• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

PİRANALAR VE ÇOK LEZZETLİ ÇOCUKLAR

17 Ocak 2026, Cumartesi 09:58
PİRANALAR VE ÇOK LEZZETLİ ÇOCUKLAR

İngiliz Sezai, Asımcı İlhami, Maocu Cemal, Makedon Şahin ve adı “modern” derslerin, içine uydurukça tıkılmış kayıp çocuklar!

———— 

Okul yolculuğumun ilk yıllarındaki öğretmenleri düşündüğümde, nasıl olup da halâ dinimi, milletimi, tarihimi seviyor kaldım, ona şaşıyorum.

Arkadaşlarımın çoğu öğretmenlerime uydu.

Peki ben?

Bana kimse Osmanlıyı sevmeyi öğretmedi. Sonradan okuyup dinlediklerim, sevgimi kuvvetlendirdi, derinleştirdi.

Hep dediğim gibi; 

Ben Osmanlıyı seviyordum…

..sonra doğdum!..

❤️❤️❤️ 

Harmantepe’den bakınca; bir kenarı denize çıkan Sultaniye çayırı, Paşabahçe top sahası, Vasilin Deresi ile arkasında yayılan bostanı kuşbakışı görünüyordu. 

Bir de Fatin Hoca ilkokulu… 

Betonarme binasından başka bahçedeki baraka sınıflarıyla tanıdığım bu okul ve yolunun bayırı, çamuru, deresi, sallanan tahta köprüsü ve yaramaz çocukları hakkında o kadar çok hikayeler duymuştum ki; okumayı çoktan söktüğüm halde Sultaniye’deki okulu hiç sevmemiştim.

“Oraya gitmeyeceğim” diye ısrar ediyordum. Hakikaten de gitmedim.

❤️❤️❤️

Küçük ablamın da beşi bitirdiği sene köye gittik. Çok uzak değildi zaten, İstanbulun sınırı. Yazları oradaydık. Akrabalarımız da ordaydı. İki odalı küçük evimizin bulunduğu bahçe meydana bakıyordu. Okul aynı meydandaydı ve bu sene orta kısmını da açmışlar. İki ablam orta okula ben ise ilkokula orada başladık.

İyi de, düz çizgi çizemeyen ve A harfi öğrenmeye çalışan bu çocuklarla oturmak ağırıma gitmiş… Hepsiyle irtibatı kesmişim!

“Okula gitmeyeceğim” filan diyormuşum.

Beni ikinci sınıfa koydular. Burası daha iyiydi, en azından bol bol yazı yazıyorduk. Çocuklar gelip benim defterime bakıyorlardı. Fakat burada ancak iki hafta kaldım. 

Bir gün öğretmen beni aldı, müdürün odasına geçtik. Önceki öğretmenim de oradaydı. Annemi de çağırmışlar.

Bir şeyler sordular bana, “sınıfından memnun musun”, gibi. Ben konuşmazdım, sadece sorulanlara cevap verirdim.

Sonra Müdür Bey bana dedi ki;

“Şimdi sana bir soru soracağım, iyice düşün öyle cevap ver.”

Bekledim. Burhan hoca dedi ki;

“Bir dalda on iki tane kuş varmış. Avcının biri beş tanesini vurmuş, dalda kaç kuş kalmış?”

Dikkatle hesapladım ve “7” dedim.

Sonra?.. Sonra da çantamı topladım ve eski sınıfıma geri döndüm!

Sebep? Meğer hiç hesaplamayacakmışım ve “kuşların hepsi uçar” diyecekmişim!.. Mantık sorusunu kavrayamamışım ve ilkokul bir’de temelim sağlam olsun’muş!..

❤️❤️❤️

Bu sınıfta öyle bir temel oturtma faaliyetine giriştik ki, bugün bile şaşıyorum. 

Orada kaldığım iki yıl boyunca esas dersimiz sanki İnkılap Tarihi’ydi. Galiba Kepirtepe’deki meşhur (halkın çok eleştirdiği) İlköğretmen Okulu’ndan yetişmişti Ahmet öğretmenimiz. Ve bizleri de kendi gibi yetiştirmek için uğraşıyordu. Güzellikle veya zorla, hatta döve döve öğretiyordu… Özel bir defteri vardı. Oradan okuyor, biz de günde en az bir saat yazı defterlerimize geçiriyorduk. 

“Dayının bostanında kovalanan kargaları, ana baba ve tek kız kardeşi, azgın dalgalar arasındaki bir ceviz kabuğu gibi çalkalanırken vatanı kurtarmaya giden derme çatma eski Bandırma vapurunu, sakalının tellerine inci dizdiren, havuzdaki balıklara yem yerine altın atan deli padişahları, çocukken devletin başına geçen sultanları” ve daha neleri neleri o okuyor biz yazıyorduk.

O yıllarda okulda öğretilenler ile milletin yaşadığı dini hayat arasında kalın bir duvar vardı. Zaten bizlere çok özendirilen Laiklik de bunların birbirinden ayrı olması, değil miydi?

.

İlginç olan şu; yazıyor ama deftere yazdıklarımı kendi özüme alamıyordum. Galiba dayatmalar bende ters tepiyordu. 

Fakat bir 10 Kasım’da okulun tek büstünün arkasından kafamı uzata uzata okuyacağım şiiri ezberlerken, hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Çünkü ablamlar görmüş ve benle eğlenmişlerdi! Ama şiirde “dağlardaki kurtların, kuşların da ağladığı” yazıyordu ve ben de bunu hayalimde canlandırıyor, gözümün önüne geldikçe de bu manzaraya ağlıyordum!..

❤️❤️❤️

Üçüncü sınıfa başlarken Paşabahçe’ye geri döndük. Üç yıl Sabiha öğretmenin sınıfındaydım. Sonradan öğrendim ki kendi almaz, Cumhuriyet gazetesini her gün bazı arkadaşlarıma aldırırmış. İşte onların bazıları 12 Eylül döneminde ziyan oldular.

.

İlginç işlerden biri de şu: 

Beşinci sınıftayken bir öğretmen derse geldi, bizim öğretmenimize bir şeyler söyledi. O da doğrudan bana bakıp adımla çağırdı. Sonra “İşte bu” diyerek beni ona teslim etti.

Çıktık, başka çocuklar da toplanmış. Meğer bir tiyatro oyunu sergilenecekmiş ve çalışmalar yapılıyormuş. 

Ben “Genç Komşu” rolündeyim. Rolümde belli bir ismim bile olmadığı halde, gerçekten ilginç bir durum var. Yeri geldiğinde birkaç cümle konuşacağım ama devamında öpüşme sahnesi var. Hem de dudak dudağa öpüşmek!..

Okulun en güzel ve bakımlı kızlarından biri, başrolü paylaştığı bir çocuğun karısı rolünde olmalı. Olaylar gelişiyor ve sıraya benim sahne geliyor. 

“Utanmak yok”, diye ciddi olarak uyarıyor başımızdaki öğretmen.

Yahu hiçbirimiz hiçbir kızın elini bile tutmamışız, ben nasıl o kızın dudağını öpeceğim!..

Bir şey oluyor ve oyun iptal ediliyor. Ohh, ben de on iki yaşımda hiç tanımadığım bir kızla öpüşmek zorunda kalmıyorum.

❤️❤️❤️

Ben ortaokula başlarken, onlarca yıldır devam eden klasik eğitim sistemi değişmiş. Bütün derslerin adı “Modern” olmuştu. İhtimal Hesapları aniden “Olasılık Hesapları”na dönmüş ve diğer formüller değişmiş. 

Modern Matematik, Modern Fen, Modern Türkçe…

Evdekiler kitaplarımızı okuyamıyor, geçen seneki mezunlar bu dersleri görmediklerini söylüyor, öğretmenler ise bu gün anlattıklarını gece evde okuyunca başka şey anlıyor, yarın okula gelince yeniden ve başka türlü anlatıyorlardı.

.

İlkokulda o sınıfı atlasaydım modern eğitime denk gelmeyecektim ve belki paşa paşa sıradaki okulları bitirip bir yerde müdür filan olacaktım. 

Ama o sene/ler toplu kıyım gibi, eğitimin kayıp kuşaklarıdır. Keşke o sene hiç okula gitmeseydik! 

Sınıflarının en gözde çocukları bu sene dibe batmıştı. Anlamıyorduk, anlatacak kimse bulamıyorduk ve bu sene hepimiz “tembel, zayıf, çaresiz olduğumuzu” yani “başarısızlığı” öğreniyorduk!..

Modern eğitim ve onunla birlikte ders kitaplarına konarak dayatılan uydurma kelimelerin verdiği zararı, acaba eli kanlı gavurlar verebilmiş midir güzel dilimize?

❤️❤️❤️

Bir yandan da öğretmenlerin durumu…

Hepsi bizi başka tarafa çekmeye çalışıyordu.

Bir Sezai hoca vardı mesela. Boyu bizden iki üç parmak kadar fazla, ufarak bir adam. Fena şekilde İngiliz hayranıydı. Onlarınkine benzer bir şapkayla gelirdi okula. Ayrıca bastonu, ceketi, kafasının duruşu ile hep bir İngiliz soylusu pozu vermeye çalışırdı.

Dersle alakalı anlattığı hiç bir şey hatırlamıyorum ama Avrupalıların yemek sonunda ağızlarına bir parça bilmem ne peyniri attıklarını, o yüzden sağlıklı olduklarını, bizimkilerinse en son baklava yediklerini anlattı… En centilmen adam kimdir sorusunun cevabının; karanlık bir odada yalnız başına yatarken esnediğinde sol elinin tersiyle ağzını kapatan adamdır, olduğunu anlattı… Bizim milletin sağ yanına yattığımı ama sağlıklı olanın sol yanına yatmak olduğunu anlattı… Bıçağın sağ elle tutulup yemeğin sol eldeki çatalla yendiğini anlattı ve daha neler. 

Hepsinde de ana fikir aynıydı; biz geri kalmış ezik bir milletin evlatlarıydık ve İngiliz’e benzemeliydik!..

.

Maocu Cemal hoca her akşam içermiş. Saçları ya yıkanmamaktan yağlanmıştı veya parlayan bir şey sürüyordu. Öğrencilere birebir insanî yakınlıklar gösteriyordu ama kendi fikrine aykırı millî manevî kitapları derste istemiyordu. 

.

Şahin hoca hep sertti, çarpmadığı kimse yoktu. Henüz o okula kaydolmamış çocuklar bile onun şiddetiyle karşılaşacağı güne hazırlardı kendini. Bir gün neye kızdı bilmiyorum; “ben zaten Türk değil Makedonum” diye bağırmıştı.

Çok sevdiğim resim derslerine gelen Lale hanım İngilizce’mize de girerdi. Bu ikisi karı kocaydı. İlk kitabım çıktığında imzalamış ve evlerine gitmiştim. Artık burada değil, yazlıkta kaldıklarını söyledi komşular. Kitabı ve numaramı bıraktım. 

Bir süre sonra aradılar, konuştuk. Buluşmaya karar verdik. Çocukları aldım ta Mürefteye gittik, hoş beş… Beni hatırlamadılar aslında ama çok mutlu oldular. Yaşlanmışlardı. Ayrılmadan önce Lale hanım, Cumhuriyet gazetesinin bastığı klasik özetlerinin tamamını hediye etti “çocuklar okusun” diyerek.

❤️❤️❤️

Bir de İlhami hocamız vardı. Sınıftaki arkadaşlar çok ısrar edince “Tercüman gazetesi okuduğunu” söylemiş, çoğumuzu sevindirmişti.

O bize bir yandan neşe içinde tarih anlatır, marş öğretir, bir yandan da “Asım’dan” şiirini okurdu. Akif’in “Asımın Nesli” fikrinin savunucusuydu galiba.

.

Mehmet Akif benim kafamda hiçbir zaman yerine oturtamadığım biri olarak kaldı hep. Çocukça sorularım bitmiyordu. Nasıl bitsin ki; bir yandan “alternatif” olarak servis ediliyordu Akif, diğer yandan rejimin korumasındaydı. Bir yandan dindar olduğu söyleniyor, diğer yandan dinimizi koruyan halifeye şiirler dolusu sövüyordu. Ayrıca, dini bütün denen bu adam neden dine karşı olanlar tarafından alkışlanıyordu?

Bütün bu sorular ise kafama, okul duvarındaki iki büyük panonun karşısında durduğumda üşüşüyordu. 

Çünkü aynı duvarda iki resim ve iki yazı vardı. İki metrelik iki levha. Birinde Atatürk resmi ve altında Gençliğe Hitabe’si… Diğerinde Mehmet Akif ve altında İstiklal Marşı. 

O güne kadar bana haklarında söylenen her şey farklı olan bu iki kişi, nasıl oluyordu da aynı duvarda, aynı boyda, aynı hizada, yan yana konulabiliyordu?

Önemleri mi aynıydı, işleri mi aynıydı, hedefleri mi aynıydı?

Dünyanın bütün devletlerinde; devletin kurucusu ile milli marşının sözlerini yazan şair, duvarlara böyle yan yana, eşit mi konuyordu?..

❤️❤️❤️

O okulun iki hocası daha var ki, çok ilginçtir her ikisiyle de uzun, çok uzun yıllar sonra tanıştım.

Birinin adı Mustafa Bakan’dı.

Her zaman temiz bir beyaz önlük giyerdi okulda. Aydınlık yüzlü, disiplinli, saygı duyulan ve sevilen bir hocaydı ama bizim dersimize hiç gelmedi. Okulda hiç konuşmamıştım… Onunla ömrünün son yıllarında buluştuk çok da sevdik birbirimizi. Çoğunu yazmış olduğu ama artık vazgeçtiği o şahane kitabını bitirmesine, ısrar ederek, yalvararak, tahrik ederek ben sebep oldum…

Diğerinin adı ise Osman Karabıyık.

Bizden önce bizim okulun hocasıymış, uzak bir yere tayini çıkmış. Sonra gene bizim okula gelmiş ama artık oralarda biz yoktuk.

❤️❤️❤️

Şimdi yukarı ve geriye doğru bakıyorum.

İçimi çekiyorum sadece. 

Ve ne kadar çok çocuğun “piranalar”arasından geçemediğini düşünüyorum!

 

❤️

 

 

 

Yorumlar

  • yorum avatar
    SAPMAZ Nuri
    18-01-2026 15:04

    Yüreğine sağlık

  • yorum avatar
    Muammer yıldırım
    18-01-2026 14:14

    Eğitim sistemi üzerinde O kadar oyunlar oynandı küçükken anlayamadık kafamız karışıktı Dedem rahmetliye Osmanlı hainmiş bize ve vatana düşmanlık etmiş diye ileri geri konuştum.O ferasetli Osmanlı köylüsü bana sadece şunu söyledi ve beni ecdada düşmanlık fikrinden kurtardı.Ben osmanlıyım.Rahmetli dinine vatanına ve milletine karşı sonsuz bir sevgiyle bağlıydı onun hal dili herşeyi anlatmıştı.Hepimizin soyunda böyle asil temiz ağzı dualı iyiler var sevgili adaşım,Rabbim Onlardan Ebediyyen Razı olsun.

  • yorum avatar
    Arifgökhan Ersoy
    18-01-2026 11:56

    Güzel yazınız için çok teşekkür ediyorum. Piranalara yem olan çocuklar çok yerinde bir tabir olmuş. Hala çocuklar yem olmaya devam ediyor maalesef. Ben Osmanlıyı seviyordum, sonra doğdum! Tespitiniz de çok güzel. Biz biraz daha şanslıydık sanırım. TürkiyeÇocuk gibi bir dergimiz vardı. Üzerimize tesiri çok oldu. Sizden de emeği geçenlerden Allahu Teala razı olsun.

  • yorum avatar
    Metin Kayacan
    17-01-2026 15:18

    ...geçmiş, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Bizide geçmişe götürdünüz Muammer abi...

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.