BÜYÜK FİTNE: VEHHÂBÎLİK
12 Ocak 2026, Pazartesi 00:32
İslâmiyet artık yayılmış ve Sancak-ı şerîf onun büyük hâmisi Türklerin eline geçmişti. Batı bu yayılışı gerek sınır olarak gerekse İslâmî prestij olarak durduramayınca, onu içten yıkma formüllerine yöneldi. İslâmiyetin en büyük düşmanı olan İngilizler, İslâm’ı kalbinden vurmak için onun merkezine yöneldiler. Hedef belliydi: Parola, asla dönüştü ve çok da câzipti. Evvelâ Kur’ân ve sünnet dediler. Sonra sâde Kur’ân demeye başladılar. İlk Müslümanların yollarını tâkip ettiklerini söylüyorlardı ve kendilerine bu yüzden “selefî” diyorlardı. Bunlar kabir ziyâretlerini, şefâati, velâyeti, tasavvufu, mezhepleri reddediyorlar ama buna rağmen bölgenin en yaygın mezhebi olan Hanbeliyye’ye sâhip çıkar gibi görünüp bâzı fiillerini bu mübârek mezhebe dayandırıyorlardı. Halbuki bu mezheple de alâkaları yoktu. Vehhâbîler Osmanlıyı şirkin kaynağı olarak görüyorlardı. Hılâfet’i tanımadıkları gibi Osmanlı Hılâfeti’ne açıkça düşmanlık besliyorlardı.
Hele II. Abdülhamîd Han’ın Hılâfet’in beyne’l-İslâm (İslâm devletleri arası) kudretini tekrâr diriltme hareketleri sonrası bu sefer düşmanlık rotasını doğrudan ona çevirdiler.
Vehhâbîler sâde itikâdî konulara değil, İslâmî bütün hassâsiyetlere, güzelliklere, kısaca estetiğe de karşıydılar. Bunlar estetik düşünceden mahrum, kent soylu olmayan, bedevî, çadır ehli insanlar gibi düşünüyorlardı.
1806’da bunlar Mekke ve Medîne’yi işgâl ettikleri zaman başta azîz Peygamber’imizin kabr-i şerîfleri olmak üzere bütün İslâm büyüklerinin mezarlarını tezyînatlı oldukları gerekçesiyle tahrîp ettiler. Bir gayr-müslim millet burayı işgal etseydi bu kadar tahribat yapamazdı. Onların bile yapamayacakları ve çekinecekleri mel’anetleri Vehhâbîler icrâ ettiler.
Bu tâife sonra Güney Irâk’a saldırarak İslâm’ın yasaklamadığı tezyînâtı bahâne edip oraları talan ettiler. Âdette bid’atleri i’tikâdî gibi addedip fitnenin dozunu artırdılar. Cennetü’l-bakî’deki ve Cennetü’l-muallâ’daki mezarları düz bir toprak zemin hâline getirip meçhul yığınlara döndürdüler.
Vehhâbîlik İslâm’ın kalbi olan Haremeyn-i muhteremeyn’i (Mekke ve Medîne) tahrîb edip Hılâfet’i de yok sayınca Osmanlı bu fitneyi kesinlikle bastırmayı karar kıldı.
Bu arada Müslüman Asya toplulukları da bu durumdan şikâyetçi idi; bu hâle Osmanlının müdâhale etmesini istiyorlardı. Nihâyet 1811’de Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa, Abdullah bin Su’ûd’u ve dört oğlunu yakalayıp mahkemeye sevk etti. Burada iki noktaya dikkat çekmek istiyorum: Birincisi çöl bedevîlerinin isyân hareketinin Osmanlı tarafından bile 7 sene bastırılamaması; ikincisi, bütün şekâvet ve isyânlarına rağmen bu sergerdelerin mahkemeye çıkarılmadan mahkûm edilmemeleri idi.
Bu savaş uzun sürdü; sebebi ise hem asabiyyet-i millîye (Arap ırkçılığı) ve hem de dînî hassâsiyetleri ön plâna çıkarmaları idi. Sorgulamaların esas maksadı el koydukları ve hem karşı oldukları hem de prestij için kullandıkları Mukaddes Emânetlerin yerinin öğrenilmesiydi.
Mahkeme sonunda Abdullah îdâm edildi, çocukları çeşitli cezâlara çarptırıldılar.
Bu Vehhâbî işgâli sırasında Rumeli Kazaskeri Tatarcık Abdullah Efendi, Hac farîzasının bu dönemde “gayr-i vâciptir” (şartlar yerine gelmediği için gerekli olmadığı) fetvâsını verdi.
Bu olaylar sonrasında Hac seferleri tekrar başlamış ve bütün memâlik-i Osmâniyye’de üç gün şenlikler yapılmıştır. Bunu Ahmed Cevdet Paşa bildirmiştir.
1918’de Osmanlı’nın yıkılmasından sonra 1924’te Vehhâbî Abdülazîz, Şerif Hüseyin’i yenerek Mekke ve Medîne’yi tekrar ele geçirdi. Şerîf Hüseyin’e Osmanlıya karşı yardım eden İngilizler bu sefer de onun yenilgisini hazırladılar. Aslında Şerîf Hüseyin Mekke ve Medîne’yi Vehhâbî tasallutundan kurtarmak istiyordu ama İngiliz fitnesini erken kavrayamadı.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.