• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

ABİMİZ -3

28 Şubat 2026, Cumartesi 05:38
ABİMİZ -3

Sevginin tarifi, çocuk dergisi yılları ve Kuzuluk kaplıcalarının temeline konan sevgi…

 

———

 

Herkes birbirine iyilik yapabilir ama Enver abinin yaptıkları bir başka türlüydü. Yazamasan, ifade edemesen bile o farkı hissederdin. Babası olmayanların, abisi olmayanların, hâmisi olmayanların, “kendi eksiğini onda bulduğunu” söylemeleri boşuna değildi. 

Çok kuvvetli bir seyyar lamba gibiydi, ısısı ve ışığı kendi önünden yayılırdı sanki… 

Bir yere girdiğinde, oturup kalamazdınız. Oranın hâkimi gibi bütün mekânı kaplar ve sadece odayı değil, içinizi de doldururdu.

Enver abi gönülleri, kalpleri çeken bir mıknatıstı sanki. Sevmeyenleri bile yanındayken ona yapışır, ayrıldıktan sonra huylarına devam ederlerdi. Fakat sevenleri bir kere sevmişse onu, ayrı dünyalarda bile olsalar özlemeye devam ederlerdi.

❤️❤️❤️

Bu sevgiyi bazıları anlamıyor.

Hani çok boyutlu resimler vardır. Bakarsın, bir şey anlamazsın. Soranlara, görmediğini söylersin. Aynı resmi “görmekte” olanlar sana şaşırır “nasıl görmüyorsun” diye. Sen ise onların, nasıl gördüklerine hayret eder ne gördüklerini de anlamazsın. 

Fakat bir gün öyle bir açıdan ve öyle güzel belirir ki o manzara gözünde; bir daha ne zaman, nereden, nasıl bakarsan bak, istesen bile görmemezlik edemezsin.

❤️❤️❤️

Seksenli yıllarda Türkiye’de her şey bulunmuyordu. Enver abi yurt dışına çıkmadan önce rastladıklarına bir şey isteyip istemediklerini sorardı. 

Bizler o zamanlar hiç durmadan, gece gündüz çizim yapardık. Karikatür, çizgi roman, yani basılacak olan ne varsa elle çizerdik. Bunu da; şöhler karton veya beyaz kağıtlara siyah çini mürekkebiyle yapardık. Mürekkep kendi şişesinde durur veya bir kazaya uğrayıp dökülmemesi için hokka içine konurdu. 

Bizler hazır satılan bir plastik sap alır veya daha pratik olduğu için uygun bir tükenmez kalemin ucunu çıkarıp, buraya tarama ucu takar, çizimleri onunla yapardık. 

Bunlar, mürekkebe batırılan ve kağıda sürterken biraz açılan sipsivri uçlardı. Böylece çizgileriniz bastırdığınız ölçüde kalınlaşabiliyordu.

Tarama uçlarının en güzeli ise “horozlu” olanlardı ama bulunmazlardı. Birkaç tane eline geçiren de kendine saklar ortaya çıkarmazdı.

İşte bu uç kıtlığı sadece biz çizerlerin derdiydi, bir de Enver ağabeyin. Yurt dışında iken bile çizgi roman ressamı olan bizleri hatırlar, o horozlu tarama uçlarını kutusuyla alırdı. Gerçekten çocuklar gibi sevinir, hepimize birkaç ay yetecek olan bu uçları aramızda paylaşılırdık. 

Eski çizim malzemelerim arasında o uçlardan hâlâ vardır.

❤️❤️❤️

O yıllardaki çocuk dergisi çizer ve yazar ekibinin yaş ortalaması çok gençti, 20 civarında olmalı. Harıl harıl çalışıyor ve neşeli, eğlenceli, öğretici sayfalar hazırlıyoruz. 

Bunları en çok kim merak eder? 

Elbette çocuklar. 

Şimdi soruyorum; babanız çocuk dergisi çıkarsa ve siz de ilkokul çağında olsanız ne yaparsınız?

Elbette fırsat buldukça, dergiye gitmek istersiniz. Çünkü orada birsürü resim, boya, henüz basılmamış komik sayfalar ve resim çizen abiler var. 

Düşünsenize, her şey sizin çok fazla ilginizi çekiyor ve çalışan abiler de size bir şey demiyor. Siz de bıkana kadar her şeye bakıyor, soruyor, karıştırıyor sonra da sizi getiren amcayla beraber merkez binaya dönüyorsunuz.

İşte bu meraklı ziyaretlerin hemen ardından; “size bir sıkıntı vermiş olsa bile, yaşı küçüktür idare edin” manasında hatırlatmalar yapılırdı. Hatta Enver abiden de “Dedesi Mücahit’i çok sever, aman dilinize sahip çıkın, kötü düşünmeyin” manasında uyarı ve mesajlar gelirdi.

Sanki bir vasiyete benzeyen bu uyarılara ben hep şahit oldum. Çünkü ilk işe başladığım yirmili yaşlarımdan, Enver abiyi son gördüğüm, son duyduğum zamana kadar bunu hep hatırlatmıştı bizlere.

“Benim zamanımda işler şöyle gidiyor, onun zamanında şöyle olacak… Ben size karşı şefkatliyim, Mücahit adaletle muamele edecek. O zulmetmeyecek ama onun zamanında pek çoğunuzun canı yanacak. Bizim zamanımızda şunlar şunlar oldu, onun adını ise dünyada herkes duyacak…” 

Otuz yıl boyunca müesseseye üç defa girip çıksam da irtibatım hep devam etti. Bu ve benzeri nasihatler ise sanki benim için bir vasiyete döndü. Şimdi bunun aksini yazan veya söyleyene rastladığım an, yalan söylediğinden veya yanlış bildiğinden emin olarak hemen perdeyi kapatıyorum!

❤️❤️❤️

Türkiye Çocuk dergisinde, pikaj ve grafik yapacak teknik eleman olarak çalışmaya başlamıştım. Fakat aynı zamanda karikatür ve çizgi romanlar yapmaya başladım. Bununla beraber, hazırlanan bazı sayfaların yazılarını beğenmeyip kolayca alternatiflerini yazmaya başladım. 

Müdürümüz Rahim ağabey idi. Zaten dergi de onun avukatlık bürosunun iki kat üstündeydi. Derginin ve hepimizin her şeyiyle o ilgilenirdi. 

O zaman Türkiye Çocuk ayda iki defa basılırdı. Kapaktan sonraki ilk sayfada Enver Ören imzasıyla bir yazı çıkar, dergide olan ve olacak şeylerden veya belli bir konudan bahsederdi. Bir gün Rahim abi dedi ki;

“Hadi şu konuda bir yazı yaz, buraya koyacağız.”

Şaşırdım ve endişe ettim ama diğer yandan sevindim. Çok önemli mesuliyet ve meşguliyetlerini göremediğim için ben bu yazıları da Enver ağabeyin kendisi yazar sanırdım. Meğer bunları Rahim ağabey yazıp kendilerine gösterir ve tasdik edilirse basılırmış. 

İşte benden istediği, buraya konacak olan yazıydı.

Şaşkınlığımı ayrıca müdürümüzün bana gösterdiği itimadı, aşıladığı güveni düşünün.

Evet o yazı basıldı ama ne kadarı benimdi bilemiyorum. Çünkü her kaset senaryosunda, basılacak her hikayede ve dergi sayfalarında olduğu gibi, bunu da Rahim ağabey titizlikle elden geçirmiş, düzenlemiş, muhtemelen çoğu yerini yeniden yazmıştı.

Benim bu camiada çeyrek asır sürecek olan düzenli yazarlık hikayem işte galiba Enver abinin ismi yazan köşede başlamış oldu.

❤️❤️❤️

Dergi ekibi “toplama” olduğu için, cuma günleri namaza gitmemiz için de “toplanmamız” gerekirdi! Bazıları gülerdi; müdürümüzün etrafında bir kalabalık olarak Cuma’ya gitmemize. 

Nedenini bilmiyorum ama Enver ağabey Yerebatan (sarnıcın yakınındaki) camisine giderdi. Ben de onu gözlerdim. Her yerde olduğu gibi camide de çok sıcakkanlıydı. Buradan genellikle (eski patronlarımdan) Mehmet Kutlular abiyle kol kola girmiş olarak çıkarlar, bazen de birlikte gazeteye yemeğe giderlerdi. 

Cuma namazları çıkışında ne zaman görsem, kapıda dilenen kadın ve adamlara para vermişti Enver abi.

Biri isteyince hemen vermenin, onda bir huy olduğuna çok kişiler şahitti. 

❤️❤️❤️

Kuzuluk Kaplıca Evleri’nin temel atma gününü çok kişi hatırlar. 

Tarihinden emin olamadım ama 90’ların ilk yarısıydı. O zamanlarda devremülk kavramı pek bilinen bir şey değildi. Önce insanlara bunun ne demek olduğu anlatılmaya başlandı. Sonra sektörün ilk numunesi ve hala tıkır takır çalışan bir örneği olarak anılan binaların temeli atıldı ve inşaatlara başlandı.

Fakat o günleri şimdiyle kıyas bile edemezsiniz. 

Hiçbirimizde araba yok, arabayı bırakın otobanlar yok, eski asfalt yani E-5 üzerinde çalışan otobüsler bile şimdi gördükleriniz gibi değildi.

Herkes gibi biz de sabah erkenden kalktık. Elimizde bir iki çanta, kucağımızda bezden yakında kurtulmuş bir çocuk.

Kozyatağı’nda, Ankara asfaltına çıktık. O zamanki otobüsler duraklardan da yolcu alıyorlardı. Sakarya’dan geçip daha doğuya giden birine bindik. 

Saatler sonra bizi bir yerde indirdiler. 

Burası bir şosenin ağzı idi. Ucu sivri tabelanın üzerinde “Akyazı” ismi okunuyordu. 

Bekleme yerinde küçücük bir bakkal dükkanı ile durağa benzer tenekeden bir korunak, etrafta bazı oturaklar ve şurada duran boş bir minibüs…

Ne kadar bekledik hatırlamıyorum. Bu sapağın ağzında kaç otobüs durup Akyazı’ya gidecek olan kaç yolcu indirir de biz hareket ederiz?

❤️❤️❤️

Çocuğun canı sıkılıyor, biz de bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmışız…

Her köy sapağında, yol ağzında dura kalka en az bir saat gittik. Ve kasabaya vardık. Sorduk tarif ettiler. 

“Şerefiye köyüne giden minibüsleri bulun, onlar Kuzuluk’tan geçer” dediler. 

Çarşı içindeki yoldan epey yürüdük. Sözü edilen minibüsleri bulduk. Ne zaman kalkacağından çok, o yöne kalkacak olan vasıtayı bulabilmek önemliydi o zamanlar. 

Minibüs doldu veya saati geldi ama çok beklemiştik. 

İki katlı eski bir evin önünde oldukça yaşlı, belki tamamen kurumuş bir kalın ağaç gövdesinin üzerine yapılmış leylek yuvasının yanından geçip ovaya doğru gittik. 

Her yan yeşillik, bol ağaçlık ve ta ileride yükselen yemyeşil dağlar, tepeler… 

İnenler oldukça koltuklar tenhalaştı, biz köy yollarına girdik. Buralarda Karadeniz insanları ve iklimi var yani her ev ayrı tepede… 

Kuzuluk köyünü dere tepe yarım saat dolaştık, sonunda yolun orman içine doğru yükseleceği yerde durdu minibüs. Şoför, sola doğru giden bir patikayı göstererek;

“Buradan gidin, dereyi de geçin, kaplıcalar orada” dedi.

Biz indikten hemen sonra yola devam eden minibüs gözden kayboldu.

Allah’ım, biz neredeyiz? 

Yarım gün geldiğimiz yer, bizden başka kimsenin olmadığı bir patikanın başı. Yanımda hanım, elimizde çantalar ve çocuk… İki tarafta coşmuş fındık dalları arasındaki kuytu yoldan yürüdük, sonra küçük bir vadi gibi genişleyen dere içine indik. Hani insan “bizi kesseler bulan olur mu” diye düşünse yeridir! 

İnce bir su halinde akan derenin taşlarından yürüyüp geçtik. Karşı yamaca yöneldik. 

Tam artık; “galiba yanlış yere geldik ve kaybolduk” derken, ileride bazı insanlar gördük. Cesaretlenip yürüdük ve öbek öbek toplanmış küçük grupları fark ettik.

❤️❤️❤️

Evet Romalılar zamanından beri bilindiği söylenen şifalı sular ve belki asırlık yaşta, çok eskidiği için artık kullanılamayan kırık dökük kabinler vardı.

Sağda çok ama çok geniş bir “açılıp düzlenmiş” alan, solda yüksek ağaçların altında insanlar ve yerden çıkartılan sıcak su için kullanılan kalın borular. Öğlene doğru bu boruların vanası bir açıldı ki, onlarca metre yükseğe fışkıran sıcak sular adeta yağan yağmura benzedi.

Burası şimdiki otelin bulunduğu bölgeydi. İçinden geçtiğimiz derenin üzeri ise yıllar sonra kapatılıp şimdiki cami yapıldı.

❤️❤️❤️

Saatler geçtikçe kalabalık arttı, özel arabalar, minibüsler geldi. Ağaçların altında kadınlar oturmuş, sepetler açılmış, sanki bir tatil günü pikniği veya köy buluşmaları havası oluşmuştu.

Sonra anonslar edildi, bazı önemli misafirlerin geldiği söylendi. Ardından Enver abinin adını müjdelediler. Zaten herkes bu ânı bekliyordu.

Biz ağaçların altındaydık, kalabalık ise güneş yönündeydi. Şimdi bütün erkekler o tarafa yönelmeye başladı. 

Ben de gideceğim ama inanılır gibi değil, bizim kız feryat figan bağırıyor, altına kaçırmış veya oyuna dalıp sonuna kadar salmış!.. Şimdi hem ağlıyor hem bağırıyor. Elimiz ayağımıza dolaştı, çocuğu susturmaya çalışıyoruz. Hanım da telaş içinde, çantalarda kıyafet bulmaya çalışıyor. Yani bırakıp gitmem mümkün değil.

Çocuk ise ayakta, üzerinde uzun bir tişört ama altı çıplak, siniri bozulmuş veya huysuzluğu tutmuş, avaz avaz bağırıyor. Hanım da bir an evvel durumu toparlamaya çalışıyor.

Ben onlara üç beş metre mesafede ayaktayım. Güneş tarafımda ve yirmi beş otuz metre kadar ileride kocaman bir insan öbeği, bütün erkekler orada toplanmış fakat ben buradan baka kaldım!

Sohbet mi ediyor acaba Enver abi? Kalabalığın ortasında, duyulmuyor ki...

Biraz zaman geçti. O tarafa yönelir gibi oldum, kalabalık da kıpırdar gibi oldu, durdum. İnsanlar bir o yana bir diğer yana dalgalandı. Sanırım her şey bitti, artık dağılacaklardı. 

Öylesine bakıyordum. 

Kalın insan duvarının genişlemeye başladığını gördüm. Az sonra bizden tarafa bir yönelme oldu, genişleyerek koridor gibi incelmeye başladı ve aramızda ancak birkaç metre kaldı. 

Önümdeki son insanlar da açılınca Enver abiyi gördüm, dosdoğru bana doğru geliyordu. 

Birkaç adım da ben attım. 

Sonra karşımda durdu…

Sol yanağımı sağ eliyle hafifçe sıkıp okşadı…

Gülümseyerek ve çok tatlı bir sesle;

“Ah canım, sen de mi buradasın?” dedi. 

Ben hiçbir şey diyemedim, o ise sağına döndü ve insanların arasına karışıp uzaklaştı.

❤️❤️❤️

Ben mi?..

Öylece kaldım!

Başka gören olmasa, “yok canım hayal ettim” derdim. 

Fakat, ne üzüntü kaldı bizde ne hayal kırıklığı ne de yorgunluk. Hatta iyi ki çocuğum altını batırmış, iyi ki herkes gibi ben de o kalabalığa karışamadım demek ve sevinçten bağırmak geldi içimden.

Net ve kesin olan şuydu: 

Ben gidememiştim…

Enver abi bana gelmişti.

İyi ama, o gün Kuzuluk’ta belki bin kişi vardı. Yüzlerce kişilik kalabalık bir grubun içinde olan Enver abi, kalbimin kırık ve en az elli adım mesafede öylece kalakaldığımı nasıl anlıyordu?

Bundan da önemlisi;

Enver abi, insanı işte böyle umursuyordu.

Yorumlar

  • yorum avatar
    M.
    01-03-2026 14:17

    RARBW… Bunun en sağlıklı yolu, samimi Müslümanları, büyüklerimizi, evliyayı sevdirmeye çalışmak… Onları seven, onların yolunu da sever. Soru sorduklarında da uygun kitabı vermek veya Dinimizislam ile tanıştırmak.

  • yorum avatar
    Rarbw
    01-03-2026 01:41

    Yazılarınızı severek okuyorum. İslama karşı sempatisi olan atesit bir arkadaşıma atabileceğim, islamı dışardan bakan birinin okuduğunda kafasında İslamın şekillendiği, yaşadığınız anılarla bir metin yazarsanız çok mutlu olurum. Vesselam

  • yorum avatar
    Ahmet Gürdağ
    28-02-2026 17:57

    Çok güzel derin manalar ile ifade edilmiş kıymetli yazınız için teşekkürler. Enver abimizi çok özlüyoruz. Şefaatlerine nail oluruz inşallah. Rabbim bizi ve neslimizi bu yolda her daim hizmetlerin içinde bulundursun inşallah. Mücahid abimiz başımızın tacıdır, hayırlı uzun ömürler diliyorum. Tekrar teşekkürler. Allahü teâlâ razı olsun efendim.

  • yorum avatar
    Selsebil Şen
    28-02-2026 17:32

    Maaşallah çok nasiplisiniz.

  • yorum avatar
    Bilgi Notu
    28-02-2026 17:23

    YORUM YAZMAK KOLAY 1- İsim yazın 2- Notunuzu yazın 3- “Yorumu Gönder” kısmına dokunun . Bitti

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.