ÜMMETİN SARSILMAZ İRADESİ: İCMÂ
10 Temmuz 2026, Cuma 11:14
İslâm fıkhının ve şer'î deliller hiyerarşisinin en muazzam emniyet sübaplarından biri, hiç şüphe yok ki icmâ müessesesidir. İcmâ; bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin, şer'î bir delile dayanarak dinî bir hüküm hakkında görüş birliğine varmalarıdır. Öz itibarıyla "sarih" ve "sükûtî" olmak üzere iki kısma ayrılan bu delilin, bilhassa sarih olanının kesin ve bağlayıcı (kat'î) bir şer'î hüccet olduğu hususunda ümmet söz birliği içindedir.
Her ne kadar sükûtî icmâyı ağırlıklı olarak Hanefîler kabul etse, Hanbelîler ise usullerinde daha ziyade sahabe icmâını öne çıkarsa da ümmetin kahir ekseriyeti icmâın vukuu ve meşruiyeti üzerinde ittifak etmiştir. Zira fıkıhta bir konuda icmâ hasıl olduktan sonra artık o mesele tartışmaya tamamen kapanmıştır. İcmâ üzerine yeniden icmâ etmek de o konuda yeni bir ictihadda bulunmak da caiz değildir. Şia, Mu'tezile ve Haricîler gibi bid'at ehli fırkalar, bu ilmî daireye dâhil olmadıklarından, onların muhalefetlerinin icmâın sübutuna hiçbir menfî etkisi yoktur.
Buradaki en hayati usulî kaide, icmâın keyfî bir oylama mekanizması olmadığı hakikatidir. Kur'an ve Sünnet'le sabit olan bir konuda yeniden ictihad edilemeyeceği gibi, Kur'an ve Sünnet'in açık esaslarına muhalif bir icmânın vücut bulması da imkânsızdır. Çünkü icmâ mutlaka şer'î bir dayanağa muhtaçtır.
Bu mukaddes bağ, ümmetin on dört asırlık ortak kabullerini zımnî bir icmâ hâline getirmiş ve bu sarsılmaz omurga İslâm sosyolojisinde "Sevâd-ı A’zam" olarak isimlendirilmiştir. İcmâ yalnızca müctehidlik pâyesine erişmiş ulemâ tarafından gerçekleştirilebilir; müctehid olmayan avamın veya yarı aydınların görüş birliğinin ilmî mizan dairesinde hiçbir değeri yoktur.
Bugün ulemâ birliklerinin yahut uluslararası fetva kurullarının oy birliğiyle aldığı kararlar dahi ancak geçmişteki müctehidlerin sarih bir ictihadına dayandığı müddetçe fıkhî bir geçerlilik kazanır. Müctehid olmayanların dinî konularda şahsî fikir beyan etmeleri dinen caiz olmayıp, onların yegâne vazifesi müctehidlerin ortaya koyduğu hükümleri hakkıyla nakil ve izah etmektir.
Ne hazindir ki, Batılılaşma kompleksiyle malum bazı çevreler, İslâm'ın icmâ müessesesini Hristiyanlık tarihindeki konsillerle özdeşleştirme gafletine düşmektedirler. Oysa Hristiyan konsilleri ile ümmetin icmâ mekanizması arasında yapısal, ilmî ve ahlakî hiçbir benzerlik yoktur. Bu iki kavram arasındaki uçurumu gösteren temel farkları şöylece hülasa etmek mümkündür:
Nassa Sadakat: İcmâ, Kur'an ve Sünnet'e asla muhalif olamaz ve şer'î delillere dayanmak zorundadır. Konsiller ise Kitab-ı Mukaddes'e muvafık olmayı bir kenara bırakıp onu bizzat belirleme, tahrif etme ve sınırlandırma salahiyetini kendilerinde görmüştür. Konsil elitleri, kendi siyasî kabullerine uymayan İncil metinlerini "apokrif" ilan ederek pervasızca reddetmişlerdir.
İstikrar ve Nizam: İcmâ kesinleştikten sonra başka bir icmâ ile bozulamazken, konsiller tarihinde sürekli olarak bir sonraki konsilin öncekilerin kararlarını nakzettiği görülmektedir.
Ehliyet Şartı: İcmâ, vahiy asrında yaşayan ve yüksek ehliyet sahibi müctehidlerin ittifakıyla hasıl olurken; konsiller, dinî derecesine bakılmaksızın kilise hiyerarşisi tarafından siyasî veya konjonktürel olarak görevlendirilen kişilerce yürütülmüştür.
İttifak Hassasiyeti: İcmâda tek bir müctehidin dahi farklı ve meşru bir görüşü olduğu tespit edildiği anda icmâ gerçekleşmemiş sayılır. Fakat konsillerde azınlık fikrine bakılmaksızın salt çoğunluk esas alınarak veya dayatmayla karar alınır.
Sınır ve Kapsam: İcmâ sadece dinî konular üzerinde vukû bulurken, konsiller uhrevî, siyasî ve imparatorluk çıkarlarına dair türlü meseleleri düzenleme yetkisine sahiptir.
Bu muazzam farklar ortadayken, günümüzde düzenlenen "Din Şûraları"nın veya akademik kurulların icmâ ile herhangi bir benzerlik taşımadığını; ne dinî ne ilmî ne de uhrevî bir yaptırım gücüne sahip olmadığını bilmek gerekir. Bazen klasik metinlerde geçen "icmâ" kelimesinin, müctehidlerce oluşturulan bir ittifakı değil, kamuoyunda yaygınlaşmış kanaati (Medine ehlinin uygulamasında olduğu gibi) ifade ettiği de vâkidir. Bu sebeple kavramlar üzerinde hüküm verirken lafız benzerliğine değil, usulî hakikate dikkat edilmelidir.
En şiddetli tehlike ise, icmâ gerçeğine karşı çıkarak selef ulemâsının bazı mercuh görüşlerini kendilerine siper eden reformist fıkhî akımlardır. Bu çevreler, münferit şaz görüşlerin arkasına sığınarak esasen Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in on dört asırlık sarsılmaz omurgasında gedik açmayı, ümmetin fikir bütünlüğünü çökertmeyi hedeflemektedirler.
Sonuç olarak; icmâ ile sabit olan fıkhî hükümler, geçmiş ulemânın tedvinat kuvveti sayesinde toplanarak tescil edilmiştir. Bu sarsılmaz müktesebat, ümmetimizi zihnî savrulmalara karşı koruyan en muhkem kalelerinden biridir. Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmadan doğru bir çizgi izlemek isteyen hiçbir kimse, konsilleri örnek alarak İslâm usulünü anlamaya çalışmamalı; ümmetin fikir birliğini, müctehidlerin ittifakını modern ve geçici kurullarla bir tutan her türlü yaklaşımın Müslüman zihnini ifsat eden bir proje olduğunu bilmelidir.
Bizler, Kur'an, Sünnet ve icmânın mizanına sarıldıkça ne modernizmin ne de bid'at ehlinin sinsi dalgaları bu ümmetin gemisini batırmaya muktedir olamayacaktır.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.