• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

GÖZYAŞI, NASIL TİTRER?

27 Aralık 2025, Cumartesi 10:15
GÖZYAŞI, NASIL TİTRER?

İstanbul’un ilk mektebinden, unutulmuş son kitabına doğru akan bir Salacak, Ayazma, Velimeşe, Paşabahçe hikayesi okumaya cesaretiniz var mı?..

Fakat… Hemen söylemiş olayım ki; yazının iki yerinde, içiniz çok sızlayacak. 

Siz de bana oraların “nereler” olduğunu söyleyin…

———

Üsküdar’da, tarihî Ayazma Camii’nin bulunduğu tepe; sağdan, yani kuzey yönünden Boğaz’ı, solundan Marmara denizini ve karşıda, güneşin battığı yerde de Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya’yı, Sultanahmet, Nuruosmaniye, Fatih, Süleymaniye ve diğer büyük camileriyle bütün İstanbul’u, ayrıca Haliç ile karşı yamaçta oturan Beyoğlu’nu görür. 

❤️❤️❤️

Üzerinde durduğumuz ve Salacak burnunu da oluşturan, birkaç mahalle genişliğindeki bu tepenin dibinde; şimdiki (birkaç kilometrelik) sahil yolunun iç tarafında kalmış, kahvehane olarak iş gören küçük ama çok şirin o eski Salacak iskelesi vardır. Karaya 150-200 metre açıkta ise Kız Kulesi bulunur. 

1988 senesine kadar bu bölge kayalıktı. Üç beş yüz metrelik bu sahil geçit vermediği için Üsküdar’dan Harem tarafına gitmek isteyenler yukarıdan, Karacaahmet mezarlığı arasından geçerek Çiçekçi’den sonra Harem’e yönelirdi. 

Ayrıca Kadıköy’den gelip Salacak iskelesine uğradıktan sonra Kız Kulesi’nin dışından dolaşarak Üsküdar iskelesine gelen vapurlar da vardı.

❤️❤️❤️

Güneşin, her ikindi sonrası, sularına sanki parlak yıldızlar ufaladığı bu masmavi ve kıpır kıpır denizin kıyısındaki bir biblo gibi duran minik ve beyaz Salacak iskelesi; birkaç dar sokağın inerek sonlandığı ufacık bir meydanın kenarında, ayaklarını suya sarkıtmış olarak ve hiç durmadan esen serin rüzgârın, sarındığı beyaz yeldirmesinin etekleriyle oynaştığı bir Üsküdar hanımefendisi gibi oturuyordu.

İşte bu dar yolların birinden yukarı kadar çıkınca, fakat geniş Ayazma meydanına varmadan önce bir sokağa varırdın. Bu geniş yolun epey bir mesafesine cephe yapan yer yer yeşillikler tutunmuş yüksek taş duvarın arkasındaki geniş bahçeye, iki üç mermer basamağıyla birlikte üç metrelik yüksekliğe ulaşan çift kanatlı bir kapıdan geçiliyordu. 

Zemini taş ve kırmızı tuğladan, üstü kahve renginde ahşap, biraz kendi haline bırakılmış yaşlı fıstık çamlarının da bulunduğu bahçedeki bu köşkün bahçesinde, babaannem ve büyük teyzemizin ilk fotoğrafları var. Biri yüksek arkalığı olan ahşap sandalyede oturmuş diğeri ayakta, ikisinin de saçları alttan düz kesilmiş, geniş yakalı ve birbirine benzer kıyafet içindeler.

Okula öyle mi gidiyorlardı bilemiyorum. 

Ama babaannemin, o cânım Osmanlı yazısıyla tab edilmiş kitaplarından bana ulaşanlar var. Ayrıca bazı Fransızca cümleler kurduğunu, ondan bazı kelimeler öğrenmeğe çalıştığımı hatırlıyorum…

❤️❤️❤️

Hicri kameri 1325 yani 1907 doğumlu Makbule babaannem ve iki yaş büyük ablası Refiye teyzemiz, “Sultan 3. Mustafa Mekteb-i İbtidası” adıyla 1914 yılında açılan ve birkaç yıl sonra da giriş kapısı üzerine asılan “Müdafaa-i Milliye parasıyla yeniden yaptırılan Ayazma Vakıf İbtidai Mektebi” hat yazısı bugün halâ yerinde duran okula… Yani bugün “Şemsipaşa İlkokulu” adıyla bilinen mektebe gidiyorlar.

❤️❤️❤️

Ayazma camiinin bastığı yerde bir saray varmış. 1757-74 arasında Padişah olan Sultan Üçüncü Mustafa Hanın yaptırdığı bu büyük köşk kullanılamadığı için yıkılmış ve annesi Mihrişah Sultan adına bu günkü cami, mektep, çeşme gibi hayır eserleri yapılmış. Hepsi de nadide çiçekler gibi güzel…

1758 yılında açılan bu mektep İstanbul’un en eski ilköğretim okuluymuş. 1913’te okul artık iyice harap hale geldiği için 1914’te Mimar Kemaleddin Bey bu günkü binayı yapmaya başlamış ve 22 Nisan 1915’te açılmış.

Bu anlattıklarımın benle iki enteresan ilişkisi daha var ki Nisan’ın 22’si annemin vefat günüydü ve ayrıca torunum da şimdi işte bu okula gidiyor…

❤️❤️❤️

Kitaba düşkün biri daha var bu hikâyede. Kendine zimmetli topun başında yıllarca harb etmiş olan, babaannemin amcası… İşte bu Osman amcamızın göğüs cebinde bir En’âm cüzü var. Ve bu kahraman Osmanlı askeri En’âm-ı şerifi okuya okuya ezberlemiş ve sürekli tekrarlarmış. Artık harp sona ermek üzere, top patlamaları filan tek tük duyuluyor. Aklına gelmiş bir anda;

“-Ya Rabbi, on altı yıldır harp ediyorum daha vücudumda bir nişan… 

..bile yok” diyemeden, düşen top mermisinden fırlayan bir şarapnel parçası Osman amcanın üst dudağını koparmış!..

Ağzı kan içinde kalmış elbette…

Askerleri “aman çavuşum” filan diye koşmuşlar ama onlara;

“-Bırakın bırakın, bunu ben istedim!” demiş ve o yaralı dudağını yalaya yalaya iyileştirmiş… 

Rahmetlinin tek, vesikalık fotoğrafında, bıyığının altındaki yırtılmış yeri belli oluyor.

.

Babaannemin babası İdris dede Çanakkale savaşından dönememiş, babamın babası İsmail dedem ise otuz yaşında vefat etmiş. Babaanneme de babama da bir manada babalık yapmış olan işte bu Osman amcanın anlattıklarını dinleyerek büyümüş babam. 

“Askerdeyken alışmış, deri kayışta bilediği usturasını iki eliyle tutar, kafasını tırıs tırıs kendi kazırdı” diyordu…

.

Babam 1930 doğumluydu. Yani, uyuyup kalıncaya kadar savaş hatırası veya gizlice okunan “Ahmediye-Muhammediye” dinlediği yıllar 1944-45’ler olmalı… 

Şu uğursuz kırklı yıllardan kurtulabilmiş ama çok da hırpalanmış olan o kitap da bende çok şükür.

❤️❤️❤️

Babamın kitap sevgisi buna dayanır, bir de okulsuzluğa!

Bunun ne demek olduğunu bu günkü insanlar elbette anlamayacak…

.

1 Kasım 1928’de harf inkılabı oluyor ve 29’da memleketin üstüne bir sis tabakası gibi iyice çöküp yerleşiyor… 

18 Temmuz 1932’de ezan okumak yasaklanıyor…  

Bu sırada mektepler de kapanırken Kur’an-ı Kerim dahil bütün kitaplar toplanmaya başlanıyor… 

Mektepler kapanıp hocalar kapatılıyor ama, yerine konacak ne okul ne de öğretmen var!..

Kepirtepe’ler, Hasanoğlan’lar gibi öğretmen okulları açılmış ama İstanbul’a en yakın köylerde bile beş hatta on yıla yakın çocuklar okulsuz eğitimsiz kalıyor.

❤️❤️❤️

Fakat… Memlekette, sanki ana şalter indirilmiş de bütün mahalle karanlığa gömülmüş gibi bir hal oluyor!

Çünkü bütün kitaplar toplanıyor, bu kitaplardan öğrenilenleri anlatmak yasaklanıyor ama kapanan mekteplerin yerine yeni okullar açılamıyor…

Ve aniden bir kanun çıkararak, tercih ettikleri Latin yazısını okuyamıyor diye, bütün bir milletin tamamına “cahil” damgası basılıyor!

Babaannem cahil, Osman amcamız cahil, Hüseyin dedem ve hayatta bırakılan ne kadar alim, hoca, ulema varsa hepsinin ortak adı “cahil” oluyor ve gene o yıllarda büyüyen annem emsali çocuklar okul, mektep, hoca, muallim göremediği için onlar da “cahil” oluyor…

Babam mı? 

Babam ise 15 yaşındayken, kendinden küçük çocuklara Latin harflerini öğreterek, üç yıllık ilkokuldan diploma alıyor.

Bu yıllarda memlekette kitap namına bir şey kalmıyor. İnsanlar kitaptan korkuyor, hatta başına bir iş gelmesin diye İslam harflerini görünce kaçar oluyor!..

❤️❤️❤️

Babam Paşabahçe Cam fabrikasında çalışıyordu. Doğduğum zamanki evimiz fabrika arkasında kalan Harmantepe’deydi. Ben, bizimkinden başka evde kitap görmedim. Evlerde, sadece çocukların okul kitapları olurdu. 

Bizim evde de ablamların okul kitapları ve dergileri vardı ama, siyah bezlerle ciltlenmiş iki kitabımız daha vardı. 

Biri Kur’an-ı Kerim’in yazılı olduğu Mushaf-ı Şerif, diğeri ise Delâil-i Hayrât şerhi yani Kara Davut.

İşte benim ilk gördüğüm iki kitap bunlardı. 

.

Anneme de babama da ve köyün yüzlerce çocuğuna da; annemin babası olan Hüseyin dedem, yıllarca ve ısrarla ve çok bedeller ödemeye razı gelerek Kur’an okumayı öğretmişti. Ki o da vatan, millet, din, iman, namus, bayrak ve bu vatanın evlatları uğruna sekiz yıl savaşta kalmıştı, hatta İstiklal madalyasına da sahipti.

.

Babam vardiyadan gelince bu ikinci kitabı yani Kara Davut’u alır açardı. 

Ben, adı Davut olan ve kara kara saç ve bıyıkları olan babam ile bu kitap arasında bir bağ kurar, babamın okuduklarını dinlerken uyurdum…

İlk öğrendiğim kıssa ve menkıbeler işte bu kitaptandı.

❤️❤️❤️

Bu satırları okuyanlar, bugün anlattıklarımı sadece bir kitap, bir baba, bir çocuk hikâyesi olarak da görebilirler. 

Fakat, değil!..

O kara kitap, Sahra çölünde başını gösterebilmiş ve hatta yaprak çıkartabilmiş bir meyve ağacı gibiydi. Büyük okyanusun sonsuzluğunda, suyun üzerinde gözüken bir adacık gibiydi. 

Ve o kitabı, sayısız insanlar gibi alnına “cahil” damgası basılmış olan fabrika işçisi bir adam okuyup okuyup anlatıyordu.

❤️❤️❤️

Şöyle de değişik bir durum var:

O Kara Davut’u, adını hatırlamadığım bir köyde yaşayan, yaşlı bir adam vermiş babama. Herhalde “Bunu burada okuyan yok, kitap zayi olmasın” demiş olmalı. 

Zaten yıllar da akmış. Tarih 16 Haziran 1950’ye varınca “ezan yasağı” kalkmış, artık evlerden zorla kitaplar da toplanmıyor… Fakat insanlar, “başımıza bir şey gelir” diye hala korkuyorlardı. 

Bu endişelerin 70’li yıllarda bile hissedildiğine şahidim.

.

Sonra o kitap bizden gitti. 

Çünkü adamcağız vefat etmiş. Çocukları, babalarının kitabını hatırlamışlar. Babama devamlı haberler göndermişler. “Kitabımızı geri ver” diye ısrar etmişler. 

Okumak için isteseler zaten önceden de okurlardı, belki de çok para edeceğini zannetmişler ve kitabı geri almışlar…

Babam hep; “o adam kitabı bana vermişti” diyordu…

❤️❤️❤️

Tarih 80’lere doğru yürüdükçe, kitaplarda bir serbestlik, basmakta da bir kolaylık oldu. Artık her yerde kitaplar bulunmaya başlandı. 

Babam da çok kitap alırdı, okurdu da. Bana da kitap almak konusunda kısıtlama getirmezdi. Bazı yayın evlerinde kredim bile vardı, hangi kitabını istesem alırdım.

Davut babamı en çok sevindiren şeylerden biri, ne oldu dersiniz?

Bir yayınevi “Kara Davut” kitabını günümüz yazısına çevirerek basmış. 

Bunu duyar duymaz kitabı almıştı babam.

❤️❤️❤️

Yıllar sonra... Geçtiğimiz yaz...

Kısmet oldu, yaz boyu çocuklarla beraber olduk.

Sanat, şiir, dondurma, karikatür, sûre tekrarı, karpuz ziyafeti, namaz kitabı falan ne varsa karışık. Maksadım, çocuklarla beraber vakit geçirmekti.

Bu arada, caminin bir kitaplığı var. İşin ilginç tarafı camide kitap okuyan, cemaattan kimse yok…

Bir ilginç taraf da şu; evinde “fazla” kitap bulanlar, onları market torbalarına koyup koyup camiye getiriyormuş!

Hani iyilik/sevap olsun, camide nasılsa okunur diye. 

Fakat evlerde en çok hangi kitaplar olur? Elbette İslam Ahlakı, Faideli Bilgiler filan... Zaten camiye bırakılan torbaların içinden çıkan kitapların yarısı da bunlardanmış. 

Hoca bıkmış, bunalmış. Bana diyor ki;

“-Söyle de şunları dağıtmasınlar!..”

Kahkaha atıyorum, bunun benle ne alakası var? Hoca bende nasıl bir etki/ tesir umuyorsa!.. 

Diyorum ki; bunlar insanlara dağıtılanların binde biri bile değildir… Belki de evlerde fazla birikmiş olanlardır…

Ben ne dersem diyeyim hoca;

“-Yığılıyor camide, toplananları dönüşüme vereceğim!” Deyince ben;

“Bazılarını alıyorum, bari ben onlara sahip bulayım…”

Başka gün ayakkabılığın üzerine bırakılmış başka bir torbada bambaşka bir kitap buluyorum. 

“İstediğini alabilirsin demiştin, bunu da alabilir miyim?”

“Alabilirsin, çünkü zaten birikenleri dönüşüme vereceğim” diyor. 

❤️❤️❤️

Sonra birdenbire içime siniveren o kitabı, hocayla birlikte karıştırıyoruz. 

Okumaya çalışıyoruz. 

Kitap bir yandan bana tanıdık geliyor ama harfleri tek tek yanyana koyup yazılara bir mana bulmaya çalışıyoruz. 

Belli ki Türkçe, fakat okuyamıyoruz!

İlk sayfanın üzerindeki yuvarlak ve şekilli yazıya manâ vermeye çalışıyoruz. 

Okuyarak değilde tahmin ederek;

“-Bu kitap Delâil-i Hayrat şerhi olmasın” diyorum. 

Ve… Evet, kitap o…

Tahminim doğru çıkıyor.

❤️❤️❤️

Şimdi uzun, ama çok uzun yıllar geriye gidiyorum…

İlk gördüğüm kitabı hatırlıyorum.

Küçük bir çocukken tanıştığım Delail-i Hayrat şerhi, yani Kara Davut denen; menkıbe, kıssa, dua kitabı veya onun aynı baskısı olan kardeşi, burada çocuklarla meşgul olduğum yerde bana geri dönüyor.

.

Sevinmeyeyim mi? 

Hem de çok seviyorum…

❤️❤️❤️

Fakat şu üzüntüme çare, merhem, şifa yok;

“Cahil” damgalı, yirminci yüzyılın sıradan insanlarının sıradan, yani hikaye okurcasına kolay okuduğu; peygamber kıssaları ve evliya menkıbeleriyle dolu olan kitabı, yirmi birinci yüzyılın hocası ve yazarı olarak bizler okuyamıyoruz!

Yüz yılda nereye çıkmışız veya hangi çukura düşmüşüz;

..söylemeye cesaret eden var mı?

 

❤️

 

 

 

 

 

Yorumlar

  • yorum avatar
    İsmail
    30-12-2025 13:37

    Kaleminize, yüreğinize sağlık. Bu hatıralar çok kıymetli. Paylaştığınız için teşekkür ederiz.

  • yorum avatar
    Arifgökhan Ersoy
    28-12-2025 08:38

    Allahu Teala razı olsun. Güzel yazınız için teşekkür ederiz. Alfabenin değiştirilerek o ahlaklı, kültürlü, güzel insanlara cahil denilmesi ve günümüzde din kitaplarının din adamları tarafından geri döşüme gönderilmesi, yürek burkan iki bölüm bence. Kitapların kıymetleri o zaman da bilinmemiş, hala da bilinmiyor maalesef.

  • yorum avatar
    Necla Atila
    28-12-2025 06:51

    Maşallah kıymetli hocam dedeleriniz secilmişlerden sizde nasiplilerdensiniz. İslamiyet paha bicilemiyecek bir din. Allahu Teala bütün güzellikleri zorluklarda yaratmış. Islamiyetin güzelliğini tebliğ eden peygamber efendimiz sallahu aleyhi vessellemin makamını görüp anlamak için sevdiklerine bu dini koruyup günümüze kadar getirmelerini ihsan etmiş. Bu özel görev her kula nasip olabilirmi. Bu ağır yükü ancak Yaradana samimi ve gönülden bağlı kulları çekebilir. Buna layık olan kullarını da en iyi Rabbimiz bilir. İslamiyet garip gelip garip gidecek ama kıyamete kadar bu dini koruyacak kıymetli kullar olacaktır. Eden kendine eder bu dini yok etmeye çalışan zavallılar ancak kötülüğü kendilerine ettiler. Dileyelim dua edelim ki kıyamete kadar son nefesimize kadar dinimize sahip çıkanlardan kıymet bilenlerden olalım biz ve neslimizd3n gelenler gelecek olanlar geçmişlerini dedelerinin fedakarlıklarıni doğru kaynaklardan ogrenip bu yolda yürüyüyerek kıyamete kadar koruyacak olanlardan olsunlar inşallah. Allahu teala size hayırlı sağlıklı ömürler ihsan eylesin güzel insanlar yetiştirmenin nasip eylesin insallah

  • yorum avatar
    Ahmet sezgin
    28-12-2025 04:21

    Eline yüreğine sağlık seninde dediğin gibi uçsuz bucaksız bir çölde yeşeren ağaç ve meyveleri muhakkak olacak Rahmetli amcanın nisane istemesi gibi kazanan hep İslam olacak zahire değil gerçeğe uzanan bu güzel yazı için teşekkür ve tüm geçmiş büyüklerimizi Rahmetle yad ederiz inşallah amin o iki yeribulamadim ağlamak için yazının tamamı kalbimi titretti

  • yorum avatar
    Hicran 6
    27-12-2025 14:56

    Çok acı hadiseler... Maalesef tarihte görülmemiş ve belki bir daha da görülmeyecek (üstelik ahmakça) bir zulüm bizim ülkemizde, bizim milletimize yapılmış... Yazının sonu mutlu bitmiş, o güzelim kitaba kavuşmuşsunuz:)

  • yorum avatar
    Osman Ayvazoğlu
    27-12-2025 12:16

    Çok güzel teşekkür ederiz üstad

  • yorum avatar
    Cumali Avcıoğlu
    27-12-2025 11:36

    Sebeb olanların yazı dilimizi değiştirenlerin ebedi yurdu Cehennem olsun

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.