• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

BEYNİ FELÇ EDEN SAVAŞ!

02 Şubat 2026, Pazartesi 00:30
BEYNİ FELÇ EDEN SAVAŞ!

Yıllardır televizyon konuşmalarımda ve yazılarımda şunu söylüyordum:
Geleceğin savaşları tanklarla, füzelerle değil; beyni ve kalbi hedef alan elektromanyetik saldırılarla yürütülecek. Çünkü modern insanın en zayıf noktası bedeni değil, sinir sistemidir.

Havana Sendromu bu öngörünün ilk somut işaretlerinden biri oldu. ABD’li askerler ve diplomatlar, herhangi bir patlama olmadan, herhangi bir saldırgan görmeden nörolojik belirtiler yaşamaya başladılar. O günlerde mesele teknik ayrıntılara boğuldu; kim yaptı, hangi cihaz kullanıldı, kanıt var mıydı… Oysa asıl soru şuydu:
Bir insanın beynine uzaktan dokunmak mümkün mü?

Bilim bu soruya çoktan cevap vermişti:
Evet, mümkündür.

Beyin; elektrikle çalışan, elektromanyetik dengelerle ayakta duran muhteşem olağanüstü bir organdır. Bu yüzden yoğunlaştırılmış ve yönlendirilmiş elektromanyetik alanlar, beyni ikna etmese bile şaşırtabilir, geçici olarak devre dışı bırakabilir, hatta kalıcı hasarlar oluşturabilir. Üstelik bu etki yalnızca beyinle sınırlı değildir. Kalp ritmini düzenleyen otonom sinir sistemi de bu tür dış uyarılara son derece hassastır. Aritmiler, ani kalp krizleri, açıklanamayan çöküşler… Hepsi teorik değil, fizyolojik ihtimallerdir.

Havana’daki ilk vakaların Rusya kaynaklı olduğu yönündeki güçlü kanaat, meseleyi bir “saldırı” olarak tarihe geçirdi. Ancak asıl kırılma noktası, bu saldırıdan sonra yaşananlardır. Çünkü modern devletler saldırıya uğradıklarında sadece korunmazlar; öğrenirler. Bu öğrenme süreci çoğu zaman savunma sınırını aşar ve yeni, daha sofistike riskler üretir.

Venezuela’da yaşanan ABD saldırısı da bu bağlamda okunmalıdır. Olay, bir teknolojik başarı hikâyesi değildir. Aksine, insanın sinir sistemi üzerinden yürütülen yeni bir güç mücadelesinin ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğinin göstergesidir. Hedef alınan şey bir lider, bir asker ya da bir yapı değil; insanın biyolojik kırılganlığıdır.

Bugün burada durup şunu sormak zorundayız:
Eğer beyin ve kalp, savaşın meşru hedefleri hâline gelirse;
etik, hukuk ve insanlık nerede duracaktır?

Bu mesele ABD, Rusya ya da başka bir ülke meselesi değildir.
Bu, insanlığın kendi kendine açtığı bir cephedir.

Ben bilmem.
Beyin bilir.
Ve beyin, bu çağda hiç olmadığı kadar tehdit altındadır.

 

-----------------------------------------------------------------------------

 

MADALYONUN SIRRI

Sevgili dostlar, uzun yıllardır üzerinde çalıştığım “Madalyonun Sırrı” adlı romanım nihayet raflarda yerini aldı.

 

Modern Akıl Her Şeyi Çözer mi?

Modern insanın en güçlü inancı şudur:
Her sorunun bir çözümü vardır.
Yeterince veri, yeterince teknoloji ve doğru uzmanlıkla çözülemeyecek hiçbir şey yoktur.

Peki ya çözülmeyenler?

Madalyonun Sırrı, tam da bu kırılma noktasından konuşan bir roman.
Tedaviye dirençli bir hastalıkla başlayan hikâye, kısa sürede bireysel bir dramın ötesine geçerek modern zihnin kör noktalarına uzanıyor.

Romanın merkezindeki genç hekim adayı, annesinin bitmeyen ağrıları karşısında modern tıbbın sınırlarına çarpıyor. Bu noktada metin, bilimi hedef tahtasına koymuyor. Aksine, çok daha rahatsız edici bir soru soruyor:
Bilgi arttıkça, insan neden daha huzurlu olmuyor?

Çünkü modern çağın temel problemi bilgi eksikliği değil;
anlam eksikliği.

Madalyonun Sırrı, modern aklın parçalayarak anlama çabasını, kadim bilginin bütüncül yaklaşımıyla karşı karşıya getiriyor. İstanbul’dan Ötüken’e uzanan anlatı hattı, coğrafi bir yolculuktan çok bir zihniyet geçişi sunuyor. Ve okur, hikâye ilerledikçe şunu fark ediyor:
İnsan, her şeyi ölçebildiğinde bile her şeyi kavrayamayabilir.

Romanın merkezindeki gizemli madalyon, basit bir tarihsel nesne değil.
O, insanın kontrol etme arzusunun sembolü.
Şifa niyetiyle başlayan arayış, giderek güce, tahakküme ve üstünlük hissine evriliyor. Bu dönüşüm, romanın en güçlü sosyopsikolojik damarını oluşturuyor.

Çünkü tarih boyunca insan, belki de en tehlikeli hâline çoğu zaman “iyilik yapma” niyetiyle ulaşmıştır.

Bu roman, okuru kolay cevaplara yönlendirmiyor.
Ne “bilim herşeydir” diyor,
ne de “kadim olan her şey doğrudur” kolaycılığına düşüyor.

Bunun yerine daha zor bir alan açıyor:
Bilginin ahlaki sorumluluğu.

Roman boyunca şu sorular sessizce dolaşıyor metnin içinde:
İnsan, ne zaman bilginin öznesi olmaktan çıkar da aracına dönüşür?
Şifa arayışı, hangi noktada güç arzusuna evrilir?
Ve modern insan neden sezgiden bu kadar rahatsızlık duyar?

Madalyonun Sırrı, bu soruları bağırarak sormuyor.
Okurun zihnine yerleştiriyor ve orada bırakıyor.

Bu yönüyle roman, sadece okunup tüketilen bir kurgu değil;
modern çağın “her şeyi kontrol edebilirim” yanılsamasına karşı sessiz ama ısrarlı bir itiraz.

Belki de romanın asıl söylediği şudur:
İnsan her şeyi bildiğinde değil,
her şeyi bilmeye çalışmaktan vazgeçtiğinde olgunlaşır.

Ve bazı sırlar, çözülmek için değil;
insanı durdurmak için vardır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.