• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

ABDÜLHAMİD HAN’IN İSTANBUL’UNDA BİR RESSAM VE BİR FOTOĞRAFÇI: ZONARO AİLESİ

01 Temmuz 2026, Çarşamba 10:55
ABDÜLHAMİD HAN’IN İSTANBUL’UNDA BİR RESSAM VE BİR FOTOĞRAFÇI: ZONARO AİLESİ

Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’ta, Sultan II. Abdülhamid Han döneminde yapılmış tarihi Askeri Hastane binasında açılan sergi, zamanda yolculuk yapmak isteyen herkesin muhakkak görmesi gereken özel bir çalışma.

Bu bina geçtiğimiz yıllarda yapılan kazılarla da gündeme gelmişti. Roma İmparatorluğu’nun sur dışındaki sayfiye sarayının burada olduğu, dip mozaiklerinden ve lahitlerden anlaşılmıştı. Son aylarda burada açılan sergi ise İstanbul’un yakın tarihine bambaşka bir pencereden bakma imkânı sunuyor.

Burada 1890’dan 1910’a kadar uzanan 20 yıllık bir döneme, Sultan II. Abdülhamid Han’ın saltanatının son 20 yılına doğru bir yolculuk yapılıyor. Bu 20 yıl içerisinde İstanbul’da neler oldu, kimler öldü, kimler evlendi, insanlar pikniklerde nasıl eğlendi, İstanbul’un o günkü hali, mecrası, evleri nasıldı; bütün bunları görme imkânı bulunuyor.

Bu zaman yolculuğunun iki kahramanı var. Bir tanesi kadın, bir tanesi erkek. Kadın çekiyor, erkek çiziyor. Dünyada böyle bir şeyi kolay kolay bulamazsınız. Bu, o dönem için de İstanbul için de Osmanlı tarihi için de büyük bir şans.

Osmanlı tarihini bir hafıza altına alabilmek için Fausto Zonaro ve eşi Eliza Zonaro çok önemli bir yere sahip. Eliza Zonaro fotoğrafları çekiyor, ressam Zonaro çiziyor ve 20 yılın İstanbul hafızası bize kendi hikâyesini anlatıyor.

Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’a gelindiğinde yalnızca bu muhteşem zamanda yolculuk tabloları ve fotoğrafları görülmüyor. Binanın hemen yan tarafında geçtiğimiz aylarda ortaya çıkarılan Roma dönemi mozaikleri de görülebiliyor.

İstanbul’un surlarının dışında, Altın Kapı’nın hemen önünde Roma’nın şehir dışında bir sayfiye sarayı olduğu bu kazılarla anlaşılmıştı. Dolayısıyla buraya gelenler hem sergiyi hem de bu muhteşem mozaikleri görebilirler.

Bu hikâyenin kahramanları İtalyan ressam Fausto Zonaro ve eşi Eliza Zonaro’dur. Zonaro’nun babası hamallık yapıyor, inşaatlarda çalışıyor. Oğlunun resme merakını görüyor ve onun önünü hiçbir zaman kesmiyor.

Hatta babası eliyle dönemin ressamlarını tanıyor, bazı ünlü ressamlardan dersler alıyor ve nihayetinde yetişiyor. Yetiştikten sonra çizmeye başlıyor. Fakat bir problem var: İtalya’da eli bir türlü ekmek görmüyor. Sıkıntılar hat safhada.

O günlerde ondan ders alan bir kız var: Eliza. Aralarında dokuz yaş var. Eliza çok akıllı, çok zeki ve pratik zekâya sahip bir genç kız. Aralarında duygusal bir yakınlaşma başlıyor.

Eliza, Zonaro’ya sanatından para kazanmak istiyorsa İstanbul’a gitmesi gerektiğini söylüyor. Kendisi İstanbul’u biliyor, arada gidiyor. 1890 yılında Zonaro’yu İstanbul’a davet ediyor. Zonaro İstanbul’a geliyor ve Eliza ile İstanbul’da evleniyorlar.

Edmondo De Amicis’in meşhur İstanbul kitabı o dönemde Avrupa’da elden düşmeyen bir kitaptı. İstanbul’dan ne kadar etkilendiğini anlatan bu kitabı okumuş, çok etkilenmiş ve Zonaro’ya da okutmuştu.

Böylece 1890’da İstanbul’da buluşuyorlar ve İstanbul’da evleniyorlar. Eliza fotoğrafa çok meraklı, Zonaro çizime çok meraklı. Bu iki farklı sanat dalının birleşmesi bize çok büyük fayda sağlıyor.

1890-1910 arasında Abdülhamid Han’ın 30 yıllık saltanatının son 20 yılı hem fotoğraf kareleriyle hem de müthiş tablolarla göz önüne geliyor.

Zonaro İstanbul’a yeni geldiğinde başında henüz fes yoktur. Sonra Osmanlı kültürünü ve sanatını o kadar sevecek, o kadar beğenecek ve bunun izini sürecek ki İstanbul’a gelir gelmez ona farklı gelen cami atmosferlerine, tarikat meclislerine, kahvehanelere ve İstanbul mesirelerine açılacaktır.

Piyalepaşa Camii’nde izin alarak resim yapar. O günlerde cami içinde izin almadan tablo yapmak mümkün değildir. Zonaro bu şekilde resim sanatını konuşturmaya başlar.

Zonaro ve Eliza gayrimüslim, Hristiyan bir aile olarak İstanbul’daki gayrimüslim ailelerin ortamlarına da girerler. İstiklal Caddesi’ndeki Rus sefaretinde bir toplantı sırasında Zonaro’nun resim dersi verdiği bilinir. Resim dersi alan kadınlar arasında Eliza da vardır.

Eliza başta fotoğrafçı değildir. Zonaro resim çiziyor ama nihayetinde erkek ve gayrimüslim bir Hristiyan. Kadınlar dünyasına girme ihtimali yok. Ayrıca resim yapmak için tabloyu koyduğunuz zaman günlerce uğraşmanız gerekiyor. Akıp giden bir sahneyi dondurmanın en kolay yolu ise fotoğraftır.

Eliza bunun üzerine fotoğraf çekmeye başlıyor. Kocasının resmetmek istediği sahneyi fotoğraflıyor, sonra o fotoğrafı kocasına veriyor. Daha sonra kocasının tablolarının fotoğraflarını da çekip reklam amaçlı sağa sola gönderiyor ve bu tabloların rahatlıkla satılmasını sağlıyor.

Bu kadın 2025’te yaşasa kesin CEO olurdu.

Zonaro ve Eliza, İstanbul’a 1890’da gelirler. 1890-1895 arasında bayağı bocalarlar. Çünkü tabloları satamıyorlar, İstanbul ortamında tanıdıkları yok.

1895’te Zonaro ilk kez bir tablosunu aracılar vasıtasıyla Yıldız Sarayı’na, Abdülhamid Han’a gönderiyor. Abdülhamid Han tabloyu çok beğeniyor ve sarayla bir tanışıklık başlıyor. Asıl tanışıklık ise 1896’da gerçekleşiyor. Bu tanışıklık sonrası Abdülhamid Han onu saray ressamı ilan ediyor.

Abdülhamid Han, Zonaro’nun çalışmalarını çok beğendiğini, onu rahatlatmak istediğini söylüyor ve bir isteği olup olmadığını soruyor. Zonaro da oturduğu yerin çok dar olduğunu, atölye olarak kullanabileceği geniş bir ortama ihtiyacı bulunduğunu ifade ediyor.

Bunun üzerine Abdülhamid Han, amcası Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı Akaretler’de ona bir bina tahsis ediyor. Bu bina bugün hâlâ duruyor.

Keşke Zonaro adına burası bir müze olsaydı. Her yeri kafeterya, her yeri otel yapabilirsiniz ama Zonaro’nun 20 yıl kullandığı bir atölyeyi otel ya da kafeterya değil, bir Zonaro Müzesi yapmak gerekir.

Burası artık Zonaro ve Eliza için bir ev, atölye, sanat merkezi; resimlerin satıldığı ve sergilendiği bir galeriye dönüşüyor. O dönemde İstanbul’un gayrimüslim aileleri de bu ortamda bulunuyor.

Zonaro artık başına fes takıyor. Çünkü İstanbul’un ortamına, kültürüne ve sanatına iyice girmiştir. Kendisini eski hayatından soyutlayıp farklı bir hayata taşımıştır.

Eliza fotoğraf sanatçılığına sonradan alışmıştır. Başta Zonaro’nun talebesidir, fırçayla bir şeyler yapmaya çalışır. Bugün elimizde Eliza’ya ait bir tablo da bulunmaktadır. Demek ki kocasının yanında aslında çizen biridir. Fakat bu çizen kadın sonra fotoğraf çeken kadına dönüşmüştür. Bence de çok iyi olmuştur.

Zonaro ailesinin İstanbul’daki hayatında Kağıthane, Adalar, mesireler, kayıklar ve İstanbul’un unutulan eğlenceleri önemli yer tutar. Kağıthane’ye gidilir, herkes orada kayıklara biner, sefa yapar, eğlenirdi.

Zonaro, eşi Eliza ile bir kayıkta; karşılarında ise Kont Cerrina ve ailesi vardır. Kendi kayıklarında, sandallarında fotoğraf çektirmişlerdir. İstanbul’un bugün unutulan eğlenceleri bu karelerde yer alır.

Büyükada, Heybeliada ve Kınalıada gibi adalara gidiyorlar, orada eğleniyorlar. Bütün bu fotoğraflar Eliza tarafından çekiliyor.

20 yıl içerisinde Zonaro’nun sakalları beyazlamıştır. İlk geldiğinde siyah sakallı bir adamdır, 20 yılın sonunda sakalları beyazlamış bir adama dönüşür.

İki erkek, iki kız çocuğu vardır. Stüdyosunda çocuklarına bir resim çerçevesinin nasıl yapılacağını gösterir. Sadece fırçayla çizmek değil, onu çerçeve içine almak da önemlidir.

Eliza’nın fotoğraf makinesinden çıkan İstanbul fotoğrafları müthiştir. Zonaro’nun stüdyosunda saçları sakalları beyazlamış bir Zonaro, kızlarına resim dersi verirken görülür. Arkada Dolmabahçe Camii ve Boğaz, karşı tarafta Üsküdar ve Kuzguncuk sahillerini gösteren muhteşem bir tablo çalışması vardır.

Zonaro ailesi İstanbul’da zamanla adeta bir Osmanlı ailesine dönüşmüştür. Zonaro’nun başındaki fes, çocuklarının başındaki fesler, kıyafetleri ve aile ortamı bunu gösterir.

Zaman zaman Levanten aileleri ziyaret ederler, gezmeye giderler. Eliza yanında kocaman fotoğraf makinesini götürür. O eski makineler öyle cep telefonu gibi değildir. Büyük bir düzenek, patlayan ışık ve dumanla çalışan ağır bir makinedir.

Bu sergide Eliza’ya ait eserler ve Zonaro ailesiyle ilgili çok özel parçalar da yer alıyor. Türkiye içi ve dışındaki koleksiyonerlere ulaşılmış, çok önemli eserler toplanmış. Bunlar belki bir daha görülemeyecek eserlerdir.

Bunlardan biri de Abdülhamid Han’ın Eliza’ya hediye ettiği ikinci derece Şefkat Nişanı’dır. Üzerindeki kırmızıların hepsi yakut, yeşillerin hepsi gerçek zümrüttür.

Abdülhamid Han’ın İtalyan, gayrimüslim, fotoğrafçı bir kadına Şefkat Nişanı vermesi şaşırtıcı gelebilir. Fakat Abdülhamid Han, yatağının başındaki toprak bir tuğlayla teyemmüm abdesti alacak kadar dindar; İtalyan Zonaro ve fotoğrafçı karısını istihdam edecek kadar da sanata düşkün, dünyaya geniş bakabilen bir adamdır.

Bir Müslüman böyle olmalıdır.

Bizim ülkemizde Abdülhamid Han’ın bir tarafını bir kesim, öbür tarafını başka bir kesim alıyor. Kimse Abdülhamid Han’ı tam anlamıyla anlayamıyor. Abdülhamid Han’ı anlamanın yollarından biri de böyle bir sergiyi gezmekten geçiyor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.