İŞTAH
12 Nisan 2026, Pazar 11:16
Yemekten aldığın zevkin kaynağını hiç düşündün mü? Sevdiğin bir yemeğin ilk lokmasını ağzına attığında hissettiğin mutluluğun nereden geldiğini? Hatta ortada yemek yokken bile canın bir şey yemek çektiğinde “Of ya! Şu olsa da yesek.” derken yüzündeki gülümsemenin sebebini? İşte bütün bunların arkasındaki sır, beyninde salgılanan mutluluk hormonlarıdır.
Karnının ciddi anlamda acıktığını hissettiğinde, yemeğe duyduğun o arzu ve ilk lokmanı yediğinde yaşadığın zevk, her ikisi de o anda beyninde salgılanan dopamin ile ilişkili. Sevdiğin insanlarla bir arada yersen, oksitosin de salgılanır. Hele bir de yemeği sen ısmarladıysan buna serotonin de eşlik eder. Bu durum, yemek yemenin sadece bedenin için değil psikolojin için de bir gereklilik olduğunu gösterir. Ama ne kadar yemenin?
Bu yemek meselesi, aslında bir yönüyle zihnimizin de meselesidir. Ne kadar yemek yediğimiz, neden yemek yediğimiz, ne zaman yemek yediğimiz... Hepsi bizi birer insan yapan, bizi ‘biz’ yapan detaylardır. İbadetlerimizin enerjisini de bu yemeklerden aldığımızı unutmayalım. Rabbimizin bize bahşettiği bu nimetleri ne ölçüde ve hangi amaçla tükettiğimiz önemli. Yemeğin bize sadece bedenen değil, zihnen de hitap ettiğini anlamamız lazım. Şimdi, bu meseleyi bir adım daha derinleştirelim ve dopamin, bu zevk kimyasalıyla yemeğin arasındaki ilişkiyi, günlük hayattan bir misalle ele alalım.
Şimdi hayal et. Arkadaşlarınla bir kebapçıya gittin. İlk olarak siparişi verdikten sonra, salatalardan oluşan rengarenk bir şölen başlıyor. İlk lokma için etlerin gelmesini bile beklemiyorsun. Ortadaki salatalar muhteşem görünüyor. Hemen biraz lavaşla ezmeden başlıyorsun. İlk lokmanın keyfiyle “Kebaba bile gerek yok, şu lavaşla ezme bana yeter.” diyorsun. Sonra her bir lokma bir öncekinden biraz daha az lezzetli geliyor. Diğer salataların da ucundan tadına bakıyorsun. Biraz sonra vücudun ihtiyacını giderebilecek kadar yediğin için arkana yaslanıyorsun.
Tam o sırada masaya siparişler geliyor. Az evvel salatalarla karnını dolduran sen değilmişsin gibi bu sefer de etler iştah açıcı görünüyor. İlk lokmalar çok lezzetli geliyor. Yavaş yavaş miden dolduğu için son lokmalar gözüne artık o kadar lezzetli görünmüyor. İsraf olmasın diye yemeği bitirmeye çalışırken, son lokmayı, arkadaşlarınla birbirinize teklif ediyorsunuz. Bir şekilde yemek bitiyor ama sen de yorulmuş oluyorsun. Bu esnada yan masaya gelen künefenin kokusu burnuna geliyor. Son lokma için midesinde hiç yerin olmadığını iddia eden senin aklına “Acaba bir künefeyi bitirebilir miyim? Arkadaşlarla yarım yarım mı paylaşalım?” diye düşünceler geliyor. Peki, daha bir dakika önce midende yer olmadığını iddia ettiğin halde, künefe için nasıl bir boşluk açıldı?
İşte burada insanoğlunun tabiatına dair ilginç bilgiler öğreniyoruz. “Karnım doydu” ifadesinin ne kadar da mecazi olduğunu anlıyoruz. İnsanın iştahının mideyle değil de beyinle alakalı olduğunu öğreniyoruz. İştah kelimesinin kökeninin bile şehvet kelimesinden geldiğini biliyoruz. Dolayısıyla iştah mekanizmasının arkasında da dopamin olduğunu fark ediyoruz. Daha fazla dopamin için beyinde her zaman bir arzu olduğunu öğreniyoruz.
Eğer kebapçı ziyaretinizi biyolojik açıdan incelersek, ortaya şöyle bir tablo çıkar: Karnınız acıktı yani fiziksel olarak yemeğe ihtiyacınız var. Açlık hissini tatmin etmek için yemek yemeniz lazım. Daha önceki tecrübelerinizden yola çıkarak bu hissi kebapla gidermeye karar verdiniz. (Bu arada tercihiniz pizza da olabilir, suşi de. Buradaki esas nokta, acıkma hissinden kurtulmak için gittiğiniz yerde size önden bir şeyler ikram edilmesi.) Önden gelen salatalar ve lavaş açlık hissini bastırabilecek bir miktar dopamin salgılatabilir. Dolayısıyla her bir arkadaş, açlık seviyesine göre masadaki kalorileri tükettiğinde, asgari düzeyde dopamin salgılanmış olur ve doyum sağlanır. Ama tam bu sırada siparişler gelir. Gelen yemekler salataların vereceği hazdan yani beyinde salgılatacağı dopaminden daha fazlasını vaat eder. Bu sebeple mide dolu da olsa gelen kebap için genişlemek zorunda kalacaktır.
İlk lokma çok lezzetli gelir; neticede eğer kebapçıya gitmişseniz, salata yemeye gitmemişsinizdir. Etten alacağınız hazzı düşünerek o parayı vermeye razı olmuşsunuzdur. Ama lokmalar ilerledikçe mideden gelen sıkıntı hissi, beyinden gelen iştahı bastıracak seviyeye gelir. Bu sayede artık tamamen doyduğunuzu hissedersiniz. Fakat ne görelim, yan masaya gelen künefenin kokusu size daha büyük bir dopamin kaynağı olarak göz kırpıyor. Zaten salataydı, lavaştı, kebaptı derken sindirim sistemi de baya bir yorulmuştu. İnsanın bu yorgunluğunu, hızlı bir glikoz ve dopamin kaynağından daha iyi ne giderebilir. İşte karnımız tıka basa doluyken sofradaki salataların değil de künefenin cazip gelmesinin serüveni kısaca böyledir.

Atalarımız Çözmüş
Aslında atalarımız yemek yemenin psikolojik ve nörobiyolojik süreçlerini sezmişler. En meşhuru annelerimizden sürekli duyduğumuz, “Yemekten önce tatlı yeme. İştahını keser.” cümlesiyle hayatımızda yer bulmuş. Eğer yemekten önce tatlı yersek, iştahımız kesilir; çünkü beyinde güçlü bir sinyal, zayıf sinyali bastırır. Önce künefe yerseniz dopamin seviyeleri fırlar. Ardından gelecek salataların şu ankinden daha fazla dopamin vaat etmesi pek mümkün değildir. Böyle olunca künefe sonrası görülen salataya karşı bir iştah hissedilmesi düşük bir ihtimal. Bu sebeple yemekler az dopamin salgılatandan çok salgılatana doğru bir sıra ile tüketilir. Sırayı bozup dopamin yönünden zengin yiyecekler tüketirseniz, bir sonraki yiyeceği yeme isteğiniz azalır.
Atalarımızın keşfettiği ikinci formül ise daha da ilginç, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.” Demek ki tatlı yemenin sadece fiziksel bir şey olmadığını fark etmişler. İnsan psikolojisi üzerindeki tesirlerini anlamışlar. Sebep-sonuç ilişkisini şu an bildiğimiz gibi bilmeseler de kendilerine gerekli dersleri çıkarmışlar. Tatlı tüketmek mutluluk hormonlarını artırır. Beyinde dopamin ve serotonin artınca insanın dünyaya bakışı daha pozitif bir hal alır. Dolayısıyla tatlıyla gelen kimyasallar, karşısındaki insana karşı daha mülayim bir nefs ortaya çıkartır. Mühim toplantıları yemekli yapmalarının bir sebebi de budur. İnsanların nefsini yumuşatıp istediklerini daha rahat yaptırmak istiyorlar. Dopamin hem mubah hem farz olan işlerde salgılanan, ancak haram olan durumlarda daha fazla salgılanabilen bir zevk kimyasalıdır. Hayatımızı sürdürebilmek için yeterince yemek farz, ibadetlerimizi rahatça yerine getirebilmek için enerji sağlamak maksadıyla yemek sünnet, doyana kadar yemek mübah, fakat doyduktan sonra yemeye devam etmek haramdır. Dolayısıyla, yemek yemek her zaman dopamin kaynağıdır; fakat türüne ve miktarına göre bu iş ya nefsanî olur ya da Rahmanî.
İslam ahlakı kitaplarında nefsi kuvvetlendiren unsurlar; haramlar, mekruhlar ve mübahların fazlası olarak sayılır. Helal yemek gibi mübah sayılan ameller bile fazla yapıldığın da nefsi körükler. Haramların hızlıca bozduğu beynin ödül merkezini, mübahların aşırı kullanımı da bozar. Neticede, “Damlaya damlaya göl olur.”
Dopamin, yemek yemenin bir zevk kaynağı olduğunu gösteriyor. İster farz olan bir şeyi yaparken, ister mübah bir şeyden zevk alırken, dopamin hep oradadır. Ancak, haram bir durum söz konusu olduğunda, bu kimyasal daha da artabilir. Şimdi burada ilginç bir durum var; bu kimyasalın etkisiyle, yemek yemenin sadece bedeni doyurmakla kalmayıp, psikolojik bir tatmin de sağlayabildiğini görebiliriz. Bu, ‘hedonik açlık’ dediğimiz, tamamen zevk amacıyla yemek yeme alışkanlığının temelini oluşturur.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.