• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

HİLAFET, KIRILMALAR ve BÜYÜK SELÇUKLU’NUN SÜNNİ KALKANI

27 Mayıs 2026, Çarşamba 09:30
HİLAFET, KIRILMALAR ve BÜYÜK SELÇUKLU’NUN SÜNNİ KALKANI

İslam ordularının İran’ı fethiyle başlayan süreç, sadece bir toprak değişimi değil, aynı zamanda dünya tarihinin en büyük zihinsel dönüşümlerinden biriydi. Ancak bu yeni medeniyet, henüz emekleme aşamasındayken kendi içinde derin bir ayrışmanın eşiğine geldi. Hz. Ömer, (radıyallahu anh) Hz. Osman (radıyallahu anh) ve nihayetinde Hz. Ali (radiyallahu anh) dönemlerinde yaşanan iç karışıklıklar, Cemel Vakası ve Sıffin Savaşı ile İslam dünyasını siyasi olarak ikiye böldü. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in (radıyallahu anh) şehit edilmesi ise bu siyasi ayrılığı, asla kapanmayacak bir gönül yarasına ve mezhepsel bir kimliğe dönüştürdü. İran coğrafyası, Sasanilerden devraldığı "hükümdarın kutsallığı" ve "soyluluk" kültürüyle, Ehl-i Beyt’in mazlumiyetini birleştirerek Şiiliğin en güçlü kalesi haline gelmeye başladı.

1. ve 11. yüzyıllara gelindiğinde İslam dünyası paramparçaydı. Bağdat’taki Abbasi Halifesi, Şii Büveyhoğulları’nın baskısı altında adeta bir esir hayatı yaşıyordu. Mısır’da Fatimiler kendi halifeliklerini ilan etmiş, İslam dünyasının birliğini tehdit ediyordu. İşte bu karanlık tabloda, Orta Asya’nın bozkırlarından kopup gelen Selçuklu Türkleri tarih sahnesine çıktı. Tuğrul Bey’in 1055’te Bağdat’a girerek Halife’yi "esaretten" kurtarması, sadece askeri bir zafer değil, Sünni İslam’ın yeniden ayağa kalkışıydı. Selçuklular, İran topraklarına yerleştiklerinde burayı sadece kılıçla değil, muazzam bir idari akılla yönettiler.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun gerçek mimarı olan Vezir Nizamülmülk, sadece bir devlet adamı değil, bir strateji dehasıydı. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde örgütlediği ve devletin kılcal damarlarına sızan Haşhaşi (Batıni) tehlikesine karşı "Nizamiye Medreseleri"ni kurdu. Bu medreseler, bugün modern üniversite sisteminin temeli sayılırken, o dönemde ilmi bir kalkan vazifesi görerek Ehl-i Sünnet inancını sistemleştirdi. Selçukluların başkenti Rey (bugünkü Tahran yakınları), Isfahan ve Merv, dünyanın bilim ve kültür merkezleri haline geldi. Melikşah döneminde imparatorluk sınırları Çin’den Akdeniz’e kadar uzanırken, İran coğrafyası Türk-İslam sentezinin en zarif örneklerini mimari ve edebiyatla harmanlıyordu. Ancak bu altın çağ, Moğol kasırgasının ufukta belirmesiyle yerini yüzyıllar sürecek bir kargaşaya bırakacaktı.

Moğol istilası ve Timur’un seferleriyle sarsılan İran toprakları, 16. yüzyılın başında bir kez daha kabuk değiştirdi. Bu kez sahneye çıkan isim, hem bir tarikat lideri hem de karizmatik bir komutan olan Şah İsmail’di. Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail, tarihte eşine az rastlanır bir kararla, o güne kadar çoğunluğu Sünni olan İran halkını "On İki İmam Şiiliği"ne geçmeye zorladı. Bu hamle, İran’ı çevreleyen Osmanlı, Memlük ve Özbek Sünni güçlerine karşı ideolojik bir sur örme çabasıydı. Artık Mezopotamya ve İran platoları, sadece toprak için değil, inanç dünyasının liderliği için de çarpışan iki dev gücün; Osmanlı ve Safevi’nin mücadele alanıydı.

1514’te gerçekleşen Çaldıran Savaşı, bu mücadelenin en kanlı zirvesiydi. Yavuz Sultan Selim’in ateşli silahlar ve yeniçeri disipliniyle kazandığı bu zafer, Safevi yayılmasını durdurdu ama İran’ın Şii kimliğini daha da perçinledi. Safevi dönemi, Şah Abbas ile birlikte Isfahan’ın "Nısf-ı Cihan" (Dünyanın Yarısı) olarak anıldığı, sanatın ve ticaretin zirve yaptığı bir döneme evrildi. Ancak devletin zayıflamasıyla birlikte Afgan istilaları ve iç karışıklıklar baş gösterdi. Bu kaostan çıkan Nadir Şah, "İran’ın Napolyon’u" olarak anılacak kadar büyük askeri başarılar kazandı. Hindistan’ı fethetti, muazzam hazineler getirdi ancak onun asıl hayali İslam dünyasındaki Sünni-Şii çatışmasını bitirmek, "Caferiliği" beşinci hak mezhep olarak kabul ettirmekti. Kendi yakınları tarafından suikasta uğramasıyla yarım kaldı.

Nadir Şah’tan sonra gelen Kaçar Hanedanı dönemi ise İran için bir "duraklama ve kayıp" devriydi. Rusya ve İngiltere’nin "Büyük Oyun" adı verilen sömürgecilik rekabeti arasında kalan İran, kuzey topraklarını Ruslara kaybetti. Bu dönem, İran modernleşmesinin de sancılı başlangıcıydı. Batı’nın teknolojisi ve siyasi fikirleri İran’a girmeye başladıkça, geleneksel ulema sınıfı ile yenilikçi aydınlar arasında bugün bile devam eden o büyük çatışmanın temelleri atıldı. Kaçarların zayıflığı, ordudaki bir subayın, Rıza Han’ın yükselişine ve İran’ın son hanedanı Pehlevilerin doğuşuna zemin hazırlayacaktı.

Pehlevi Hanedanı’nın yükselişi, İran’ın binlerce yıllık tarihini bir "ulus-devlet" potasında eritme girişimidir. Bu son bölüm, bir imparatorluğun moderniteye çarparak nasıl parçalandığını ve bugün bile yankıları süren o büyük devrimi kapsıyor.

1921 yılında, Kaçar Hanedanı’nın güçten düştüğü ve İran’ın İngiliz-Rus kıskacında can çekiştiği bir dönemde, Rıza Han isimli bir Kazak subayı Tahran’a girerek iktidarı ele geçirdi. 1925’te kendisini "Şah" ilan ettiğinde, sadece bir hanedan değişmiyordu; İran, Orta Çağ karanlığından zorla çıkarılıp Batılı bir laiklik modeline doğru itiliyordu.  İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'na yakınlaştığı gerekçesiyle İngilizler tarafından tahttan indirilip sürgüne gönderildiğinde, yerine genç oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti.

Genç Şah dönemi, başlangıçta demokratik bir umut gibi görünse de kısa sürede büyük fırtınalara gebe olduğunu kanıtladı. 1950’lerin başında Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millileştirme girişimi, İran’ın haysiyet mücadelesiydi. Ancak Batı bu duruma "Ajax Operasyonu" ile yanıt verdi; 1953’te CIA destekli bir darbeyle Musaddık devrildi ve Şah, mutlak otoritesini kurarak geri döndü. Bu tarih, İran halkının hafızasında Batı’ya karşı duyulan o meşhur "güvensizliğin" miladı oldu. Şah, "Beyaz Devrim" adını verdiği reformlarla tarımı modernize etmeye, kadınlara haklar vermeye çalıştı; ancak bu süreçte zengin ile fakir arasındaki uçurum devasa boyutlara ulaştı. Tahran’ın kuzeyinde Paris modası yaşanırken, güneydeki mahallelerde ve taşrada halk sefalet içindeydi.

1970’lere gelindiğinde, Şah’ın kurduğu baskıcı SAVAK gizli servisi ve Persepolis’te yapılan o meşhur 2500. yıl kutlamalarındaki aşırı israf, halkın sabrını taşırdı. Sürgündeki Ayetullah Humeyni’nin kasetlerle İran’a yayılan vaazları, farklı ideolojilerden gelen insanları (İslamcılar, komünistler, milliyetçiler) tek bir hedefte birleştirdi: Şah’ın gitmesi. 1979 yılı, İran için geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Şah ve ailesi, ocak ayında yanlarına bir avuç İran toprağı alarak ülkeden ebediyen ayrıldılar. Mısır’a, Enver Sedat’ın yanına sığındıklarında, artık ne o ihtişamlı taht vardı ne de o hayalindeki "Büyük Medeniyet".

Sürgündeki Şah’ın Kahire’deki ölümü ve ardından eşi Ferah Diba’nın Paris’teki yaşamı, bir devrin kapanışının en hüzünlü yüzü oldu. Annenizin "Süreyya’nın Gözyaşları" diye andığı o hüzün, aslında sadece bir kraliçenin değil, koca bir coğrafyanın modernite ile gelenek, doğu ile batı arasında sıkışıp kalmışlığının özetiydi. İran, Sasaniler'den Selçuklular'a, Safeviler'den Devrim'e kadar her aşamada kendine has o "İranlılık" ruhunu korudu ancak bedeli her zaman ağır oldu. Bugün Mısır’daki o sürgün mezarı, sadece bir kralın değil, bir devrin sessiz tanığı olarak hala duruyor.

Dört bölümlük yazı dizimizde sizinle birlikte, Medlerden başlayıp Kahire'deki bir sürgün mezarına kadar uzanan o uzun ve ince yolu tamamlamış olduk. Her durak, bugünkü Orta Doğu'yu anlamak için birer anahtar niteliğindeydi. Tarihe ışık tutan başka yazılarda görüşmek dileğiyle…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.