• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

CİHAN DEVLETİ OLMAK

22 Aralık 2025, Pazartesi 00:20
CİHAN DEVLETİ OLMAK

Türkler tarafından kurulan târihin kaydettiği en muazzam devletlerden biri olan Osmanlı-Türk devletinin üzerinde bu kadar çok araştırma yapılması boşuna değildir. Araştırmaların daha çok Batılılar tarafından yapılması daha da mânidardır. Özellikle oryantalistlerin tarafgir araştırmaları yalan ve ihânetlerle doludur. Buna rağmen doğrularından çok yanlışları da olsa bâzı gerçekleri yazma lüzûmu duyan Batılı yazarlar da vardır.

Kıl çadırlardan gök tırmalayan kubbe ve minârelere, fetihlerin en önemli yardımcısı olan adâlete, sultanla halkı bir tutan örfî kânunlara ve sefere çıkarken mehterle şehâdete yürüyen ordulara, Batı bir türlü akıl erdiremiyordu. Onun için Osmanlıyı denklem çözer gibi incelediler. Başlarda Batı’nın çözeceği gibi bir denklem değildi Osmanlı.

“Osmanlıya tebaa olmak da bir imtiyazdı. Hristiyan veyâ diğer dinde olanlara Osmanlının ‘kâfir’, ‘küffar’, ‘kefere’ demeleri yabancı anlamındadır. Yunanlılar ve Romalılar da yabancılara ‘Barbar’ diyorlardı.” (Büyük Osmanlı Târihi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, c.8, s II, 1994, İstanbul.

Bu arada Hristiyanlar da diğer dinde olanlara “kâfir” diyorlardı. Bu da açıkça yabancı veyâ ayrı din anlamında kullanılıyordu. Osmanlı bu deyimi daha da yumuşattı ve özellikle Hristiyanların zenginlerine “çorbacı” denmeye başladı.

Saltuknâme’de güzel bir kıssa vardır. Râhipler gelip başpapaza “Bu Türkler cennete girecekler mi?” diye sorarlar. Papaz da “Hayır, onlar kâfir oldukları için cennetin kapısına kadar gelip oradan bizi seyredecekler” deyince, râhiplerden biri: “Eyvah, onlar kapıya kadar gelirlerse bizi oradan kovarlar. Baksanıza dünyâyı bize dar ettiler!” der.

“Barbar”, Fransızca “barbare” kelimesinden gelip medenî olmayan kavim, kaba saba, ilkel anlamlarındadır. Batı, giderek barbar kelimesini sâdece Türkler için, yabancı değil; korkunç, vahşî ve ilkel anlamlarında kullandı.

ÖRNEK DEVLET NİZÂMI

Osmanlı Devleti baştan beri “hakânî” veyâ “sultânî” denilen bir sistemle yönetilmiştir. Bu sistem devletin yüksek menfaatlerini gözeten bir yapılanmaydı. Mülk hakanın veyâ sultânındı, ama mülkü koruma mesûliyeti de sultânın omuzlarındaydı. Sultânın adâlet gölgesi, mülkün (memleket) ve mülk içindeki Müslim veyâ gayr-i Müslim tebaa (zimmî) için geçerliydi.

Osmanlıda dört Sünnî mezhep olmakla birlikte iftâ sistemi (fetvâ verme) Hanefî mezhep üzerine binâ edilmiştir. Fakat tebaa kendi mezhebince (Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî ) fetvâ isteme hakkına sâhipti. Hristiyanlar ve Yahûdîler  ( zimmî, gayr-i Müslim tebaa ) de kendi dinlerine göre yargılanma isteğine sâhip olmakla birlikte, bunlar da Kânûnî’nin Ebussuûd Efendi’ye hazırlattığı kânunla yargılanmayı tercîh ediyorlardı. Hattâ müste’menler (Osmanlı Devleti ile sulh hâlinde bulunan ve anlaşmalara dayalı olarak memleket dâhilinde yaşayan ecnebî veyâ başka bir târifle Osmanlı ülkelerinde oturmalarına müsâade edilen yabancı devlet tebaası) bile yargılanmak için geçici süreliğine bu haktan faydalanmak için Osmanlı topraklarına sığınırlardı.

XV. asır için Babinger şöyle diyor: “Burada mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veyâ bu inancından dolayı bir müşkilât yaşamazdı. (Age. Büyük Osm. S.9) Bu konuda ünlü müsteşrik (oryantalist, Doğu Bilimci) Sauvaget şöyle ifadeleri kullanıyordu: “16. asırdan beri Türkiye İmparatorluğu ile siyâsî ve ticârî ilişkisi bulunmayan ve onunla savaşmayan bir tek Avrupa devleti yoktur. Bütün 16. ve 17. asırlar boyunca Batı’nın en kuvvetli devleti olan Türkiye İmparatorluğu, muhteşem bir teşkilâta, hiçbir Avrupa devletinde tasavvur bile edilemeyen mâlî zenginliğe, dünyânın en mükemmel kara ordusuna ve topyekûn bütün Akdeniz’e hâkim donanmasına, hülâsâ baştanbaşa Avrupa’yı kendisini saymaya mecbûr eden bir güce sâhip bulunuyordu. (Age, Büyük Osm. S.9)

 

SOYU- SOPU, DİLİ BELLİ BİR MİLLET

Osmanoğullarının 15. asır hânedân târihçisi Beyâtî’ye göre, Osman Gâzî, Mete’nin 46. kuşak torunudur. Mete de Alp Er Tunga’nın 13. kuşak torunu olduğuna göre Ertuğrul Gâzî Alp Er Tunga’nın 58. kuşak ve Mete’nin 45. kuşak torunu oluyor.

Türkler soylarına o kadar bağlıdırlar ki, rivâyete göre Süleyman Şah (asıl adı Kayıhanoğlu Gündüz Alp Bey) Câber yakınlarında Fırat’ı geçerken boğulmuştur ve “Türk mezarı” denen yere gömülmüştür. Burası Osmanoğullarınca ve Türklerce en millî yerlerden biri sayılmıştır. Öyle ki Sûriye içinde kaldığı hâlde 1923’te Lozan Antlaşması’na göre Fransa tarafından Türkiye’ye bırakılmış ve burada Türk bayrağı çekmek ve Türk askeri bırakmak hakları tanınmıştır. (Age, Büyük Osmanlı c.1, s.29)

Osmanlı’da Türkler ve diğer tebaa, cizye (Müslüman olmayandan alınan vergi) hâriç, aynı tüzel kişiliğe sâhiptir. Türklerin ayrıca imtiyazlı olmalarının tek sebebi Türkçedir. Türkçe bilmeyenin Müslüman da olsa devlette görev alması mümkün değildi. Yemen’de de, Macaristan’da da, Habeşistan’da da, Cezâyir’de de tek resmî dil Türkçeydi. Hânedânın çok saf bir Türk menşei olan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili aşîretinden gelmeleri ve dâimâ bununla övünmeleri Türklüklerini muhâfaza etmeleri bakımından çok önemliydi. Pâdişahların tamâmına yakını Arapça ve Farsça bilmelerine rağmen bu dillerle konuşmayıp yalnız Türkçe konuşmaları da mühim bir unsurdur. Pâdişahla muhâtap olmak isteyen halk da Türkçe bilmek zorundaydı. Öyle ki bu konuda çok hassas olan II. Abdülhamîd’le daha yakın olabilmek için Türkçe öğrenen sefirler olmuştur.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.