DİNDE REFORMCULAR VE SEYYİD KUTUB
20 Mart 2026, Cuma 01:33
1903’de Mısır’da doğdu. Kahire ilim enstitüsünde okudu. Edebiyatla ilgilendi.
Sonra din adamı şekline girerek, eski Kahire müftüsü ve mason locası başkanı olan Abduh’un dinde reformist yolunu takip etti.
İhvan-ı Müslimin’e bağlı haftalık el-Fikrü’l-cedid dergisini çıkardı. Ancak siyasi üslubu ve sosyalist fikirlerinden dolayı 1948’de kapatıldı.
Maarif Bakanlığı’nda farklı görevlerde bulunduysa da, dikiş tutturamayınca 1952’de istifa etti.
Üyesi olduğu İhvan-ı Müslimin teşkilatının aynı isimli gazetesindeki ihtilalci yazılarından dolayı Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır’a karşı girişilen başarısız suikasttan sorumlu tutularak 1954’te hapsedildi.
Irak Devlet Başkanı Abdüsselam Arif’in girişimiyle 1964’te tahliye edildiyse de,
İhvan-ı Müslimin teşkilatını yeniden canlandırarak söz ve yazıları ile halkı devlete karşı isyana teşvik ettiği için uzun süren yargılama sonunda 1966’da idam edildi; cesedi bilinmeyen bir yere gömüldü.
Seyyid Kutub hakkında;
İstanbul’daki yüksek İslam Enstitüsü eski müdürlerinden ve öğretim üyelerinden Ahmed Davudoğlu (ö.1983) hoca,
Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri kitabında,
“Seyyid Kutub bir edibdir. Biraz dini kültürü vardır. Mehmed Akif’e benzemektedir. Sözü dinde sened olamaz. Çünki, din alimi değildir.” diyerek, onu kısaca özetlemektedir.
Seyyid Kutub’un, din adamı değil, Arap edebiyatına hakim, keskin zekalı, geniş hayalli, becerikli bir yazar olduğu bütün kitaplarından anlaşılmaktadır.
O, yaldızlı, heyecanlı yazıları ile, okuyucularını vecde getirmekte, adeta kapalı bir hazineyi satışa çıkaran dellal gibi,
İslamiyeti yalnız övmekte, İslam alimlerini ve onların kitaplarını gizleyerek kendi görüşlerini, din bilgisi diye gençlere teşhir etmektedir.
Bu yönünü kullanarak da cahilleri kendine hayran bırakmakta ve onları kendi kötü emellerine alet etmektedir.
Onun bozuk ve zararlı görüşlerine kendi yazmış olduğu kitaplardan misaller verecek olursak;
Cihan Sulhü kitabında,
“İslamiyet, diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez.” diyerek,
Kafirleri sevmemeye taassub damgasını vuruyor.
Halbuki kafirleri sevmemek, onlara kalb ile düşmanlık etmek Kur’an-ı kerimde açıkça emredilmiştir. (Nisa 144, Tevbe 23, Mümtehine 1)
Yine Cihan Sulhü kitabında:
“Zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarf eder.
Zekat, elden ele geçen ferdi bir ihsan ve sadaka değildir.
Eğer bugün, bazı kimseler, mallarının zekatını bizzat kendi elleri ile ayırıp yine kendi elleri ile dağıtıyorlarsa,
bu, islamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.” diyerek,
aynı şeyleri söyleyen Mevdudi ve Hamidullah gibi İbni Teymiyye’nin yolundan gitmektedir.
Ehl-i sünnetin dört mezhebi ise, sözbirliği ile bildiriyor ki,
Zekat, bir müslümanın helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine teslim etmesi demektir.
Ancak Hanefi mezhebinde, bunlardan yalnız birine de verilebilir.
Yine Cihan Sulhü kitabında:
“Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetten ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar.” ve
İslami Etüdler kitabının 92. Sayfasında:
“Zekat kafi gelmez ise, hükümet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.” diyerek,
kendi sosyalist düşüncelerini, İslamiyet olarak tanıtmaya kalkışmakta ve Allahü tealanın intikamına hedef olmaktadır.
Oysa Peygamber efendimiz, “Bir mü’minin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.” buyuruyor. (İmam-ı Ahmed / Müsned)
İslam devletinin vazifesi, milletin mallarını, canlarını ve ırzlarını korumaktır. Mazlumların haklarını zalimlerden almaktır.
Milletin malına, canına, namusuna dokunmaya, devletin hiçbir zaman hakkı yoktur.
Yine İslami Etüdler kitabının 32. sayfasında;
“Diktatörlerin ve taşkınların yüzüne durarak, haykırmayanlar, ya büyük bir günah işliyorlar, ya münafık oldukları için böyle davranıyorlar.
Ya da bunlar, hakiki İslamı bilmeyen kara cahillerdir.” diyerek
müslümanları fitne ve ihtilal çıkarmaya körüklemektedir.
Halbuki Peygamber efendimiz, hadis-i şeriflerde:
“Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana, Allah lanet etsin!” (Camiussagîr),
“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” (Müslim)” ve
“Her kim emîrin yapmış olduğu bir şeyi kötü görürse sabretsin (isyanla hareket etmesin). Çünkü her kim sultana (itaatten) bir arşın ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür." (Buharî) buyurarak,
Müslümanları fitne ve isyandan men etmektedir.
Yine İslami Etüdler kitabının 33. sayfasında:
“İslamiyyet, bir mücadele, sonsuz bir savaştır.
Dualar mırıldanmak, tesbih tanelerini şıkırdatmak,
aman Allahım sen koru sözlerine dayanarak, gökten hayır yağacağına güvenmek, islamiyet değildir.” diyerek,
Allahü tealaya dua ve tevekkül eden müslümanlarla alay etmektedir.
Savaşa hazırlanmak, sebeplere yapışmak, en modern savunma silahlarını yapmak, elbette lazımdır. Dinimiz bunu emretmektedir.
Fakat müslümanların ayrıca tevekkül ve dua silahı vardır.
Allahü teala ayet-i kerimelerde dua ve tevekkül edenleri severim diyor ve tesbih okuyanları övüyor.
İbni Hacer-i Mekki hazretleri (ö.1567), Fetava-i fıkhiyye kitabının 149. sayfasında:
“İslam alimlerinin çoğuna göre, duayı inkar eden kafir olur. Kur’an-ı kerime inanmamış olur.” buyuruyor.
Yine İslami Etüdler kitabının 203. sayfasında:
“İslam, yeryüzündeki bütün insanları, dini inançlarının farklılığına bakmaksızın hürriyete kavuşturmak için koşan bir kuvvettir.
Bu kuvvetin, sapık kuvvetlerle karşılaşınca, mücadele ederek, onları imha etmesi, vazifesidir.” diyerek,
Müslümanları, Daru’l-harbdeki kafirlerle bir tutmakta,
Allahü tealanın necis, pis dediği küfrün yayılması, hürriyete kavuşması için savaşmayı, vazife bilmekte,
Allah yolunda yapılan cihadı, bu şekilde anlamaktadır.
İslamda Sosyal Adalet kitabının 185. Sayfasında ise:
“Milyonlarca insanın basit bir meskene ve elbiseye muhtaç bulunduğu bir memlekette,
milyonlarca lira sarf ederek muhteşem köşkler yaptırmak israf ve haramdır.” diyor.
Oysa Peygamber efendimiz, “Şüphesiz ki Allah, verdiği nimetinin eserini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır.” (Tirmizî) buyuruyor.
Zekatını fakirlere veren ve alın teri ile helalinden kazanan kimsenin köşkler yaptırması, haram değildir.
Dinimizde helalinden çalışıp kazanmak da ibadettir. Allahü teala şükreden zenginleri sever.
Haram olan ise, zengin olduğu için, kendini başkalarından üstün görmektir.
Yine İslamda Sosyal Adalet kitabının 247. sayfasında:
“Hz. Ömer birkaç sene daha hilafette kalsa idi veya Hz. Ali, üçüncü halife olsa idi,
yahut Hz. Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu.” diyerek,
Hz. Osman’ın, idaresiz ve beceriksiz olduğunu ifade edecek kadar aşağılaşmakta ve Allahü tealanın takdirine rıza göstermemektedir.
Oysa Hz. Osman’ın din ve dünya bilgilerindeki, idare ve siyasetteki yüksekliğini bildiren hadis-i şerifler sayısız denecek kadar çoktur.
Fî zılâli’l-Kur’ân ismindeki tefsir kitabında ise, Zümer suresinin 3. ayetini tefsir ederken:
“Tevhid ve ihlas sahibi, Allah’tan başka kimseden bir şey istemez. Hiçbir mahluka itimat etmez.
İnsanlar, İslamiyetin bildirdiği tevhidden ayrıldı. Bugün bütün İslam memleketlerinde Evliyaya ibadet ediliyor.
Cahiliye zamanındaki arabların meleklere, heykellere tapınmaları gibi, onlardan şefaat istiyorlar.
Tevhid ve ihlas sahipleri, Allah ile kul arasına vasıta koymaz. Kimseden şefaat istemez.” diyerek,
Vehhabi ve mezhebsiz olduğunu ilan etmekte, tasavvufu ve şefaati inkar etmektedir.
Yine Fî zılâli’l-Kur’ân tefsirinin 1. Cildinde;
“İnsanların dine girmelerini kolaylaştırmak için cihad edilmez.” diyerek, cihadın esas kısmını inkar etmekte,
Cihan Sulhü kitabında ise:
“Müslümanlar ihtilalci olur. Zulüm, haksızlık yapan hükümete karşı ihtilal yapar.” diyerek ve
Hac suresinin 39. ayet-i kerimesini ileri sürerek insanları devlete karşı isyana ve fitne çıkarmaya teşvik etmektedir.
Oysa bu ayet-i kerime, müslümanların, zalim hükümete isyan etmeleri için değil,
İnsanların İslam dinini işitmelerine, müslüman olmalarına mani olan zalim diktatör orduları ile cihad yapması için, İslam devletine izin vermektedir.
Dinimiz, zalim sultanlara, hatta kafir hükümetlere bile ayaklanmayı yasak etmektedir. Böyle ayaklanmak, cihad değil, ahmaklıktır.
Kanunlara, emirlere karşı gelmek, cihad olmaz. Fitne çıkarmak olur.
Böyle zamanlarda yapılacak cihad, İslam bilgilerini yaymak, imanlı gençlik yetişmesine çalışmaktır.
Seyyid Kutub’un bu cahilce, ahmakça yazıları, Mısır’da fitne çıkarmasına, on binlerce müslümanın zindanlarda çürümelerine, çoklarının ölmesine sebep oldu.
Müslümanların devlete karşı ihtilal yapmasına sebep olduğu için idam edildiği gibi,
bu facia ve fitnelerin cezasını kıyamette de çekecektir.
İlmi, aklı ve ihlası olmayan din adamları tarih boyunca, hep böyle felaketlere sebep olmuşlar,
İslam bilgilerini sessizce yayan ilim ve akıl sahibi din alimleri ise, hep başarı sağlamışlardır.
Osmanlı Şeyhulislamlarından Kadı Zade Ahmed efendi (ö.1580),
Birgivi vasiyetnamesi şerhinin 200. Sayfasında:
(El ile, güç kullanarak emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak, yani günah işleyene mani olmak; devlet adamlarının vazifesidir.
Söz ile, yazı ile cihad etmek, alimlerin vazifesidir. Kalb ile, dua etmekle mani olmak ise, her mü’minin vazifesidir.
Tesirli, başarılı olacağı zan olunursa, bu vazifeleri yapmak vacib olur. Fitneye sebeb olacağı zan olunursa, terk etmek vacib olur.
Fitne bulunan yere zaruretsiz gitmek caiz değildir. Eğer dinini korumak için hicret ederse, güzel olur. Cennete girmeye layık olur. Şefaate mazhar olur.
Emr-i maruf ve nehy-i münker yaparken niyetin halis olması ve işi anlayıp, Allahü tealanın buradaki emrini iyi bilmesi ve sabırlı olup münakaşa ve kavga etmemesi, yumuşak ve tatlı dil ve yazı ile yapması lazımdır.) buyuruyor.
Eğer Seyyid Kutub, İslam alimlerinin kitaplarını okuyarak cihad ile emr-i marufu iyi anlamış olsaydı, kendi başını yemez ve kırk binden fazla müslümanı felakete sürüklemezdi.
İslam alimlerinin büyüklerinden Ahmed ibni Hacer-i Mekki hazretleri (ö.1567) Fetava-yı hadisiyye kitabında,
Seyyid Kutub’un yazmış olduğu Fî-zılâli’l Kur’ân gibi bozuk ve zararlı tefsirler hakkında:
“İslam alimlerinin tefsirlerinden almayıp da, kendi anladığını ve kendi görüşlerini tefsir olarak yazan ehliyetsiz kimselerin tefsirlerini milletin önüne sürenlere mahkemeler mani olmalıdır.
Böyle tefsirler batıldır, bozuktur. Bu tefsirleri milletin önüne süren din adamları sapıktır.
Başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadırlar.” diyerek,
Müslümanları bu sonsuz felakete karşı uyanık olmaya davet etmektedir.
Seyyid Kutub’a itibar eden kimselerin, onun hakkında:
“İlmî ve felsefî araştırmaları, kendisine sarsılmaz bir iman bahşetti” demeleri de,
onun imanının, İslam bilgilerine değil, felsefi düşünceler üzerine kurulmuş, sapık bir yol olduğu gerçeğini ifade etmektedir.
Dünyada ve ahirette saadete kavuşmak isteyenler, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarını okumalıdır.
Bu alimler, fertlere, ailelere ve cemiyetlere lazım olan her bilgiyi kitaplarına yazmışlardır.
Seyyid Kutub ve diğer dinde reformcuların,
İslamiyete uymayan bozuk ve zararlı görüşlerine, ehli sünnet alimlerinin vermiş oldukları cevapları daha detaylı öğrenmek için,
Hakikat Kitabevi yayınlarından;
FAİDELİ BİLGİLER kitabını mutlaka okumalıdır.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.