• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

BOZKIRDAN ŞEHİRLERE…

16 Mart 2026, Pazartesi 01:19
BOZKIRDAN ŞEHİRLERE…

Büyük Selçuklular Îran kültüründen ve Osmanlılar da Bizans şehirleşmesinden oldukça etkilendiler. Orhan Bey Bursa’yı alıp başkent yapana kadar, Kayı obası çadırlarda yaşıyordu. Hayvancılığın yanında ticârete de büyük önem veren Kayılar, buna rağmen keçi çobanlığını bırakmayarak Orta Asya mîrâsı hayâtına devâm ediyordu. Bizans’ın köklü yerleşik şehirleşmesi Bursa’nın fethi ile Osmanlıyı çadır göçebeliğinden yerleşik medeniyete adım attırmıştır. Osmanlı Devleti hakkıyla Orhan Bey zamânında teşekkül etmiş, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasıyla Doğu Roma’nın yeni sâhibi, kadîm Bizans’ın medenî efendisi olmuştur. Osmanlı Türkleri Horasan’dan, Türkistan’dan, Harezm’den, Timurlulardan, Araplardan aldıkları yerleşim, toprak işleme ve mîmârî ile bir sentez yaparak tamamen orijinal bir “Türk İslâm Medeniyeti” kurmuşlar ve bu muhteşem yapıyı 1920’lere kadar da sürdürmüşlerdir.

Osmanlı Devleti, 1299’da bir Türkmen obası olarak kurulmuştur. Haçlılar bu kuruluşu küçümsemenin ceremesini çok ağır ödemiştir. Osmanlı, Bursa ve İznik’in fethiyle bir şehirli yerleşik devlet olmuştu bile.

Bozkırlardan akan seller ve deli taylar gibi Batıyı târumâr eden Türkler, uzun yıllar belde hayâtı yaşayan komşularundan elbette birtakım şeyler aldı. Hattâ Türkler 11. asırdan îtibâren Çin’den ve diğer şehirli devletlerden öğrendiklerini uygulamaya başladı. Buna rağmen Türkler gözlerini hep Batı’ya dikmişlerdi. İslâmiyeti kabûl eden Türkler, kurulu İslâm yerleşimini ve coğrâfî konumlanmayı değil, genetik alışkanlıkları îtibâriyle verimli batı topraklarını ve yerleşik düzeni tercîh ettiler.

Büyük Selçuklular Doğu ile daha içli dışlı olmalarından dolayı; Îran kültüründen etkilendiler. Burada elde ettikleri geniş topraklarda ağırlıkla hayvancılığa devâm ettiler. Gerek Büyük Selçuklu gerekse Anadolu Selçukluları giderek ihtişamlı saraylarda oturmaya ve eski cihâd aşkını terk etmeye başladılar. Bazı yöneticilerin halktan kopuk ve sefâhat içinde yaşamaları iki sonuç doğurdu: Birincisi Moğol istîlâsı, ikincisi Türkmen-Alevî isyanları… Eğer bu çöküş döneminde İslâm’ın kılıcı, cihâd erleri, Horasan erenleri, yâni Kayı Boyu devreye girmeseydi bugün şanlı Osmanlı târihinden bahsedemez olacaktık.

Birinci “Babalar İsyânı” (Baba İlyas ve Baba İshak) Anadolu Selçuklularının idârî zaafından doğmuştur demek mümkünken, Osmanlı sosyal hayâtını ve devleti uzun zaman meşgûl ve rahatsız eden Celâlî İsyanları’nı mâzur bir zemîne oturtmak hiç mümkün değildir. 1519’da başlayan bu geniş katılımlı Alevî-Türkmen isyânı, Çaldıran Savaşı’ndan sonra vukû bulmuştur. Şeyh Celâl bu isyanlar için zaman ve zemin ayarlaması yapmıştır. Eğer Şah İsmâîl bu savaşı kazanmış olsaydı, Anadolu’ya sızmaya başlayan Hurûfîler ve potansiyel Türkmen grupları, Şah İsmâîl’in Anadolu’yu işgaliyle Şi’î Îran Devletini Anadolu’da te’sîs edeceklerdi.

Osmanlı çok geniş Türk tabanı üzerine inşâ edilmiş bir devletti. Anadolu’da yerleşen beylikler, Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletlerin tabanı, Oğuz-Türk boylarından oluşuyordu. Takdîr-i ilâhî bu mücâhid kavme Anadolu’yu geniş fetihler için lutfiyle ikrâm etmiştir. Buradaki ilk yerleşim alanlarındaki Oğuz Boyları, göçer aşîretlere dayanıyordu. İslâmiyet’i 10. asırda kabûl eden bazı Türkler, eski âdetlerden kolay kolay kopamıyorlardı. Bu yüzden de şehirlerde oturmak yerine konar göçer yaşamayı seçiyorlardı. Böylece Osmanlı sosyal düzeninde iki zümre meydana geldi. Biri yerleşik olan Türk toplumu; buna şehirli dendi. Konar göçer Türkmen aşîretlerine de Türk veyâ Türkmen ismi verildi. Burada Türk kelimesi bir aşağılama için değil seyyâl (göçebe) tercihleri yüzünden bu şekilde isimlendirildi. Şehirler ve köyler yerleşik düzene geçince birbirlerinden tamâmen ayrıldı. Beldevî yâni şehirliler küçük el tezgâhları zenâatleri veyâ daha ziyâde ticâretle uğraşıp ilim ve güzel san’atlere yöneldiler. Mîmârîde yeni bir ekol meydana getirdiler. Menşe’i Arap edebîyâtı olmakla birlikte Îran’dan aldıkları Dîvân edebîyâtına bambaşka bir çehre kazandırdılar. Orta Asya’da başlayan Kafkaslara kadar yayılan Sünnî tarîkatlerin şer’î sisteme uygun işlemesi için mescid ve câmiler yanında tekke, zâviye ve hângâhlar açtılar.

Şehir dışında yaşayan bedevî Türkmenler bu geniş kapsamlı san’at ve dînî faaliyetlerden hep uzak kalmayı tercîh ettiler. Çoğunluğu Sünnî İslâm’ı benimsemeyip Bâtınî ekoller içinde yer aldılar. Fakat bu Türkmenler merkezî Osmanlı halkının et, süt, yağ ve tahıl ürünlerini te’mîn ediyorlardı. Aralarında koordine edilmiş bir sosyal düzen vardı. Gruplar birbirinden uzak gibi görünseler de bir gerginlik veyâ husûmet yoktu. Osmanlı bu üretken toplumu kolladı ve gözetti. Vergilerini de genelde düzenli veriyorlardı. Bâsit dâvalar için kadı veyâ müftîlere baş vurmak yerine kendi töresel sistemleriyle işlerini yürütüyorlardı. Cinâyet gibi ağır vakalarda şehirlerde kâdılara baş vuruyorlardı.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.