SEYYİD TAHA HAZRETLERİ, SENİN BÜYÜK BÜYÜK DEDEN OLUR!..
18 Temmuz 2026, Cumartesi 20:54
Rahmetli anneciğinin elini öptüm, o benim alnımı öptü, uyandım ve hemen ardından vefat haberi geldi…
———-
2026 senesinin 16 Haziran sabahı Beylikdüzü’ndeydim. Beklediğimiz ikiz torunlar, annelerine biraz sıkıntı verdiği için tek ayağımız hep burada. İhlas Marmara bölgesini merkeze almış durumdayız.
O gün ise Fatih’e gideceğiz, çünkü diş hekimine ihtiyacımız var. Bu işin mütehassısı olan Ali Zeki Osmanağaoğlu ağabeyimiz ise geçtiğimiz günlerde yüz metre kadar yukarı, yani Müstakimzade sokağının köşesine taşınmıştı. Penceresinden bakınca, “23 numara” diye andığımız o iki katlı güzel bina gözüküyor. Polikliniğin bulunduğu apartmanın kapısından çıkarken, karşı sırada ve sokağın içinde kalan o mübarek hâneye bakınca elde olmadan birer Fatiha okuyoruz.
❤️❤️❤️
Fatih semti, ehlisünnetin kalbi olarak kaldı uzun yıllar… İnşallah, cennete nice kapılar açmış olan işte bu küçük evde de ne çok eserler hazırlandı ve bütün dünyaya dağıtıldı.
Hüseyin Hilmi Efendi hazretleri ve sevenlerinin Hanımanne’si Nefise Sîret hanımefendi ve hepimizin Enver Abi’si hep bu evin sakini idiler, rahmetullahi aleyhim ecmain…
Benimoğlan Çekirge Çetin’in Türkiye Gazetesi’nde yayından kaldırıldığı bir zamanda, Hanımanne’mizin, çok sevdiği damadı olan Enver Abi’ye tembih ederek (sadece Çetin’i) nasıl tekrar yayınlatmaya başladığını başka bir yazıda anlatacağım inşallah.
❤️❤️❤️
Dişçiden çıktık, 23 numaranın önünden geçip arabayı bulduk. Üsküdar’a hasta ziyaretine gitmemiz lazım çünkü kontrol için İstanbul’a gelmiş olan İlhan Usta abinin bağırsağında zuhur eden sıkıntı, endişe edildiği gibi çıkmış!
Hareket etmeden telefona baktım. Emekli füze albay, Yeşilay eski genel başkanı ve yazar, rahmetli Mustafa Necati amcamızın oğlu Mehmet Özfatura’dan bir mesaj var:
“Yakınlığınızı bildiğim için yazıyorum, Levent Geylan abi ağır hasta ve entübe edilmiş…”
Şaşırıp kaldım.
Üst üste böylesi sağlık haberleri.
Levent şu an Ataşehir Acıbadem hastanesindeymiş, arkadaşlarından henüz kimsenin haberi yokmuş. Hanımı, arkadaşlarını tanımadığı için telefon fihristine bakıp bir isim seçmek isteyince Mehmet’in adında karar vermiş…
Hani koşmaya başlayan insanın dalağına bir sancı saplanır da kalır ya!.. Öyle oldum.
❤️❤️❤️
Haber vermek için ilk aklıma Halid geldi. Halid, ah sevgili kardeşim… Eski abilerimizden Muhsin Abay’ın oğlu. Nice seyahatlerinde Enver abinin hizmetinde bulunmuş olan meşhur kameraman.
Ama ben şimdi, ona bu haberi nasıl verebileceğim ki!..
Onu daha dün görmüştüm, Marmara-1’in cami bahçesinde oturup çay içip dertleştik…
Ondan bir hafta önce de bölgenin en büyük etkinliği olan Bahar Şenliği’ne gelmişti, ben stantta onun kızı için de kitap imzalarken çok sıkıntı ve stresliydi.
O gün Selva’yı gördüm, çocukluğundan sonra ilk defa. Adına imzaladığım kitabımı, yirmi yaşına gelmiş olan bu genç kıza götürdük. Büyüdükçe babasına çok benzemiş… Az ilerideki bir köşeye sokulmuştu. İçim yandı!.. Bana, biraz ufka biraz boşluğa bakar gibi biraz da bir ümit arar ve helallik alır gibi baktı.
Kan ağlatıcı bir tebessüm vardı dudaklarında; kuma gömülmek veya buharlaşıp bulutlara karışmak istiyor gibiydi. Sonra, arkadaşlarını bahane ederek, sendelercesine yanımızdan uzaklaştı.
❤️❤️❤️
İşte bu Selva, bir hafta önce Kurban Bayramında her zamanki Selva iken, oyunun ikinci perdesi gibi, sanki “sahne” yeniden açılmış ve genç kızın bir gözünün görme açısını kaybettiği gerçeği ortaya çıkmıştı.
Şimdi, başı içinde baskı yapan bir kitle, yüzünde bir acı ifadesizlik ve birçok imkanı olmasına rağmen babasında ağır bir çaresizlik…
“Ne istiyorsun kızım” diye sorunca;
“Büyük Seyyidi ziyaret etmek” demiş Selva’cık… Hemen o an arabaya binip Ankara’ya gitmişler, Bağlum’daki Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin huzurunda durmuşlar…
“Ya Rabbi, Silsile-i Aliyye büyüklerinden, damarlarında Sevgili Peygamberin ve Efendimiz Muhammed Aleyhisselam’ın kanını, hücrelerinde gene onun zerrelerini taşıyan bu mübarek zat hürmetine…”
Diye başlayan gözü yaşlı dualar, çünkü bir gün sonra mecburen ameliyata girilecek.
❤️❤️❤️
İşte cami avlusunda çay içerken bu gelişmeleri konuşmuştuk; bir hafta içinde hayatî tehlikesi geçer gibi olmuştu kızcağızın, eve de gelmişti ama sanki artık yaşı yirmi değil de, sadece iki idi!..
“Ben kimim?.. Senin adın ne?..”
Üniversite mezunu çocuğunun bir tavşan resmini tanıyabildiği için çılgın gibi sevinmek, ne demektir kaç kişi anlar?..
Şimdi ben;
“O çiçek kokulu kızım şu an zor yürüyor, konuşamıyor, olumlu olumsuz ayırt edemiyor, sessiz ve derin bakıyor” diye inleyen Halid’e nasıl diyebilirim ki;
“Levent Geylan entübe edilmiş!”
Zaten aradım açmadı, görevde olabilir.
Mesaj yazdım “Ara beni bir şey danışacağım” diye.
❤️❤️❤️
Yıllardır yalnız yaşayan, aylardır hiç kimseyle konuşmamış olan ve zaten hastalığını hiç dillendirmemiş olan Levent bir gece yarısı bir hastanenin yoğun bakım servisinde kendini bilmez halde yatıyor!
Hanımı Beykoz’a bıraktım ve navigasyona hastanenin adını yazdım…
Gecenin yarısı. Bu kocaman, modern binanın otoparkı boş, meydanlar tenha.
Danışmadaki elemanlar bu isimde kimse olmadığını söyledi. “İyi bakın, burada ve entübe halde” dedim.
“Levent İzzet Geylan” dedi.
“İşte o” dedim…
“O servis diğer tarafta, buradan geçin şuradan sola oradan sağa yoğun bakım bölümüne varırsınız” dedi… Anladığımı söyledim ve ne yana dönsem kapılar açıldı hiç kimseye sormadan ve kapılara takılmadan yürüdüm. Şaşılacak iş ki; en son kapının önünde biri önlük giyip maske takıyordu ben oraya varırken kapı gene açıldı girdim ve ortada kaldım. Sağda ve solda yoğun bakım üniteleri, özel yataklarda birbirinden ayrılmış çoğu görülmeyen ve genellikle entübe halde onlarca hasta. Ortada çok geniş bir alan ve uzun masanın iki yanında iki sıra genç insan ekranlara bakarak bir şeyler takip ediyorlar.
Biri beni fark etti, şaşkın halde; “siz, kim, kim için” diye kekelediği sıra nöbetçi hemşire yetişip “ama siz buraya giremezsiniz” dedi.
“Bütün kapılar önümde açıldı, Levent Geylan için geldim, arkadaşıyım” dedim.
Bende ne önlük ne galoş ne maske ne eldiven… Yavaşça dışarı çıktık. Ziyaretçi bekleme koltukları civarında, durumu anlattı bana, gece hemşiresi.
On gündür buradaymış, iyileşme umudu yokmuş ama bu gece (vefatı) beklenmiyormuş!..
Fazla detay vermedi ama gene de ilk defa ondan öğrendim; gırtlağında başlayan hastalığın bütün vücudu sardığını…
Ve iyi ki o halde göremedim çünkü poloroid kartı gibi çekip hafızama çakacaktım o halini.
Şimdi zihnimdeki Levent hala o hep gördüğüm, bildiğim, sevdiğim Levent olarak kaldı.
❤️❤️❤️
Hastaneye giderken yazıp hatırını sormuştum Halid’e: “Neredesin” dedim.
“Yokum abi. Yorgunum, bitik…”
Bir hafta önce hiçbir şeyi olmayan, bayram eden kızı, sanki çarpılmış gibi aniden yirmi yıl geriye yuvarlanmıştı. Hepimiz dualara sarılmıştık çünkü yapacak başka şey kalmamıştı. Hayatların bir anda ters yüz olabileceğine örnek bir hikayeydi bu.
“Buralardaysan bana çay ısmarla dünkü yerde” dedi.
“Arayayım mı, bir şey danışacağım” dedim. “Sen arama ben ararım” dedi ama bir saatten fazla sürdü araması.
O zaman içinde ben hastaneye girip çıkmış, o koskocaman modern binanın, önünde beklediğim kapının ve koltukların fotoğrafını Mehmet Özfatura’ya yollamıştım.
Saat artık “yarın” olmuştu.
Ender Arvas abinin yolladığı mesajı hatırladım. Diyordu ki;
“Hesaplamalar yanlış yapılmış. Hilal bugün görüldü yani 17 Haziran 2026 Çarşamba Muharrem ayının birinci günüdür. Yani bu gece Müslümanların 1448 hicri yılbaşı gecesidir.”
❤️❤️❤️
Hastaneden çıkıp arabaya vardığım sıra aradı nihayet ve oturdum, uzuun uzun Halid ile dertleştik.
“Levent ile en son ne zaman konuşmuştun” diye başladım söze. Sonra yavaş yavaş şu an nerde olduğumu ve durumu anlattım.
Fakat eksik kalan parçalar vardı.
“Levent hakkında bilgi alabileceğin kimse var mı, telefon ile konuşabileceğin bir tanıdığı, yakını, akrabası vesaire…”
“Yok abi yok, yok, yok. Maalesef yok. Çünkü kimsesi yok Allah’dan başka. Hızır Geylan amca vefat etti, annesi vefat etti, abisi vefat etti, kendi de İstanbul’u terk etti… En yakın arkadaşları biziz, böyle olduğu halde bilmiyoruz evliliğinin bile devam edip etmediğini! Biz de onu çok yalnız bıraktık… En son “Abant’a seni ziyarete geleceğim” diye konuşmuştuk. Ama hiç kimseye söylememiş hastalığını.”
❤️❤️❤️
Üç gün geçti o gecenin üstünden.
Cumartesi sabahı güneş doğmadan önce biraz yazılarımla meşgul oldum. Sonra tekrar uyudum. Yola mı çıkacağız ne, ama bir tırdan indim. Hangar gibi yerde bazı sanatçılar oturmuş onlarla selamlaşıyoruz. Bitişik bir alanda başkaları var. Girdiğim kapının sağından itibaren herkesle tek tek tokalaşıyoruz. Bizim aileden insanlar da var. Köşede oturan, seyyidlerin büyüklerinden biri olmalı, elini öpüyorum. Ortada kocaman bir karyola var, yatmakta olan ağır hastanın başı benden tarafta olduğu için yüzünü göremiyorum. Sağ yandan, sırayla, oturan insanlarla teker teker görüşüp konuşuyorum. Klasik taziye manzarasına benziyor. En sonda ise, başı Hanım Sultanlar gibi sarılı, Levent’in annesini görüyorum. Önünde dizimi yere koyup ellerini tutuyorum Reha annemizin. Konuşmadan anlaşılabilen bir zaman dilimindeyiz. Göz göze bakışıyoruz. Ben onun ellerini öpüyorum, o benim yüzümü tutup alnımı öperken içim kabarıyor, ağlamaya başlarken, uyandım...
Bu nasıl rüya, diye düşündüm kendi kendime. Aşağıya indim seslendim, hanım bahçeye çıkmış. Daha ona anlatmaya çalışırken, on dakika içinde mesaj geldi Cüneyd’den: “Baba, Levent abi vefat etmiş.”
Ardından sosyal medyada mesajlar yayılmaya başladı:
“Seyyid Taha-i Nehrî (Hakkari) hazretlerinin torunlarından Merhum Hızır Geylani amcanın oğlu Levent Geylani bu sabah erken saatte vefat etti. Gasil işlemleri bugün Marmara-1 Evleri camiinde yapılacak, cenaze namazı yarın (21.06.2026 Pazar günü) öğle namazından sonra Eyüp Sultan Camiinde kılınıp Eyüp Sultan Kabristanı’na defnedilecektir.”
❤️❤️❤️
Dergiye ilk geldiğinde Levent gerçekten kim olduğunu bilmiyordu.
Ben de bilmiyordum aslında; Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretlerinin Anadolu'da yaşayan büyük velilerden yani Silsile-i Âliyye denen büyük âlimler zincirinin otuz birincisi olduğunu… Şemdinli yakınındaki Nehri'de vefat ettiğinden beri kabrinin ziyaret edilmekte, feyz ve bereketlerinden istifade edilmekte olduğunu.
Biz bilmiyorduk ama o büyükler galiba bizim elimizi bırakmıyordu:
TGRT kasetleri çıkmaya başlayınca her kaset için, kitap kapağı gibi kapak resmi çalışılıyordu. Rahim Er ağabey belli ki hepimiz bereketlenelim diye çizimleri bizlere dağıtıyordu. Bana düşen kaset kapaklarından biri de Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri idi. Siyah zemin üzerinde havadan dökülür gibi gelincik çiçekleri çizmiştim, bu kaset basılmış ve belki milyon adet çoğaltılıp bütün memlekete dağıtılmıştı.
(Devamı var)
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
selim özegeli
30-07-2026 19:12duygusunda kaybolduğum yanınıza teşekkür ederim. bilmem kaçıncı defa okuyorum her defasında başka bir yere dalıyorum. selva ya ismen dua ettim, anasına babasına sabr diledim. levent i bildim artık sevgili biri ve hepiniz kıymetlisiniz. sağol. çok derin bir yazı olmuş. . .
Diğdem
19-07-2026 19:36Allahü teala rahmet eylesin. Öyle içten yazdın ki abi yaşadım resmen ☹️ genç kızımız için dua edicem ismen Rabbim büyüklerin hürmetine şifalar ihsan etsin. :(
Fatma
19-07-2026 15:31Allahü teala Levent Geylani abilere rahmet eylesin, derecelerini âlî eylesin, Selva kızımıza da şifa ihsan eylesin, inşallah öncesinden daha da sağlıklı nice uzun ömürleri olsun... Çok duygulandık, paylaştığınız bu kıymetli yazı için teşekkür ederiz efendim?
Muammer Erkul
19-07-2026 12:52Ah Ragıp abi, Nazif ve Kıvanç kardeşim… Bu satırlardan maksadımız geleceğe “ortak mektubumuzu” bırakmak… “Ey gelecek zamanların insanları, bir zamanlar bu dünyada iyi insanlar yaşadı” mesajı vermek. Roman yazmak film çekmek çok güzel ama düşünebiliyor musunuz biz bunları yaşayanlarız!.. Eserlerinize “kahraman” ararsınız ya, işte hepiniz tam da onlarsınız… Hepinizi şimdi tek tek gönlüme doldurmak geldi içimden, Rabbim orada da bir arada bulunursun, hepinizi hepimize şefaatçi eylesin inşallah…
Haydar Lafcı
19-07-2026 12:21Maşaallah , sanki yaşıyormuşcasına çok güzel ifade edilmiş. Allah razı olsun Muammer kardeşim
Ragıp
19-07-2026 06:10Mükemmel bir ifade ediş… Şiir gibi… Hissiyatım kabardı, doldu, taştı. Sabah sabah ağlattın beni kıymetli Muammer Abim. Kalemine, kalbine kuvvet, bedenine sıhhat, ömrüne bereket, ceddine rahmet…
Nazif Tunç
19-07-2026 00:54Temiz ve sevecen bir yazı olmuş. Duygusal ve sıcak bir film gibi sarıcı…
Kvnc
18-07-2026 23:47Tamamlandığında inşallah kitap olmalı. Merkezde Levent abi olan, o bedenen uzak durmuş olsa da, onun etrafında toplanmış, ruhen birbirine yapışık kardeşlerinin, abilerinin, yaşdaşlarının hayatını "hayat" yapan anılar silsilesine, bir ya da bir kaç cilt altında toplanmak çok yakışır. Aynı durum Ragıp abnin İFPAŞ anıları için de geçerli. Ve kimin böyle bir hatıra defteri varsa dökmeli ortaya. Bizi biz yapan günler o günler. Alem-i Ervah'ta tanışan, birbirini orada seven ruhların, bu dünyada buluştuğu, buluşmaya başladığı günler... Hiç ayrılık olmayacak yerde buluşacakların, sözleştiği günler...