
Bilim dünyamızın en önemli isimlerinden; Sorbon ve Colombia Üniversiteleri eski hocası Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 19 Ocak 2010 günü 90 yaşında vefat etti. Zincirlikuyu’da toprağa kondu. Türkiye Gazetesi’nde de yazmıştı, Allah rahmet eylesin…
Bunca yıl sonra, belki de en hayıflandığım şey şudur;
Keşke onunla yanyana, bir defa bile olsa Mimar Kemalettin Caddesi’ndeki Sansaryan hanın önünden geçseydik ve ben onun (Babamın hep İkinci Şube dediği) binaya nasıl baktığını görseydim.
Bazıları diyor ki; “Türk milleti ödlek, korkak, tepki göstermiyor…” Fakat tek parti devrinde öyle eziyetler yaşanmış ki; babam buradan geçerken “Buraya Allahsız derler” deyip susuyordu, oradan çıkmış olan Türkkan hoca ise “Yaşadıklarımı yazmak için (hem de Amerika’da) on sene bekledim” diyordu!
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Muammer yıldırım
06-05-2026 18:42Sevgili adaşım eskiden yeniye hayali bile güzel olan bir sohbet tadında yazını beğenerek okudum bu millete türk milleti adına ne zulümler yapıldı vefat edenlere Allah rahmet eylesin kalanlara sağlık sıhhat versin