• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

TEMBELİZYON

10 Mayıs 2026, Pazar 11:44
TEMBELİZYON

Reklamlar

Günlük hayatta çok faydaları olan ayna nöronlar iş yetişkin insana gelince yine istismar edilebiliyor. Mesela dondurma yiyen bir kişiyi görünce onun yaptığı bütün hareketler bizim de beynimizde canlanıyor. Bu canlanma henüz dondurma yememiş olsak da beynimizde dopamin salgılatıyor. Olması gerekenin üçte biri1 kadar harekete geçen beyin, bu seyirden bir miktar lezzet alıyor ve bu onu daha fazlası için teşvik ediyor. Peki beyin az önce tadını aldığı dopaminden daha fazlasını nereden bulabilir? Tabi ki o dondurmanın kendisinde!

Ekranlardaki görüntü de ayna nöronları, neredeyse gerçeği kadar harekete geçiriyor.2 Beynimizin bazı bölgeleri, gördüğü görüntünün gerçek olmadığını anlayamayacak kadar basit bir sistemle çalışıyor. Bu konuyu çok iyi bilen reklamcılar, birkaç cazip faktör daha ekleyerek (mesela, kumsal da güzel kızlara bu dondurmayı yedirerek) nefsi daha fazla tahrik edebiliyorlar. Bu durumda nefsiniz, “Sen de yesene!“ diye ısrar ediyor. Bundan sonrası, nefsinizle sizin aranızda bir mücadele haline geliyor.

Dizi-Film

Ekranların tehlikesi söz konusu olduğunda, reklamlar sadece işin bir kısmıdır. Başka insanlarla irtibat kurmak temeline dayalı insan beyni, ekranlarda gördüğü şeyleri bir anlamda gerçek zannediyor. Bu gerçek de ekranların bir diğer istismar vakası olan dizi ve film sektörünü ortaya çıkartıyor. Seyrettiğimiz her dizi veya filmde karakterlerden en az biri ile gizli bir empati kuruyoruz. Empati miktarı da karakteri ne kadar tanıdığımızla alakalı. Yani ekranda gördüğümüz kişi ne kadar meşhur veya tanıdıksa izlediklerimizi o kadar gerçek hissediyoruz. Bu sebeple yapımcılar meşhur artistlere çok fazla para vermeye razı oluyor.

Aslında gerçek olmadığını bildiğimiz bu görüntüleri beynimizin derinliklerinde gerçek zanneden bölgeler var. Ayna nöronlar burada da devreye girip ekranda gördüğümüz karakterlerle bağ kurmamızı sağlıyor. Bu bağ empatiye, empati de o karakterin rol icabı aldığı lezzetlerden haz almaya ve çektiği sıkıntılardan elem duymamıza sebep oluyor. Neticede ayna nöronlar, ilgili bölgeleri çalıştırıyor. O bölgeler de dopamine veya kortizole sebep olabiliyor.

İki yaşından küçük bir çocuk ekranda gördüğü şeylerin gerçekten orada olduğunu zanneder. Yani siz dedesini görsün diye bir yaşındaki çocuğun yanında görüntülü görüşme açarsanız, çocuk dedesinin, elinizdeki cihazın içinde olduğunu zanneder. Daha sonra telefonu gösterip dede dediğinde “Ay yavrucak dedesi ile görüşmek istiyor.” zannedersiniz ama aslında dedesinin o kutunun içinde olduğunu zannettiği için telefona öyle diyordur. Sonra gerçekten görünce ayrı bir sevinmesinin bir sebebi de budur.

Hatta dikkat edin, sırf dedesini kurtarmak için telefonunuzu kırmaya çalışabilir. Veya televizyondaki o renkli dünyayı serbest bırakmak için televizyonunuzu kırabilir. 5-6 yaşına kadar, çocuklar ekranlarda olanları gerçek zannetmeye devam ederler. Filmlerde yaş kısıtlaması biraz da bundan var. Çocuklar için film değil de çizgi film tercih edilmesi de bundan kaynaklı. Gerçek dünyadaki şeylerle karıştırmasın diye. Buraya kadar problem yok. Çocuk deyip geçeriz. Hatta bazen güleriz gerçek zannetti diye.

İnsan büyüdükçe beyni de gelişir ve önce o kişilerin kutuda olmadığını, ardından da orada yaşananların gerçek olmadığını öğrenir. Ama burada gözden kaçan bir kısım vardır. O da beynin “Ekranda gördüklerim gerçek değil” diyen kısmı ile “Bütün bunlar gerçek” diyen kısmı beyinde aynı anda çalışmaya devam eder. Dil zekasının da olduğu beynin dış kısmı “Bütün bu seyrettiklerim kurgu” derken duygularla da alakalı olan iç kısmında hala gerçek zannedilir. Bu sebeple insanlar dizilerdeki hoşlarına giden olaylarda sevinir, gitmeyenler de ise üzülür. Hani gerçek olmadığını biliyorduk! Bu gerçeği bilen yerlerimizle sevinen yerlerimiz başka. Ama ikisi de çalışıyor. Ve gerçek zanneden beyin bölgesinde lisan kabiliyeti olmadığından derdini anlatamıyor. Anlatsa ne derdi acaba? Belki de şöyle diyor: “Ben gerçek zannediyorum, niye sahte şeyler seyrettiriyorsunuz ki bana?”

Çocukların şiddet içerikli bir film izlemesi veya habere maruz kalması ileride saldırgan olma ihtimallerini arttırıyor.3 Bu konudaki veriler meselenin halk sağlığını etkileyecek büyüklükte olduğunu gösteriyor.

Bir şey seyrederken genellikle kendimizi esas oğlan veya esas kız yerinde buluruz. Ama diğer karakterlerden de hislerimize tercüman olanların çok olduğu diziler bizim için daha cazip olur. “Ekranda seyrettiğimiz kişilerle empati kurmanın ne zararı var?” diyebilirsiniz. Fakat mevzu insan beyni olunca, gelen ve giden her sinyal önemli oluyor.

İnsan, bir dizi seyrederken, sosyal çevresinin oradaki gibi olduğu hissine kapılır. Her hafta düzenli olarak maruz kalınan sosyal yapının, kendi hayatının bir parçası olduğu zannı, beyninin derinliklerine işler. Sonuçta, insan bir canlı olarak öncelikle etrafındaki diğer insanlardan öğrenir. Ekranlarda gördüğü karakterleri sosyal çevresi olarak algılamaya başlayınca işler karışır.

Birer kurgudan ibaret olan hayatları gerçek, kendini de bu hayatın bir parçası zanneden kişiler gerçekte hayal kırıklığına uğruyorlar. Gerçek hayatta ekranlarda maruz kaldıkları aşklar da yok adalet d, her zaman mutlu sonla biten hikayeler de yok herkesi kurtaracak olan seçilmişler de. İnsan nefsinin arzu ettiği her şeyi, ekranlar vasıtasıyla herkesin her an ulaşabileceği şekilde sunan modern dünyamız, çok acımasızdır. Her türlü insanın en derin arzularına kadar hitap edebilecek çeşitlilikte üretim yapan bir sektöre direnmek gerçekten çok zor.

Nefs, sanalla gerçeği ayırt edemeyecek kadar ahmak olduğundan bundan kurtulmanın tek yolu ekranları kapatmak olabilir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda da seyredilen şeyler konusunda çok seçici olmak tek çaren. “Seyrettiklerim beni etkilemez. Ben neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyorum.” gibi cesurca cümlelerin biyolojiye aykırı olduğunu unutma. Beyne herhangi bir sinyal girdikten sonra nöronların ateşlenmemesi mümkün değil. Yani seyrettiklerin seni mutlaka şekillendirecek. İyi veya kötü. Artık “Bana ne seyrettiğini söyle. Sana kim olduğunu söyleyeyim.” devrinde yaşıyoruz.

Bir film sahnesini arkadaşımıza anlatırken genellikle şu cümle kalıplarını kullanırız: “Esas oğlan esas kızı ateşler arasından nasıl kurtardı ama.” Aslında söylememiz gereken ise şöyle olmalıydı: “Senarist esas oğlana esas kızı kurtarma sahnesi yazmış, yönetmen bu sahneyi çok güzel kurgulamış, görsel efekt uzmanı ateş efektlerini gerçekçi yapmış, müzik süpervizörü sahneye uygun bir şarkı seçmiş, aktör ve aktris de iyi oynamışlar.” Bütün bunlara ek olarak, izlediğimiz ekranın görüntü kalitesi, hoparlörlerinin ses kalitesi gibi birçok teknik ayrıntı da eklenebilir. Biri hariç yukarıda söylenilenlerin hepsi gerçektir. Gerçek olmayan tek şey, birinin başka birini ateşten kurtarmasıdır. Ama ekranlar insan nefsini öyle aldatır ki biz sadece gözümüzün gördüğü yalana odaklanırız.

Sinemada seyredilen filmin daha bir cazip gelmesi de bu sebepledir. Başka uyarıcılardan uzak ve gerçeğe daha yakın bir görüntü ile abartılı bir ses. Sinema salonları, beyindeki bütün nöronları aktif hale getirmek üzere kurgulanmıştır.

Ekranlardaki karakterlerle empatiyi abartanlar sosyal çevrelerinden de mahrum kalıyorlar. Aynı diziyi seyreden birkaç kişinin bir araya geldiğinde oradaki karakterlerden sanki ailenin bir ferdi gibi veya komşu çocuğuymuş gibi bahsettiğini görebilirsiniz. Kurgu olan bu karakterleri nasıl sahiplendiklerine şaşırabilirsiniz ama beyin böyle çalışır. Bu durum insanın akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk gibi ihtiyaçlarını karşıladığını zannetmesine sebep oluyor. Çünkü her birimizin sosyalleşebileceği kişi sayısı sınırlıdır. Bunu ekranlardaki karakterlerle platonik olarak doldurunca gerçeğine ihtiyaç kalmadığını zannediyoruz. Üstüne internet üzerinden kurulan sanal arkadaşlıklar da bu kontenjandan yiyince gerçek arkadaşlıklara yer kalmıyor.

Seyrettiğimiz karakterlerle empati kurmak sadece sosyal olarak kendimizi yanlış yere konumlandırmamıza sebep olmaz. Aynı zamanda oturduğumuz yerden mutluluk hormonları salgılatarak nefsimizi tembelliğe sürükler. Dopamin, ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmamızın keyifli olmasını sağlar. Ancak oturduğumuz yerden başkalarının arzularına kavuşmasını izleyerek bu hormonu salgılarsak, çalışmaya olan ihtiyacımızı hissetmeyiz. Adaletin sağlandığı bir dünyayı konfor alanımız dan izlemek, adalet için savaşma ihtiyacımızı giderir. Diziler, gerçek hayattaki meseleleri daha fazla işlese, bizim de canımız çekip dopamin ve serotonin kaynaklarına yönelebilirdik. Lakin hangimiz bir Polat Alemdar olabilir ki. Çoğumuz dizilerdeki karakterler kadar yakışıklı ve güzel olmadığımız için o aşklar da imkânsız oluyor. Seyrettiğimizden aldığımız %33,6’lık haz bile gerçeğine gerek bırakmayacak kadar çok olabiliyor. Bu da sadece zamanımızı çaldığı için değil aynı zamanda lüzumsuz haz kaynağı olduğu için bizi tembelliğe sürüklüyor. Büyüklerimiz boşuna televizyona “Tembelizyon” dememiş.

Yarışma Programları

Masterchef ve Survivor gibi yarışma programlarında da aynı biyolojik mekanizmalar işliyor. Ekranda yaşanan heyecanlara ve sevinçlere ortak olma hissi. Bazen yarışmacının, bazen de jürinin yerine kendini koyan ayna nöronlar, seyirciye evinde dopamin ve serotonin kaynağı oluyor.

Bu programların baştan sona her sahnesi seyircinin heyecanını, merakını ve yarışmacılarla empatisini canlı tutmak üzere tasarlanmıştır. Yarışmacıların birbirinden çok farklı tiplerden seçilmesi empati kurmamızı sağlamak içindir. Çeşitlilik arttıkça, kendimize yakın hissederek, akıbetini merak edeceğimiz bir yarışmacı bulma ihtimalimiz de artıyor. Oylama sahneleri de merak duygumuzu istismar edecek formatta. Kim elendi, niye elendi gibi, öğrendiğimizde ha yatımızdaki hiçbir şeyi değiştirmeyecek olan bilgileri, merak etmemizi sağlayacak şekilde tasarlanmış. İşimize yarayacak bilgileri keyifle öğrenelim diye var olan dopaminin, buralar da harcanması ne kadar üzücü.

1 Ayna nöron aktivitesi bütün bölgenin ortalama %33,6 kadarında görülür. Kilner, J. M., & Lemon, R. N. (2013). What we know currently about mirror neurons. Current biology, 23(23), R1057-R1062.

2 Caggiano, V., Fogassi, L., Rizzolatti, G., Pomper, J. K., Thier, P., Giese, M. A., & Casile, A. (2011). View-based encoding of actions in mirror neurons of area f5 in macaque premotor cortex. Current Biology, 21(2), 144-148.

3 Huesmann, L. R., & Taylor, L. D. (2006). The role of media violence in violent behavior. Annu. Rev. Public Health, 27, 393-415.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.