• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

DENETİM Mİ, TAKINTI MI? Ekonomiyi felç eden zihniyetin nöropsikolojik analizi

15 Aralık 2025, Pazartesi 00:25
DENETİM Mİ, TAKINTI MI? Ekonomiyi felç eden zihniyetin nöropsikolojik analizi

Modern dünya, ölçmenin ve denetlemenin güven oluşturduğuna inanıyor; oysa aşırı denetimin küresel ölçekte sebep olduğu ekonomik kayıp, bazı ülkelerin yıllık milli gelirini aşmış durumda. Dünya Bankası verilerine göre şirketlerde ve işletmelerde gereksiz kontrol süreçleri, çift denetimler, performans takıntısı ve bitmeyen raporlama döngüleri yılda trilyon doların üzerinde verim kaybına yol açıyor. Bu sadece finansal bir mesele değil; beynin güvenlik arayışı abartılı hâle geldiğinde, bireysel obsesyonun toplumsal davranışa da dönüştüğünü gösteriyor. Aşırı denetim, insan zihninde kontrol illüzyonu üretirken, ekonomide gizli ve sinsi bir vergi gibi üretkenliği de aşağı çekiyor. Ekonomistler buna “görünmez fren sistemi” diyor. Çünkü aşırı denetim, yalnızca kurumların hızını kesmiyor; çalışanların risk alma cesaretini, yöneticilerin yenilik üretme kapasitesini ve toplumların kalkınma ivmesini de içten içe tüketiyor.

Öte yandan denetimsizlik de kurumları sessizce çürüten, başlangıçta fark edilmeyen ama zamanla yapıyı içten içe kemiren bir başka tehlikedir. Kuralların gevşediği, sorumlulukların belirsizleştiği ve hesap verilebilirliğin zayıfladığı ortamlarda; liyakat yerine keyfiyet, kalite yerine rastlantısallık hâkim olur. Bu boşluk önce küçük ihlallerle başlar, zamanla sistematik suistimallere dönüşür. Denetimsiz kurumlarda kaynak israfı artar, standartlar düşer, güven erir ve nihayetinde kamu zararının bedelini toplumun tamamı öder.

Neticede denetimsizlik kurumları çürütür; aşırı denetim ise onları felç eder. Devletin ve bürokrasinin ihtiyacı olan, kontrolün değil aklın ve dengeli kavrayışın yönetmesidir.

Toplumların sağlıklı büyümesi için denetim şarttır; ancak denetim, takıntıya dönüştüğü anda durduğu yere iyilik değil, tahribat bırakır. Kurumsal hayatta her şeyi kuralsızlığa terk etmek nasıl yıkımsa, her alanı obsesif bir biçimde sıkboğaz etmek de aynı derecede yıkıcıdır. Özellikle modern devletlerin büyük bir bölümü, son yıllarda tam da bu ikilemde sıkışmış durumda: Denetimsizlik ile aşırı denetimin arasında kaybolan denge.

Ne yazık ki, üst pozisyonlara gelmiş bazı yöneticilerin kişilik yapıları, bütün kurumları etkisi altına alabiliyor. Obsesif kişilik özellikleri taşıyan karar vericiler; hata yapma korkusu, kontrol takıntısı ve her ayrıntıyı yönetme arzusu sebebiyle, farkında olmadan koskoca sistemleri kitliyor. Bu durum, bürokraside “kontrolü kaybetme korkusu” ile ‘’hiçbir riske izin vermeme’’ arasında sıkışmış bir felç hali meydana getiriyor.

Bu psikoloji, sadece çalışan motivasyonunu kırmakla kalmıyor; ekonominin can damarı olan işletmeleri de yılgınlığa sürüklüyor. Çünkü aşırı denetim daima baskı, suçlanma beklentisi, hata yapma korkusu ve psikolojik tehdit algısı üretir. Beyin ise tehdit altında çalıştığında, risk almaktan, yenilik üretmekten ve büyümeye yönelik adımlar atmaktan kaçar. Böylece şirketler küçülür, atılımlar durur, uluslararası rekabette avantajlar yok olur. Bu yalnızca psikolojik değil; ekonominin çarklarına işleyen sosyolojik bir gerçekliktir.

Takıntılı Yönetim=Felç Olan Sistem

Kurum kültürü, en çok yöneticinin psikolojik yapısını yansıtır. Eğer yönetici obsesif ise, kurumda şu sonuçlar kaçınılmazdır:

-gereksiz formlar, gereksiz prosedürler

-çalışanlarda sürekli hata yapma korkusu

-yeniliklerin ertelenmesi

-yatırımların durdurulması

-iş yapamayan ama evrak üreten bir bürokratik yavaşlama

-sağlamcı görünen ama aslında büyümeyi engelleyen bir anlayış

Bu noktada nöropsikoloji devreye giriyor. Aşırı denetim prefrontal kortekste karar almayı, limbik sistemde ise duygusal dengeyi bozar. Kişi risk almaktan uzak durur, yenilik geliştiremez, hatta günlük kararları bile geciktirir. Bu sebeple aşırı denetim, uzun vadede toplumların üretkenlik kapasitesini düşüren görünmez bir fren sistemidir.

Son yıllarda denetim sistemleri, kuruluşlara yol göstermek, çözüm üretmek veya gelişim alanlarını belirlemek için değil; adeta hata bulmak ve ceza kesmek üzerine kurgulanmış bir yapıya kaydı. Denetçi, sanki “mutlaka bir kusur bulmak zorundaymış” gibi sahaya iniyor. Bu yaklaşım, denetimin rehberlik işlevini ortadan kaldırırken, kurumlarda kronik bir tedirginlik iklimi oluşturuyor. Dahası bazı il müdürlüklerinde denetim birimleri, asli yönetim birimlerini bile gölgede bırakacak kadar güçlenmiş ve genişlemiş durumda. Denetimin, yönetimin önüne geçtiği bu tablo; sağlıklı büyümenin değil, bürokratik asimetri ve güç kaymasının işareti olarak karşımıza çıkıyor.

Medyanın Ateşi: Reyting Uğruna Üretilen Algılar

Yazılı, görsel ve sosyal medya; çoğu zaman abartılı, genelleyici ve tekil örnekleri manşetlere taşıyarak algıyı biçimler. “Tiraj” ve “reyting” uğruna verilen bu tepkisel haberler, sanki toplumda büyük bir kaos varmış gibi abartılı bir tablo çizer. Bürokratlar da bu haberleri ciddiye alıp, reaksiyonel bir şekilde:

-daha sıkı yönetmelikler,

-daha ağır cezalar,

-daha yoğun denetimler, uygulamaya zorlanır. Fakat bu kez, iyi niyetli girişimciler ve düzenli çalışan kurumlar bile bu baskıdan payını alır. Kötü örnekler yüzünden iyi örneklerin önü kesilir. Oysa doğru yönetim, istisna için kural değiştirmeye yeltenmez.

Adalet ve Ödül Dengesi

Teftiş sistemlerinin bir diğer problemi ise, neredeyse tamamen ceza odaklı bir zihniyete sıkışmış olmalarıdır. Merak ediyorum: Acaba teftişle görevli müfettişlerin ödüllendirdiği bir kurum oldu mu hiç? Bir kurumun iyi uygulamaları, örnek projeleri veya katkıları için “takdirname” verdiğine kaç kişi şahit olmuştur? Oysa denetimde cezanın olduğu yerde müfakatlandırma da olmalıdır. Sürekli kusur arayan, yalnızca hata bulan ve olumlu örnekleri görmezden gelen bir sistem ne adil olabilir ne de gelişimi teşvik edebilir. Çünkü her psikolojik yapı gibi kurumlarda yalnızca cezayla değil; takdir, destek ve pozitif pekiştirme ile güçlenir. Ceza ağırlıklı denetim, bir süre sonra adaleti değil, korkuyu; kaliteyi değil kağıt üzerinde uyumu üretir.

Ne Başıboşluk Ne Takıntı

Güvenlik artınca özgürlük azalır; özgürlük yükselince kontrol zayıflar. Devlet yönetimi de bu iki uç arasında ince bir çizgi üzerinde yürür. Nitekim aşırı esneklik çürütür, aşırı sıkılık boğar. Bu sebeple akılcı yönetim:

-dengeyi bulmak,

-obsesif baskı oluşturmamak,

-dürüst çalışanı desteklemek,

-kötü örneği gerekçe yaparak sistemi kilitlememek,

-psikolojik yükü gözetmek zorundadır.

Aksi halde büyümesi gereken şirketler küçülür, üretmesi gereken beyinler susar, kalkınması gereken ekonomi nefes alamaz.

Netice itibariyle toplumlar, denetim ve özgürlük arasında sağlıklı bir orta yol bulmak zorundadır. Ne her şeyi serbest bırakmak bir çözüm, ne de obsesif bir sıkılık…

Gerçek çözüm, dengeyi anlamak, niyeti okumak, insan psikolojisini bilmek ve ekonomik dinamizmi koruyacak esnekliği sağlamaktır.

Denge kaybolursa, gelişim durur. Gelişim durursa, toplum yorulur. Yorgun toplumlar ise geleceği inşa edemez.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.