• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

ALTIN NASIL YAPILIR

07 Mart 2026, Cumartesi 07:22
ALTIN NASIL YAPILIR

Simya kelimesini ilk duyduğumda gayet meraklı bir ergendim. Fakat, onu duyacağım yere beni götüren bambaşka bir hikâye vardı…

———

Eski çağlarda, madde ile uğraşmak sanatına “simya" denir. 

Bu kelimeyi ilk duyduğum zamanı hatırlıyorum. Gayet meraklı bir ergendim. Onu duyacağım yere beni götüren ise bambaşka bir hikâye vardı…

❤️❤️❤️

Ansiklopediler, özet olarak şöyle diyor:

Simya yani Alşimya, "maddeleri birbirine dönüştürme sanatı" olarak ifade edilebilir.

Bu işle uğraşanlara Simyacı veya Alşimist denir. Simya; bilim olarak kabul edilmez. Çünkü deneme yanılma yolunu izler, temellerini sağlama alacak teorileri olmaz, eldeki bilgi ve yaşanmış tecrübeler ise sistemli şekilde üst üste birikmez…

Köken olarak da Simya veya Alşimi, Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye de "alchemy" olarak geçmiştir. 

Özet olarak; Alşimist, değersiz madenleri altına çevirmek ve ölümsüzlük iksirini bulmaya çalışan kişidir. 

Simya, ilkel yollarla da olsa tabiatın araştırılmasına, hem de erken dönem bir rûhanî felsefe disiplinine işaret eden terimdir.

İşte belki de bu yüzdendir ki, Simya denince sanki hemen sis çökmeye başlar ve esrarengiz bir hava yayılır. Soruların tamamı cevaplanmaz olur, kelimelere bazı îmalar yüklenir ve bu iş hep bir soru işareti olarak aklına takılır kalır insanın.

Veya sadece bende öyle olmuştu.

❤️❤️❤️

O hikâye şöyle başlamıştı:

Babamın vardiyası uygun düşerse, Pazar günleri Yeni Camiye bir vaizi dinlemeğe giderdi. Bazen beni de götürürdü ama biraz ürkerdim. Çünkü o kara sakallı, heyecanlı hoca gayet ateşli konuşur, dışarıda da teyplerini son sese açmış adamlar tarafından onun vaaz kasetleri satılırdı.

Bahsedeceğim gün, Eminönü’ne annemle beraber gitmişti babam. Akşama doğru ise, beş kişi gediler. 

Hepimiz merak ettik kimdi bu yabancı insanlar?

❤️❤️❤️

Uzunca, kemikli bir kadın… Kilolu, sakallı bir adam ve bunların, otuz küsur yaşlarındaki koca bıyıklı, cüsseli oğulları. 

“İstanbul’u gezmeye gelmişler, camide tanıştık, sohbet ettik, sonra da aldık bize getirdik” demişti babam.

O zamanlar şimdiki gibi herkeste vasıta yok, bir bölgeyi gezmek için bir gün lazım. Bizde ne kadar kaldılar hatırlamıyorum ama aradan biraz zaman geçince bizimkiler de onları ziyaret için Konya’ya gitti…

❤️❤️❤️

Orada, içecek suyumuz varmış. Yakınlarımdan birinin sıkıntıları için Konyalılar dedi ki; 

“Bunun çaresi bizim orada. Böyle böyle biri var, ona gider hallettiririz inşallah.”

Bir zaman sonra yola çıktık. Ben refakat ediyorum. Sözü edilen yere ise bir yatsı vaktinde, gece gittik.

Bahsederken “Aydınlık” diyorlardı oralara ama karanlıktı. Tarla gibi boş bir arazinin üzerinde, zeminde oturan tek tük evler. Bunlardan birine girdik. Ayakkabıları çıkartıp yere oturduk.

Ortada bir gaz lambası vardı. Şişenin içindeki alev titredikçe gölgeler oynuyordu. Duvarlar brikettendi, ince sıva yapılmamıştı. Kapı açılıp kapandıkça, camları takılmamış pencerelere gerilen muşambalar gerilip salınıyordu.

Bu loş ortamda zaten tanımadığım aile efradını ve simaları tam olarak seçemiyordum. 

Bizden önce gelmiş başka bir grup daha vardı. Çok hasta bir genç kadını getirmişlerdi. 

Heybetli bir adamdı hoca. Çarpılmış tabirine uyacak o zavallı kadına bir şeyler okuyordu. Konya aksanıyla konuşuyor ve sigara içiyordu. Kocasını kıskandığı için o kadına musallat olan mahluk ise inat ediyordu. 

Uyumakta olan büyük kızını kaldırdılar. İlk okul çağındaki kızcağız önce anlamadı. Sonra babası; “şuraya bak” diye su konmuş bardağın içini gösterdi. Ve kovalamaca başladı! Babası soruyor kız “şuraya gitti buraya kaçtı” diyordu. O şey, Meram’da bir bağda yakalandı galiba ve nasıl yok edildiği hakkında fazla teferruata girmeyeyim. 

Meram’ın adı geçti. O zamanlar Aydınlık’tan bakınca bile görülebilen, ovanın sonunda yükselen yamaçtaki bir yeşillik bölgeydi.

❤️❤️❤️

O yıllardan sonra Mustafa abi ile hep irtibatta kaldık. 

Bu işi insanlara hizmet için yapıyordu, ancak masraf ettiyse o kadar parayı alıyordu. Kendisi fayans ustasıydı, yani inşaatların işini alıp çalışıyordu. 

Defalarca biz Konya’ya gittik ve o bizlere gelip kaldı. 

İlk zamanlarda, benim de görüp elini öptüğüm bir hocası vardı. Baba dediği bu Mevlevî zata çok saygı gösterirdi. Fakat adamcağız çok yaşlanmış ve bir çocuk kadar ufalmıştı. 

Galiba gizli bilgi ve notların çoğunu ondan almıştı.

Ben büyüdüm, askere gittim, meslek edindim. Bir Kimya mühendisi ile evlenecek olmama Mustafa abi çok sevindi ama sevinci kursağında kaldı. Çünkü onun bir kimya mühendisinden beklediği ile üniversitelerde verilen şey çok farklıydı. “Ah sen kimyayı gerçekten bilseydin neler yapardık” diyordu hanıma.

Yıllarca “akrep” dediği bir maddenin ne olduğunu aradı  Mustafa abi.

“Altın yapabilmem için her şey tamam ama akrep nedir onu bulmam lazım” diyordu…

❤️❤️❤️

Mustafa abi bunca yılda biraz daha büyük inşaat işleri yaparak kendi evini almış, bu geniş dairede çocuklarını baş göz etmiş, torunlarını da büyütmeye başlamıştı. Ama neticede el emeği, rahat etmeye yetmiyor... Bu arada yaşı da geçti, mesleğini yapamaz oldu. 

O da bir yandan günlük zikir ve tespihleri ile meşgul olmaya, bir yandan da sanırım defterlerindeki gizli notlara göz atmaya başladı. 

Aradan epey zaman geçti. 

Gene Konya’ya gittim. 

Beni sanayiye götürdü. Orada kendi için bir yer ayarlamış ve bazı çalışmalar yapıyordu, belli. 

“Akrep”in ne olduğunu bulmuş!..

Kurşun dökülmüş de donmuş veya mum erimiş de damlamış gibi küçük, şekilsiz bazı metaller vardı masasının üstünde. Rengi sarıya çalan bu parçalardan bana da verdi. Bunlar altındı ama tam olmamıştı. Yani olmak üzereyken vazgeçmiş, gibi…

“Kaç para eder” dedim.

"Hiç" dedi… İçinde altın varmış ama yeterli değilmiş.

Ondan sonra da ısrarla; 

Bana destek olacak ve beni koruyacak zengin bul” demeye başladı.

Çünkü bu sırrı açık ederse veya biri ona destek olur da işi yapmayı başarabilirse, kendini yaşatmayacaklarını biliyordu!

“Köle edip çalıştırırlar sonra da öldürüp bir çukura atarlar” diyordu.

❤️❤️❤️

Gene zaman geçti.

Doksan dokuz depreminden önceki veya bir önceki sene olmalı. Arada bir konuşuyorduk.

“Randevu al, kabul ederse İstanbul’a geleyim beni Enver Ören’e götür” dedi. Bir şeyler söyledim, ama ısrar etti.

Ben özel randevulara, taleplere filan alışık değilim, patronu böyle işlerle rahatsız etmekten çekiniyorum. Ama o; bunun herkes için iyi olacağına beni ikna etti.

Talep ettim, durumu izah ettim ve randevu verdiler.

Mustafa abiyi Yeşilköy hava limanından aldım, o zamanlar oturduğumuz Çorlu’daki eve götürdüm. Bir gün sonra, erkenden yola çıkacağız. 

O sabah kalktım, güzelce abdest alıp namaz kıldım ve içimden çok net olarak şunlar geçti:

Gündüzleri dışarıdayken vakti geçen namazların farzlarını, yatsının arkasından toplu olarak kaza ediyordum… 

“Aklını başına topla, dedim kendi kendime… Enver abi sorsa, ne diyeceksin? Bundan sonra her namaz 

kendi vaktinde!..”

❤️❤️❤️

Çorlu’dan yola çıktık, arabada hep altın yapmaktan konuştuk. Holdinge geldik, namazı vaktinde kıldık. 

Sonra saatimiz geldi ve içeri alındık. 

“Gelin bakalım” diye bizi ayakta davet etti Enver abi, musafaha ettik. Çaylar geldi, hoş beş ettik, Mustafa abiye hatır sordu ve;

“Muammer’le aranız nasıl?” dedi. Sonra tekrar;

“Bundan memnun musun?” dedi. Ve sonra;

Akıllandı o artık, akıllandı” derken, manalı manalı gülerek bana baktı. Ardından, birden hatırlamış gibi;

“Söyle bakalım sen ne diyecektin bana?”

Mustafa abi büyük ciddiyetle “altın yapmak ve çok üretmekten” bahsetti. Enver abi ise dirseği masada, yanağı avucunun içinde olarak dinledi dinledi ve sonra;

“Mustafa abi, dedi. Bak şimdi, ben bu altın maltın işlerinden hiç anlamam. Ama bizim maden işleriyle ilgilenen arkadaşımız var. Bu senin yaptığın örnekleri de ona verelim, incelesinler. Biz size haber veririz…”

Eliyle beni göstererek; 

“Bunu ararlar” dedi…

❤️❤️❤️

Toplantı bitti ve o konu kapandı…

Mustafa abi, vefatına kadar hep şunu dedi:

“Enver Ören beni anlasaydı hiçbir sıkıntı kalmayacaktı.”

Fakat aslında Enver abi değil, Mustafa abi idi anlayamayan… En iyi anlayan ise bendim çünkü o günden sonra hiçbir gün namazları yatsının arkasına toplamadım.

❤️❤️❤️

Ve dün akşam…

Bu yazıyı yazmaya başladım. Evden çok uzağım. İfrada buralardaki yurda davet edildim.

Önce namaz kılmak için mescide girdik. Belki on senedir buluşamadığımız bir arkadaşım, kardeşimle göz göze geldik!

İftardan sonra çay içtik, halimi sordu. Dedim ki durum böyle, saatler sürecek bir yazı yazmam lazım…

“Hemen bize gidiyoruz, evde kimse yok, ben de seni rahat bırakacağım.”

Ocağa çay koydu, masaya çerez koydu ve yere de bir seccade serdi.

“Biliyorsun ki Enver abi ile çok yere gittim. Seccadesini de ben taşır ben sererdim. Amman, Mısır, Amerika, Kudüs, Almanya ve Türkiye içinde de birçok yolculukta, hep bu seccade ile namaz kılmıştı.”

İnanılır gibi değil…

Onunla alakalı ve namazdan bahsedeceğim bir yazı yazarken onun seccadesi önüme serildi!

❤️❤️❤️

Biraz sonra ben de o seccadenin üzerinde yatsı ve teravih namazlarını kıldım.

Namaz boyunca da hep Enver abiyi namaz kılarken düşündüm: 

Genellikle beyaz ama ara sıra da başka renk takkeler takardı. Başı, kolları ve ayakları mutlaka kapalı olurdu. Gayet huşu içinde, kıpırdamadan kılardı. Rükuya eğilirken mutlaka sol ayağını diğerinin yanına getirirdi. Rüku ve secdelerin arasında doğrulunca yeteri kadar beklerdi. Rükudan kalkınca baş parmağını avuç içine çekip, işaret parmağını boylu boyunca bacağına dayar, yani düz duran dört parmağının üzeri kıble yönüne bakardı.

Secdede ise parmaklarının hepsi kapalı ve kıbleye doğru olurdu.

Namaz bitti.

Ellerimi açıp onun öğrettiği gibi hepiniz için, hepimiz için dualar ettim.

Yorumlar

  • yorum avatar
    Haydar Lafcı
    08-03-2026 00:17

    Allah razı olsun Muammer kardeşim Güzel anılarını zevkle okudum. En önemlisi namazların vaktinde kılınması çok iyi bir hatırlatma

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.