OSMANLI YIKTIRILMASAYDI…
15 Aralık 2025, Pazartesi 00:20
Bizde Tanzimat’la başlayan Batılılaşma, pek kolay yerleşmedi. 1800’lerin romantik edipleri sâdece Batılı türlere özendiler. Roman ve tiyatrolarda bu çok net görülür. İTC ve sonrasında yeni rejimin yeni kalemşorları ümmetten millete geçişte etnik unsurları ideolojik bir gâye olarak kullandılar. “İmparatorluk bitmiş, ümmet dağılmış, tek unsur Türk kalmıştı” diye yorumladılar ama öyle değildi. İmparatorluk bakiyesi yeni toplum, bünyesinde Müslim ve gayr-i Müslim değişik etnik grupları da barındırıyordu.
Yüzyılılardır berâber yaşayan Osmanlı milletler topluluğu, Balkan ayaklanmaları, Orta Doğu İngiliz kaynaklı fitnelerle birbirlerine düşürülmüş ve etnik gruplar milliyetçilik şarkıları söylemeye başlamışlardır. Bu yüzden o sırada devreye sokulan Türkçülük akımı mantıkî gibi görünebilir. Ancak bu hareket bir etnik şuurun dışında redd-i mîrasla gelince kafalar karışmıştı. O devirdeki Türkçülük mimarları bizim insanımız değil, Yahûdî kökenli figürlerdi. Bunlar Leon Cahun, Moiz Kohen gibi yazarlar olurken bunun sosyolojik boyutunu da yerleştirmek gerekiyordu. Emil Durkheim ve Auguste Comte felesefesi ile bunun etnik-sosyolojik ihâlesini de Ziyâ Gökalp yüklendi. Yeni bir heyecan ve inkılap edebiyâtı Türkçülük üzerine kuruluyordu. Hâlide Edip gibi yazarlar bile 1912’de “Yeni Turan” romanı ile ve 1922’de yazdığı “Dağa Çıkan Kurt” da Türk efsânelerine ve bozkurt motifine rastlanır. Fakat bunların hiç birisi Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor”daki târihî ve ideolojik sinerjiyi vermiyorlardı. Hele hele yıllar sonra yeni bir ruhla geliştirilen Ahmet Arvâsî’nin “Türk İslâm Ülküsü” ile Ziyâ Gökalp’ın mefkûrelerinde ayrışmalar hemen göze çarpıyordu.
Osmanlı Türklüğü reddetti mi?
Yeni devlet redd-i mîrasla yeni bir kültür geliştirmeye çalıştı. Batı medeniyeti kabûl edildi ama biz ne kadar Batılı olduk veyâ Batı ne kadar bizi kendilerinden saydı? İttihâd ve Terakkî’nin geliştirdiği Türkçülük ve parçalanan Osmanlı mülkü, bir zamanlar 24 milyon kilometre kareyi bulmuştu. Dünyânın en prestijli devletiydik. Osmanlı bir hânedan devletiydi; adını da buradan alıyordu. Kuranlar Kayı Türkleri’ydi. Osman Bey tarafından kuruldu. Bunlar Hint, Bulgar, Avusturya hânedanlığı değildi. Türk’tü bunlar. Çağ kapatan Fâtih, Muhteşem lâkaplı Süleyman, Yavuz Selim hep Türk’tü. Unutmayalım ki târihte Göktürklere kadar Türk adıyla anılan devlet yoktu. Hunlar, Avarlar, Uygurlar, Karahanlılar, Harezmliler, Selçuklular hangi millettendi? Dünyâya hükmeden bu devletler târihte hep Türk’tü.
Avrupa’ya hükmeden Habsburg Sülâlesi bir hânedan devleti değil miydi? 11. yy.’da Habsburg Kontu Radbot tarafından kuruldu ve bu adla anıldı.
Çin’i asırlarca kendi adıyla anılan sülâleler yönetmedi mi?
Dünyâya Türklüğün damgasını vuran şan, şeref ve izzetle 620 sene hükümrân olan bu asîl milletin devleti eğer yıktırılmasaydı -evet, yıkılmasaydı değil yıktırılmasaydı- şüphesiz bu asrın en büyük devleti olurdu. Diliyle, kültürüyle, edebiyâtıyla, mimârisiyle, İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu yüce Türk devletiyle hep iftihâr ettik ve bu şerefli intisâbı varlığımızla taşımaya devâm edeceğiz.
Kısacası mutlu ve asîl dedelerin torunlarıyız. Bu şerefi taşıyamayanlara da hiç sözümüz yoktur.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.