DERİN’LİK
26 Temmuz 2026, Pazar 17:58
Diğer çocukların babalarının elinden tutup iyi vakit geçirmeye çalıştığı Babalar Günü’nde o, üzerinde “her nefs ölümü tadacaktır” yazan yeşil örtü altında yatan babasının yanı başındaydı.
———
Sıcak bir gündü…
Velimeşe’den otobana çıkmış İstanbul yönünde gidiyorken Rahim ağabey aradı. Çoğu kimse gibi o da haberi benim paylaşımımdan öğrenmiş. Fakat, şehir dışında olduğunu söyledi. Taziye için ona Hülya hanımın telefonunu yolladıktan sonra Selahattin Akbulut’la konuştum. O da Sakarya’dan binmiş, trenle geliyormuş.
Eyüpsultan’a ilk ulaşanlardan biri galiba bendim, çünkü hep dolu bulduğum otoparkta geniş boşluklar vardı.
Cami ise her zamanki gibi kalabalık.
İşte şu çınar ağaçları, belli ki; Eshabı kiramın büyüklerinden Halid bin Zeyd hazretlerinin meçhul makamını işaretlemek için, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemseddin hazretlerinin toprağa soktuğu çubuklardan büyüyenler...
İç avlunun kıble yönünde, o güzel cami. Semt gibi, buranın camisi de “Eyüpsultan” ismiyle, yani “sahibinin” adıyla bilinmeye devam ediyor…
❤️❤️❤️
Zihnim bana oyunlar mu oynuyor; işte sanki Büyük Seyyid Abdülhakim Efendi Hazretleri şu kapıda, çömelmiş postallarını bağlamaya çalışan sevgili “Hilmi”sine;
“Seni sevdim” diyor ve yokuşun üstündeki mescidine çağırıyor…
İç avlu kapısı ile meydana açılan dış avlunun büyük kapısı arasında geniş bir alan var. Ortada kocaman, daire şeklinde şadırvan ve onun arkasında sağda Hünkar Mahfiline çıkıp sonra bir kapalı köprü şeklinde camiye geçilen koridor…
İşte bunun kapısı yakınında, beyaz renkli ve iri iki mermer bloktan yapılmış bir binek taşı var avluda. Özellikle ağır tören kıyafetleri içindeyken ata binmesi gereken devletlülere kolaylık olsun diye.
Binek taşının başında durdum.
Çantamda, yeni çıkmış iki kitabımın elime ilk geçen birkaç nüshası… İlk basamağa oturuyorum. Hava sıcak. Öğlen güneşi tepeden vuruyor. Kitaplarımı bir masa gibi taşın üstüne koyup kalemi elime alıyorum. Az sonra vakit girecek, öğlen namazı kılınacak…
Cenaze gelmiş olmalı. Levent’i birazdan meydandaki musalla taşına koyarlar.
Kalem elimde. Önümde “Yeditepe Yazıları” ile “Dîvanyolu Yazıları” isimli kitaplarım. Bunları ilk defa, bu camideki bu taşın üstünde mi imzalasam; duvarın arkasında, meydandaki tabutun içinde bekleyen Levent adına…
Bu fikir hoşuma gidiyor.
❤️❤️❤️
Halid dün Derin’i görmüş… Bana tarif etti:
“Babasına benziyor; narin, naif, sessiz, görsen hemen tanırsın…”
“Adı ne olacak kızının” demiştim Levent’e. Tatlı tatlı kekeledi;
“De de rin… Derinn…”
O nasıl bir “Derin” demekti öyle, gerçekten derin ve o kadar sıcak. Bir daha hiç adını unutmamıştım Derin’in.
Onu başka zaman da gördüm mü bilmiyorum ama iki yaşındaki halini iyi hatırlıyorum.
İncecik, bol saçlı, bana yaklaşmayan bir çocuktu. Biz Levent ile otururken o kanepe üstünden gelip babacığına yaslanıyor, sarılıyordu.
Profil fotoğrafı olarak kırmızı tonlu bir pozunu koymuştu iki yaşındaki kızının ve sonuna kadar, on yedi sene hep o fotoğraf kaldı.
Tanışmıyoruz ama birazdan karşılaşacağız Derin’le. Kendimizi tanıtacağız ve ben ona babası ile konuşur gibi imzaladığım kitaplarımı veririm; “yeni çıktılar ve ilk imzalar baban adına sana” diyerek.
❤️❤️❤️
Sonra birden irkildim, çünkü bugün Babalar Günü’ydü!..
Diğer kızların, çocukların, babalarının ellerinden tutup iyi zaman geçirmeye çalıştığı bu saatte Derin, üzerinde “her nefs ölümü tadacaktır” ayeti işlenmiş yeşil örtü altında yatan babasının yanı başındaydı…
Yapamadım.
Yazamadım.
İmzalayamadım kitabı, ne Derin’e ne de Levent’e!..
❤️❤️❤️
Meydanın kıble tarafında Saçlı Abdülkadir Camii var. İrfan abi “büyük cami kalabalıktır, ben hemen şurada kılacağım” dedi eliyle işaret ederek. Onu takip ettik. Gerçekten de sevimli ve küçük bir cami. Hocaefendi mikrofon bile takmadığı halde, kubbenin altındaki hepimiz sesini duyuyorduk. Namaza durduk. Meydanın ardındaki Eyüpsultan camii ile aramızda fazla mesafe yok. Hocanın okuduğu sureler dışarıya da verildiği için buraya gümbür gümbür geliyor, bizim hocanın sesini bastırıyordu.
Selam verip çıktık Halid’le birlikte, tabutun başında kalabalık çoğalmış.
Mehmet Özfatura ve ağabeyi İrfan Özfatura, Halid Abay zaten irtibattaydık. Dilaver Arvas, Nazif Tunç, İslam Gemici…
Ardından Selahattin Akbulut geldi hatta gelemeyeceğini söylediği halde Ragıp Karadayı da yetişti…
Sülalenin büyüklerinden Agit Geylani… Gazetenin ilk yazı işleri müdürü Mehmet Emin İnler, Amerikayı komşu kapısı gibi bilen Hasan Mesut Hazar abi ve Niyazi Hancı…
Ve çok kişi…
İkinci safa geçtim tam önümde Agit Bey, belindeki silahının kabartısını fark ediyorum. Onun solunda Levent’in yeğeni Ömer vardı, koyu renk gözlükleriyle…
Cenaze namazını kıldırmak için yarım adım ilerleyen ve usulca ayakkabılarını çıkarıp üzerine basmış olan kişiyi sordum Osmanlı Arşivleri emeklisi Mehmet Arvas’a; Abdürrezzak (Arvas)amca, dedi. Kabristanda uzun uzun dua eden ise Sait Emin Arvas’tı ama cenazeye asıl sahip çıkan Van doğumlu ve ASELSAN yönetim kurulu başkanı Prof. Dr. Ercümend Arvas’tı…
❤️❤️❤️
“Er kişi niyetine…
Allahüekber…
Ve celle senaüke…
Esselamüaleykümverahmetullah.”
Ve bir kuş daha uçtu dünyadan, sevgilimizin tabutunu omuzlarımızın, ellerimizin üzerinde İhlas Vakfı aracına yerleştirip yolcu ettik. Ardından kendimizi yokuşa vurduk.
Meydan tepenin kıble yönündedir. Bu nefes kesen bayırın birkaç yerinden merdivenli dik patikalar ayrılıp yarım daire çekilinde dolaşarak batı yönüne geçer.
İyi ki Mehmet Emin İnler’e rastladım. Ben onun koluna girdim o benim elimi tuttu; şuraya oturalım burada su içelim dedi, tatlı sohbetini dinleyerek yolu bitirdik.
Emin abi İncirköy Camii’nin imamı olan Hacı Şevket amca’mızın oğlu. Ben İncirköy’de doğdum. Onların bulunduğu sokakta büyüdüm. Mahalledeki teyzeler bu sarışın mavi gözlü yakışıklı abi için “gazeteci” derler ben de uzaktan uzağa onu severdim. Yıllar geçti, basın yayın dünyasına karıştım, çizgi romancı oldum, sonra köşe yazarı oldum. Belki on beş yılın ardından öğrenince şoke oldum ki; Mehmet Emin abi meğer çalıştığım Türkiye Gazetesi’nin ilk yazı işleri müdürüymüş...
❤️❤️❤️
Hala tartışıladurur; ölümüne sebep gerçekten de, derlediği o “dinler arası diyalog” konulu kitap mıdır? İşte o ilim ehli adam Mehmet Oruç abinin mezarı başından girdik, beş altı metre ileride defin işi başlamıştı. Hava gerçekten sıcaktı. İsmail Atmaca’yı gördüm bir kaç kişiyle birlikte. Oğlu Ahmet Murat’ı da getirmiş. Bizim Cüneyd de onlarla beraber. Ellerinde su şişeleri var, kasalar halinde almış herkese dağıtıyorlar. Ben de istedim ama ikinci yudumu içemedim, o kadar soğuk… Yarım saat kadar şişeyi yüzüme boynuma bastırarak serinledim ve ancak ondan sonra suyu yudumlamaya başlayabildim.
Eyüpsultan’da yer bulmak kolay mı; babası Hızır Geylan amcanın üzerine koymuşlardı Levent’i. Bizler de hepimiz sırayla üçer kürek toprak attık üstüne.
Bu sırada ruhu için yollanan bağışlara geçildi. 74 Hatmişerif, 281 Yasinişerif ile başlayan okumalar o kadar çoktu ki tamamının duyurulması bile dakikalarca sürdü. Kabir kapandıktan sonra telkin/talkın veren de gene Abdürrezzak Arvas hocaydı.
Kenara çekildiğimiz yerden kabre hizmet edenleri izliyoruz. İş bitmek üzere. Artan toprakları diğer kabirlerin üstüne atıyorlar. Hemen önümüzde bir sıra mezar var. Yanımızdaki Ragıp Karadayı abi;
“Şuna şuna, toprağı buraya atın, o benim mezarım” diyor. Mezarın taşına bakıyorum ki gerçekten de “eskimez yazı” ile onun adı yazıyor.
“Ragıp abi, sen burdan ne zaman çıktın?” diyorum. Mezarlıkta olsak da Selahattin epey gülüyor.
❤️❤️❤️
Patikadan yukarıya, cenazeyi getiren aracın bulunduğu yola çıkıyoruz. Arkadaşların bir kısmı “Buraya kadar gelmişken Kaşgari Dergahı’nda namaz kılalım” bir kısmı da “Hocamızın kabrini ziyaret edelim” diyor… Bazılarıyla da yer belirleyip aşağıda buluşmaya sözleşiyoruz.
Mezarlıklar içinde dolaşmak, insana her zaman bambaşka duygular verir, korkudan başka duygular. Hele ki Eyüpsultan…
Cüneyd’le beraber kabristandan aşağıya inmeye başladık.
“Necati amcaya uğrayalım baba” diye hatırlattı.
Pek çoğumuz onu baba, amca, dede veya ağabey bilirdik. Sükunetle, sabırla bizleri dinler ve ipek sesiyle, kadife okşayışıyla nasihat edip yol gösterirdi. Pek muhterem bir şahsiyet olan bu insan güzeli, gazetemizin en kıdemli yazarlarından, albay emeklisi ve Yeşilay eski genel başkanıydı.
Başucunda, İslam harfleriyle, sadece “mustafa necati” yazan Mustafa Necati Özfatura büyüğümüzün yanıbaşına varıyoruz. Dizi dibine çöküp elini öptüğüm gibi gene sokuluyorum. Kanaatim o ki Cüneyd’i benden fazla severdi, çünkü hastanedeki son zamanlarında bile hep o vardı yanında. Kim bilir ne dualarını alıp hatıraları içine istiflemiştir. Kitap metinlerini, el yazılarını, küçük notlarını hep ona verdi. Hatta, içinde (her namaz ardından dua ettiği kimselerin) isim listelerinin bulunduğu, sayısını bilmediğim defterleri bile ona vererek imha ettirdi.
Ellerini açmış, bu mübarek kabrin dizi dibinde/hizasında dualar ediyordu Cüneyd.
“Amin, dedim ben de. Amin ya Rabbi.”
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Rakip Karadayı
03-08-2026 10:24Mükemmel ifade. Allahü teâlâ razı olsun kıymetli Muammer Abim. Uzun olmasına rağmen zevkle ve merakla okudum. Ceddine rahmet.
Fatma
27-07-2026 08:41Allahü teala rahmet eylesin vefat edenlere, mekanları cennet, Geride kalanlara da sabırlar versin Mevlam?
Muammer yıldırım
26-07-2026 18:36Ah Ölüm ne yaman bir kelime.Söz ustasının sözü Ölüm güzel olmasaydı ölürmüydü peygamber S.a.v.geçenlerimize Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun. Rabbim yakınlarına sabrı cemil versin.Adaşım başın sağolsun.