DUA’NIN NÖROPSİKOLOJİSİ
22 Aralık 2025, Pazartesi 00:25
Hz. Mevlânâ, “Sessizlik Allah’ın dilidir” derken belki de insan zihninin en derin hâline işaret ediyordu. Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: Zihin sustuğunda, beyin düzenlenir. Gürültü azaldıkça korku merkezleri geri çekilir, dikkat toparlanır, beden tehditten güvene geçer. Dua tam da bu eşiğin adıdır. Ne sadece bir söz ne de yalnızca bir inanç ritüeli… Dua; insanın iç karmaşasını sakinliğe teslim ettiği, kalbin diliyle beynin ritminin buluştuğu bir yöneliştir. Asırlar önce yüksek din ilimleri ve sezgiyle söylenen bu hakikat, bugün bilimsel ölçümlerle aynı noktayı işaret ediyor: İnsan sustukça, iç âlemi konuşmaya başlar.
Dua çoğu zaman yalnızca bir dini ritüel gibi algılanır. Oysa daha derine indiğimizde şunu görürüz: Dua, insan ruhunun en eski savunma biçimlerinden biridir. Bugün bilim ilerledikçe, bu kadim yönelişin yalnızca inançla değil; beyinle, bedenle ve hatta toplumla da doğrudan ilişkili olduğu daha net anlaşılıyor.
Gelin duaya sadece manevî ve metafizik pencereden değil, çağdaş bilimin tuttuğu ışıktan da bakalım.
Beyinde Dua Anı: Nörofizyolojik Sessizlik
Son yirmi yılda nörobilim, dua, ibadet ve benzeri içe yönelim hâllerini yakından izliyor. Andrew Newberg ve benzeri araştırmacıların çalışmalarında dikkat çeken ortak bir nokta var.
Dua esnasında beynin karar verme ve dikkatle ilişkili bölgesi olan prefrontal korteks daha düzenli çalışıyor. Korku ve kaygının merkezi kabul edilen amigdalanın aktivitesi ise belirgin biçimde düşüyor. Aynı anda parasempatik sistem devreye giriyor; kalp ritmi yavaşlıyor, nefes derinleşiyor, beden tehdit hâlinden çıkıyor.
Nörokimyasal düzeyde de bir denge hâli oluşuyor. Serotonin ve dopamin gibi düzenleyici maddeler daha uyumlu salınıyor. Özellikle dua ile nefesin birlikte yürüdüğü durumlarda stres hormonlarının azaldığı gösterilmiş durumda.
Zikir ise zihnin dağınık konuşmasını ritmik bir hatırlayışla tek merkeze toplar. Nörofizyolojik düzeyde bakıldığında, tekrarlayan lafızlar ve ritim beynin dalga düzenini yavaşlatır; beta gürültüsü azalırken alfa ve teta bantları belirginleşir. Bu geçiş, kaygı devrelerinin sakinleşmesi, dikkat ağlarının toparlanması ve bedenin parasempatik dengeye geçmesi anlamına gelir. Nöropsikolojik açıdan ise zikir, zihnin sürekli geçmiş ve gelecek arasında savrulmasını durdurur; kişiyi “şimdi” de tutar. Tasavvuf dilinde bu hâl, kalbin sükûnetidir; bilimin diliyle ise zihinsel regülasyon. Farklı kavramlarla ifade edilse de işaret edilen yer aynıdır: Hatırladıkça zihin dağılmaz, merkezlenir.
Bilimin diliyle söylersek: Dua eden beynin yöneldiği yer kaos değil, düzendir.
Zihin İçin Bir Toparlanma Alanı
Psikoloji literatüründe dua, güçlü bir “baş etme biçimi” olarak ele alınır. Özellikle kayıp, hastalık, belirsizlik, yalnızlık ve çaresizlik gibi dönemlerde dua eden bireylerin ruhsal yükü daha dengeli taşıdığı gözlemlenir.
Bunun nedeni oldukça basittir. Dua, zihnin iç konuşmasını düzenler. Düşünceler dağılmak yerine toparlanır. Kişi, her şeyi tek başına taşıma mecburiyetinden çıkar.
Psikolojide buna “anlamlandırma” denir. İnsan yaşadıklarına bir anlam çerçevesi kazandırabildiği anda, acı ortadan kalkmasa bile ezici olmaktan çıkar. Dua tam da bunu yapar. Acıyı yok etmez; ama insanı acının altında kalmaktan korur. Sabır ve vücudun dayanma refleksini güçlendirir.
Tevekkül: Bırakmanın İyileştirici Tarafı
Tevekkül çoğu zaman yanlış anlaşılır. Pasiflik ya da vazgeçiş sanılır. Oysa tevekkül, çabanın ardından yükü teslim edebilme olgunluğudur.
Modern psikoloji bunu “letting go” kavramıyla açıklar: Kontrol edemediklerini serbest bırakmak. Dua eden insan şunu söyler: “Ben elimden geleni yaptım. Gerisini Yüce Allah’a bırakıyorum.”
Bu cümle, beyinde anında bir rahatlama karşılığı bulur. Kaygı azalır, kaslar gevşer, zihin tehdit modundan güven alanına geçer. Nörobiyolojik düzeyde bakıldığında stres hormonu kortizol düşer, tehdit algısı zayıflar.
Yani tevekkül, bir çöküş değil; zihinsel ve bedensel bir toparlanma hâlidir.
Toplumsal Bir Bağ Olarak Dua
İnsan yalnızca bireysel bir varlık değildir. Toplumla birlikte ayakta durur. Dua da bu noktada sadece bireyi değil, toplumu da düzenleyen bir işlev görür.
Topluca dua eden topluluklarda dayanıklılığın arttığı, büyük travmalardan sonra iyileşmenin hızlandığı biliniyor. Dini ritüeller aidiyet duygusunu güçlendirir, “yalnızım” hissini zayıflatır.
Deprem, salgın ve savaş dönemlerinde toplumların daha fazla duaya yönelmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Bu durum bir kaçış değil, kolektif bir toparlanma biçimidir.
Dua Nedir, Ne Değildir?
Bilim duayı “her şeyin çözümü” olarak tanımlamaz.
Bilim açısından dua;
zihnin kendini ayarlama yolu,
duygusal yükü düzenleme biçimi,
stres devrelerini sakinleştiren bir iç yönelimdir.
Maneviyat ise şunu ekler: Kulun Rabbine yönelişi, bilimin ölçemeyeceği bir derinlik taşır.
Bugün nörobilim, psikoloji ve sosyoloji aynı noktada buluşuyor: Dua eden insan daha dayanıklı, daha umutlu ve ruhsal olarak daha dirençlidir.
Dua, modern dünyanın karmaşasında bir kaçış değil; yeniden merkezlenme hâlidir. Belki de bu yüzden atalarımız “Dua, mü’minin silahıdır” derken sadece manevî değil, biyolojik bir gerçeği de sezmişti.
İnsan kendi acizliğini fark ettiği anda, kalbinden sessiz bir cümle geçer:
“Rabbim, ben bıraktım. Sen tut. Sana sığındım.”
Ve çoğu zaman tam o anda zihin sakinleşir, ruh serinler, insan hayata yeniden tutunur.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.