NE OLDU DA BU KADAR SIRADANLAŞTI?!
29 Aralık 2025, Pazartesi 00:25
Bir zamanlar “mahrem” sayılan konular ne oldu da öğle saatlerinde çay eşliğinde izlenir hâle geldi?
Bir zamanlar mahrem sayılan ne oldu da alkış alır oldu?
Bugün televizyon ekranlarında izlediğimiz şey yalnızca insanlar değil; toplumun utanç eşiğinin yavaş yavaş düşüşüdür.
Gündüz kuşağı televizyon programları, artık bir “sosyal mesele çözme” alanı olmaktan çıkıp, toplumsal çöküşün teşhir vitrini hâline geldi. Aile içi şiddet, aldatma, ihanet, suç, istismar ve mahremiyet ihlalleri; çözülmek için değil, seyirlik bir drama olarak ekrana taşınıyor.
Bu programların temel iddiası “gerçekleri görünür kılmak.”
Oysa görünür kılınan şey çoğu zaman gerçek değil; en uç, en problemli, en çarpık örneklerin sürekli tekrar edilmesi.
Bir toplumda bir davranış ne kadar sık gösterilirse, bir süre sonra o kadar sıradanlaşır.
Televizyon, bunu en hızlı başaran araçtır.
İstisnalar çoğaldıkça, toplumsal kabul sessizce yer değiştirir.
Bugün ekranda izlenen birçok “olay”, artık “şok edici” bile değil.
Bu, sağlıklı bir alışma değil; duyarsızlaşmanın ta kendisidir.
Asıl tehlike burada başlar.
Çünkü bu programlar sadece olanı anlatmaz; olanın zihindeki karşılığını da biçimlendirir.
Sürekli aldatmanın konuşulduğu yerde sadakat zayıflar.
Sürekli şiddetin işlendiği yerde merhamet körelir.
Sürekli bağırılan bir ekranda, sükûnet anormalleşir.
Bir diğer sorun, “istisnai vakaların genelleştirilmesi”dir.
Toplumun küçük bir kesiminde görülen patolojik örnekler, sanki hayatın olağan akışıymış gibi sunulur.
Çünkü insan beyni, tekrar eden uyaranlara karşı alışma eğilimindedir. Nöropsikolojide bu durum, habituasyon olarak tanımlanır. Başlangıçta rahatsız edici, sarsıcı ya da anormal olan bir içerik; yeterince tekrar edildiğinde duygusal tepkisini kaybeder. Beyin, olağan dışı olanı “olağan” kabul etmeye başlar.
Bu noktada devreye sosyal öğrenme girer. İnsanlar yalnızca yaşadıklarından değil, gördüklerinden de öğrenir. Televizyon, özellikle gündüz kuşağında, eleştirel süzgecin zayıf olduğu saatlerde bu öğrenmeyi hızlandırır. İzleyici, pasif bir alıcı konumundayken; içerik, aktif bir öğretici hâline gelir.
Bu da özellikle genç zihinlerde şu algıyı üretir:
“Demek ki herkes böyle.”
Oysa herkes böyle değildir.
Ama ekran, bunu söylemez.
Mahremiyet, insanın iç alemine çekilmiş bir perdedir. O perde kalktığında yalnızca bir aile değil, bir edep anlayışı da zarar görür. Acının, utancın ve pişmanlığın teşhir edildiği bir yerde; merhamet yerini meraka, hikmet yerini dedikoduya bırakır.
Bu programlarda sıkça rastlanan şey, çözüm değil teşhirdir.
Onarma değil gösterme.
Islah değil seyirlik hale getirme.
İnsanların en kırılgan anları, aile içi çatışmaları, psikolojik yaraları; reyting uğruna açık artırmaya çıkarılır.
Sorunun çözümü değil, duygunun istismarı ön plandadır.
Burada mesele kadın, erkek ya da sunucu meselesi değildir.
Mesele; yozlaşmanın eğlenceye, travmanın içeriğe, acının formata dönüştürülmesidir.
Bir diğer önemli etki, duyarsızlaşmadır. Şiddet, bağırma, hakaret ve mahremiyet ihlali; tekrarlandıkça limbik sistemin verdiği alarm tepkisi zayıflar. Bu durum, empatik davranışları köreltir. Başkasının acısı, bir süre sonra “içerik” olarak algılanmaya başlar.
Manevi geleneklerimiz, insanın gözünü ve dilini korumayı öğütler.
Çünkü gözün gördüğü, kalbe iner.
Kalpte yer eden şey ise davranışa dönüşür.
Toplumlar, giderek gördüklerine benzemeye başlar.
Ekran uzun süre neyi gösterirse, zihin onu normal kabul eder.
Tekrar ediyorum burada mesele belirli bir program ya da sunucu değildir.
Mesele; patolojik örneklerin tekrar yoluyla norm haline gelmesidir.
Televizyon, yalnızca olanı göstermez.
Neye alışacağımızı da belirler.
Bu yüzden sorulması gereken soru şudur:
Biz bu programlarla sorun mu çözüyoruz,
yoksa sorunları çoğaltarak normalize mi ediyoruz?
Artık meseleyi dolandırmanın anlamı yok.
Her şey gösterilmez, her acı sergilenmez, her mahremiyet reytinge kurban edilemez.
Bir toplum, çirkinliği izleyerek arınmaz.
Ekran, neyi çoğaltıyorsa zihin de onu normal sayar.
Ve unutulmamalıdır ki:
Ahlak, en çok alkışlandığı yerde değil, korunabildiği yerde yaşar.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Zeynep Deniz Akdemir
26-01-2026 08:26Toplumsal olarak yaşadığımız olayların zihnimizde yer etmesini sağlayan gündüz kuşağı programları bir süre sonra bizi olaya adapte eder ve tepkisizleştirir sürekli belli aralıklarla bu içeriklerin sunulması habituation dediğimiz kavramı ortaya çıkarır, farklı bir yönden de yorumlanacak olursa; kaygılı bir birey sürekli olarak bu programlara maruz kalırsa artık en ufak sorunda bile tepki vermeye başlar burada da sensitization devreye girer.