• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

ARKEOLOJİ MÜZESİ’NDE BÜYÜK BULUŞMA- Fatih Köşkü Ve Eski Şark Eserleri Müzesi Yıllar Sonra Ziyarete Açıldı Depolardaki Yüzlerce Eser İlk Kez Sergide

22 Temmuz 2026, Çarşamba 13:50
ARKEOLOJİ MÜZESİ’NDE BÜYÜK BULUŞMA- Fatih Köşkü Ve Eski Şark Eserleri Müzesi  Yıllar Sonra Ziyarete Açıldı  Depolardaki Yüzlerce Eser İlk Kez Sergide

Arkeoloji Müzesi’nin bahçesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin medar-ı iftiharı olan çok özel bir tarih alanıdır. Yıllardır bu bahçede kapalı olan, restorasyonda bulunan ve açılmasını beklediğimiz iki önemli yapı nihayet ziyarete açıldı.

Bunlardan biri Fatih Sultan Mehmet Han’ın yaptırdığı meşhur Fatih Köşkü’dür. 1472’de inşaatı tamamlanan bu bina, Fatih’in İstanbul’daki hayatını anlamak için son derece önemlidir. Fatih 1453’te fetihten sonra İstanbul’da nerelerde yaşadı, bu binayı neden yaptırdı, neden esinlenerek inşa ettirdi ve daha sonra bugün Mukaddes Emanetler Dairesi dediğimiz asıl Fatih’in evi olan bölgeyle ilişkisi nasıldı? Bütün bu sorular bu yapının şahsında anlam kazanıyor.

Arkeoloji Müzesi bahçesindeki bir diğer önemli yapı ise Eski Şark Eserleri Müzesi’dir. Burası, ilk yapıldığında müze olarak değil, Sanayi-i Nefise Mektebi olarak inşa edildi. 1881 yılında Sultan II. Abdülhamid Han’ın emriyle yapılan bu bina, bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin ilk binasıdır. Osman Hamdi Bey bu okulun müdürüydü. Fakat okulun kurucusu Sultan II. Abdülhamid’dir.

Burada çok önemli bir noktayı görmek gerekir. Abdülhamid Han’ı kimileri “Ulu Hakan” diye yüceltir, kimileri de “Kızıl Sultan” diye yerer. Bizim ülkemizde insanlar maalesef ölülerini yarıştırmayı seviyor. Herkesin tarihten bir putu var. Hâlbuki doğru olan, bir insanın iyi yönünü de kötü yönünü de görebilmektir. Abdülhamid Han’ın teheccüt namazı kılması, üzerinde Medusa rölyefleri olan bir sanat okulu yaptırmasına engel değildir.

Bu bina, kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda eğitim gördüğü bir sanat okuluydu. Avrupa’dan hocalar getirildi, yerli hocalar da vardı. Resim, heykel, mimari ve sanat eğitimi veriliyordu. Daha sonra okul başka yerlere taşınınca burası müze olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Edhem Bey döneminde buranın Ortadoğu medeniyetlerine ait eserlerin sergilendiği bir müze olması fikri öne çıktı. Böylece Akad, Sümer, Babil, Asur, Elam, Hitit ve Mısır eserleri burada toplanmaya başladı.

Arkeoloji Müzesi’nin ana binası ise 1891 yılında Alexander Vallaury tarafından, Sultan II. Abdülhamid’in emri ve Osman Hamdi Bey’in arzusu ile yapıldı. O tarihlerde sıfırdan bir müze binası yaptırıldı. Paris’teki Louvre ya da Londra’daki British Museum böyle değildi. Onlar eski saraylarını ve tarihî binalarını müze haline getirdiler. Fakat Abdülhamid Han sıfırdan, antik Roma mimarisiyle bir müze binası yaptırdı.

Bu binanın yapılma sebeplerinden biri de Osman Hamdi Bey’in Sayda’da Fenike kral mezarlarını bulmasıdır. Oradan çıkarılan lahitlerin büyük kısmı İstanbul’a getirildi. İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi ve diğer muhteşem eserler için yeni bir binaya ihtiyaç duyuldu. 1891’de ana müze binası tamamlandı. Fakat bu da yetmedi. Osman Hamdi Bey kazdıkça, çıkardıkça yeni yapılara ihtiyaç oldu. 1905 ve 1907’de ek binalar yapıldı. Bu üç bina, müze olmak için yapılmış dünyanın ilk büyük müze binaları arasında yer aldı.

Eski Şark Eserleri Müzesi’nde ilk karşılaşılan bölümlerden biri Hitit eserleridir. Hititlerde şehir surları, düşmanları korkutacak ve devletin gücünü gösterecek kabartmalarla süslenirdi. Aslanlar, tanrılar, kılıçlar, kemerler, sehpalar ve hediyeler bu sanat anlayışının parçalarıdır.

Müzenin en özel bölümlerinden biri İslam öncesi Arap Yarımadası’na ayrılmıştır. Bugün Suudi Arabistan, Yemen ve Umman diye bildiğimiz coğrafyada Kur’an-ı Kerim’de anlatılan en eski kavimler yaşadı. Âd kavmi, Semud kavmi, Himyeriler, Nabatiler, Sebe ve Main gibi toplulukların kitabeleri burada görülür. Güney Arabistan’dan gelen yazıtlar, eski Yemenlilerin alfabesi ve Kur’an alfabesinin erken biçimleri açısından son derece önemlidir.

Medain Salih bölgesinden gelen heykeller de bu bölümde yer alır. Eski adıyla Medain Salih, Salih Peygamber’in kavmiyle ilişkilendirilen bölgedir. Allahu Teala Kur’an’da Âd ve Semud kavimlerini anlatır. Yüksek yüksek binalar yapan bu kavimlerin başına gelenler, tarih ve ibret açısından son derece önemlidir.

Müzenin devamında Mezopotamya medeniyetleri başlar: Sümer, Akad, Babil, Asur ve Elam. Kur’an’da geçen tarihî olayların arkeolojik verilerle ne kadar örtüştüğünü görmek isteyen biri için bu bölüm çok özel bir alandır.

Sümerler döneminde büyük devlet yoktu. Şehir devletleri vardı. Ur, Uruk, Lagaş gibi şehirler ayrı ayrı yaşıyordu. Hazreti İbrahim’in Ur’da doğduğunu biliyoruz. Buradaki Ur, Fırat ve Dicle arasındaki bölgeyle ilişkilidir. Urfa’nın adı da bu eski “Ur” hafızasını taşır. Hazreti İbrahim’in Urfa’da doğduğu, ateşe atıldığı ve uzun süre Harran’da yaşadığı anlatılır.

Dünya tarihinde Sümer şehir devletlerini ilk kez bir araya getirip büyük bir devlet kuranlar Akadlardı. Akad kralı Sargon bu süreci başlattı. Fakat onun torunu Naram-Sin, dedesinden daha güçlü bir hükümdar olarak dünyanın ilk imparatorluklarından birini kurdu. Kur’an’ın anlattığı tarih çerçevesinde Nemrut olarak karşımıza çıkan kişinin de büyük ihtimalle Akad kralı Naram-Sin olduğu söylenir.

Arkeoloji Müzesi’nde Naram-Sin’e ait çok önemli bir stel bulunmaktadır. Bu stel, onun döneminden kalan en erken örneklerden biridir. 1890’larda Diyarbakır Silvan taraflarında bulunduğu, daha sonra Pir Hüseyin köyüne götürüldüğü ve 1960’larda resmî kanallar tarafından alınarak İstanbul Arkeoloji Müzesi deposuna konulduğu anlatılır. Uzun yıllar depoda kalan bu eser artık Eski Şark Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

Modern arkeoloji, yeryüzünde ilk kez “ben tanrıyım” diyen hükümdarlardan biri olarak Naram-Sin’i gösterir. İslam kaynaklarında ise yeryüzünde ilk kez tanrılık iddiasında bulunan kişinin Hazreti İbrahim’i ateşe atan Nemrut olduğu anlatılır. Bu iki bilgi yan yana getirildiğinde Kur’an, İslam kaynakları ve modern arkeoloji arasında dikkat çekici bir örtüşme ortaya çıkar.

Hazreti İbrahim tek Allah inancını anlattığında, çok tanrılı inanca sahip bu düzen sarsıldı. Naram-Sin ya da Nemrut, çok tanrılı bir dünyada kendi tanrısallığını da kabul ettirmek istiyordu. Asıl rahatsız olduğu şey tek Allah inancıydı. Hazreti İbrahim’in ateşten kurtulması, onun bu iddiasını boşa çıkardı.

Mezopotamya bölümünde Asur eserleri de çok önemlidir. Asur Kralı Sanherib, Kudüs’e saldıran hükümdarlardan biridir. Kur’an’ın anlattığı tarih bağlamında Nuh Peygamber’in gemisinin izini aradığı da anlatılır. Cudi Dağı’na çıktığı, geminin kalıntılarını gördüğü ve oradan bazı parçaları alıp başkenti Ninova’ya götürdüğü rivayet edilir. Sanherib’in kabartmaları, Nuh Peygamber’in gemisinin durduğu yeri işaret eder gibi yorumlanır.

Sanherib’e ait kitabelerde şehircilik anlayışı da dikkat çekicidir. Ninova’da geniş caddeler yaptığını anlatır ve bu yollara müdahale edenlere ağır cezalar koyar. Kendi yaptığı yolun üzerine bina taşıran kişinin, yaptığı binanın çatısında idam edileceğini bildirir. Günümüzde depremlerde yıkılan binaları düşündüğümüzde bu anlayış ibret vericidir. Eskiye, kurala, emanete ve şehir ahlakına saygı duymayan toplumlar büyük bedeller öder.

Babil bölümünde ise İştar Kapısı’na ait kabartmalar dikkat çeker. Babil Kralı Nebukadnezar, yani Buhtunnasır, milattan önce 586’da Kudüs’ü işgal etmiş ve Süleyman Peygamber’in mabedini yıkmıştı. Babil’de büyük bir başkent kurdu. İştar Kapısı da bu şehrin en görkemli yapılarından biriydi. Kapının tamamı bugün Berlin’de Pergamon Müzesi’ndedir. Almanlar onu söküp götürmüşlerdir. Buradaki parçalar ise Osmanlı döneminde koruma amacıyla İstanbul’a getirilmiştir.

Mısır bölümünde ise ölümden sonraki hayata inanan bir medeniyetin izleri görülür. Mısırlılar mumyalama yoluyla vücudun öbür tarafta dirileceğine inanıyorlardı. Kalp, iç organlar, bağırsaklar ve böbrekler özel kaplarda saklanıyordu. Terazi, hesap, sorgu ve ceza inancı vardı. Ölünün kalbi ile tüy tartılır, kalpteki günahlar ağır gelirse cehenneme atılacağına inanılırdı.

Mısırlılar 365 günlük yılı, güneş takvimini ve pi sayısını biliyorlardı. Mezarlarına uşepti denilen hizmetçi heykelleri koyarlardı. Her gün birinin dirilip ölüye hizmet edeceğine inanırlardı. Bu eserler, ölümden sonraki hayat düşüncesinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Müzenin finalinde Kadeş Antlaşması’nın parçalarından biri yer alır. Hititler ile Mısırlılar, kutsal hilal denilen bereketli coğrafyayı paylaşamadılar ve Kadeş’te savaştılar. Mısır firavunu II. Ramses ile Hitit kralı III. Hattuşili döneminde barış yapıldı. Bu antlaşmanın bir nüshası Mısır’da, bir nüshası ise Hitit tarafındaydı.

Eski Şark Eserleri Müzesi, daha eski adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi, Sultan II. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı, Osman Hamdi Bey’in müdürlüğünü yaptığı muhteşem bir binadır. Bu binada Hititlerden Sümerlere, Akadlardan Asurlara, Babil’den Mısır’a kadar ilk çağ medeniyetleri arasında büyük bir yolculuk yapılır.

Bu yolculuk yalnızca arkeolojik bir gezi değildir. Kur’an’ın anlattığı tarihin, modern arkeolojiyle nasıl kesiştiğini görmek açısından da son derece önemlidir.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.