TİCARET VE İŞ HAYATINDA NEREDEN NEREYE…
23 Aralık 2025, Salı 00:25
Büyük Medeniyetin Zirvesinden Dönüş ve İçtimâî Hayatta Çöküşün Ayak Sesleri
TİCARET VE İŞ HAYATINDA NEREDEN NEREYE…
Merhum babam derdi ki; “vücut haramdan beslenirse arkadan gelen nesiller de bundan nasibi alır. Onların da vücutlarında haramın zerresi dolaşır. Haramın zerresinin dolaştığı vücuttan da artık hayır gelmez. Ne ibadet yapmak ister ne de güzel bir amel… Yapsa da lezzetini duyamaz bir müddet sonra da o ibadet ona ağır gelmeye başlar, nihayetinde de ibadeti bırakır. İbadetsiz hayatın sonunda da imanı kurtarmak zor olabilir. Sen sen ol hiçbir zaman haram lokma yeme, evlatlarına da yedirme”. Bu hasletleri duyarak büyüttü merhum babam bizleri… Dinimizin helal ve harama verdiği ehemmiyeti anlatırken de sık sık ecdadımızdan misaller verir, akşam oldu mu evde soba başında hikayeler anlatırdı. Zaten televizyon da her evde olmayınca akşamları yerfıstığı kabuklarını ayıklarken hep bu güzel hikayeleri dinlerdik merhum babacığımdan… İneklerimiz ve keçilerimiz vardı. Sıkı sıkıya da tembih eder, köylülerimizin tarlalarına hayvanların girmemesi, onlara zarar vermemesi için de hemen her gün hatırlatmalarda bulurdu. Kul hakkı ve ahlak konusunda menkıbeler ve hikayeler dinleyerek geçti çocukluğumuz…Bu hikayeler hala kulaklarımda… Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum bugün… Hem çocuklarımıza bırakacağımız en güzel mirasın güzel ahlak olduğunu hepimiz biliriz ama bu zamanda akşamları anlatmaya hem vaktimiz yok hem de çocuklarla zaman geçirmeye sabrımız kalmadı… Bu sebeple de çocuklarımızı başkaları eğitiyor hem de nesillerin kaybına varacak minvalde...
Merhum babam, her gün kitap okurdu, bize de okuturdu. Zaten onun okuduğunu görünce istemsizce biz de elimize bir kitap alıverirdik raflardan… Lise yıllarında köyümüzde ticaret konusunda bir tatsızlık yaşanmış, günlerce bu mevzu konuşulmuştu. Haksızlığa alet olmamak ve kul hakkı konusunda o kadar güzel şeyler anlatmıştı ki okulda bile hiç duymadığım hikayeler bizi mest ederdi. Onun için güzel ahlakın şifreleri, ecdadımızın hayat tarzında gizli derdi merhum babacığım… Bunlardan bazılarını sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Ecdadımızın hayatında özellikle de Osmanlı döneminde ticaretten iş hayatına eğitimden aileye kadar her sahada adaletin ve ahlakın tesirini görmekteyiz. Bu konuda kaynaklara da geçmiş birkaç olaydan bahsedelim.
- Merhamet ve hoşgörünün, hayırseverlik ve vefa duygusunun, aile büyüklerine saygının, güçsüze, zayıfa ve her türlü canlıya gösterilen merhamet ve şefkatin, vatanseverlik duygusunun, cömertlik ve vakarlı duruşun, namus ve haysiyetin, temizlik ve estetiğin hâkim olduğu Osmanlı’ya onları tanıyan herkesin hayranlık duyduğu da bir hakikattir.
Osmanlı kültür ve medeniyetine dair çalışmalarıyla tanınan meşhur İtalyan tarihçi ve yazar Edmondo da Amicis, “Constantinopoli” adlı eserinde şunları belirtmiştir; "Osmanlı topraklarında Müslüman Türkler arasında İslam ahlakı hakimdir. İslam ahlakı ile Türk örf ve adetleri çok güzel biçimde sentezlenmiştir. Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Osmanlı Müslüman Türk’ünde ağırbaşlılık, vakar ve asillik vardır. Bu da bu insanlara ayrı bir ihtişam kazandırmıştır. Hepsi, farklı sosyal hususiyetlere sahip olmalarına rağmen aynı terbiyeden geçmişlerdir. Herkes kendi dini ve kültürel kıyafetleriyle sokakta serbestçe dolaşır, hiç kimse kılık kıyafetinden dolayı hakir görülmez, incitilmezdi. Bu sebeple kıyafetlerine bakarak kimin ne olduğu anlaşılır, hiç kimse kimliğini saklama ihtiyacı da hissetmezdi. İstanbul'un Müslüman Türk tebaası, Avrupa'nın en nazik ve kibar insanlarıdır. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancının hakarete uğrama veya hayati tehlikeyle karşılaşma ihtimali yoktur. Namaz kılınırken bile bir gayri Müslim, camiye girip, Müslümanların ibadetini izleyebilir. Bundan hiç rahatsız olmazlar. Hatta size bakmazlar, küstahça bir bakışı bırakın, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar bile göremezsiniz. Osmanlı sokaklarında kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Evlerde de bir adab ve ölçü vardır. Kapı tokmaklarına kadar her şey düşünülmüş, pencere önüne konulan çiçeklerle bile mesaj vermeyi ihmal etmemişler. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olma ihtimaliniz yoktur. Sokaklarda bir yerde toplanmak, yolu kapatmak, çığırtkanlıkla ve yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı gereksiz biçimde lüzumundan fazla işgal etmek ayıp sayılır..."
- Osmanlıda Sabetayistler Balkanlarda yaşadıkları yerlerde Osmanlı kimliği taşır yani Osmanlı tüccarı olduklarını söylerlerdi. Bunun birçok sebebi vardır tabi… Bu sebepler üzerinde duralım şimdi… Mesela Hollanda’da ticaret odası seçimleri yapılacaktır. İki adayın da oyu yapılan tekrar seçimlere rağmen eşit çıkınca akıllının biri çözümü bulur; “Osmanlıyla ticaret yapan seçmenin oyu çift sayılsın, ondan sonra yapılacak seçimin sonucuna göre de karar verilsin”. Karar istikametinde, Osmanlıyla ticaret yapan kişi tespit edilir ona çift oy kullandırılır ve seçim sonucu bu şekilde neticelendirilir. Sebebi sorulduğunda ise “Osmanlı ticarette dürüstlükten taviz vermez. İş ahlakına ayrı bir ehemmiyet verirler. Osmanlı topraklarında hiç kimsenin hakkı zayi olmaz. Adalet ve ahlak vardır. Osmanlı ile ticaret yapıp da haksızlığa uğradığını söyleyen duyulmamıştır. Bu sebeple Osmanlı ile ticaret yapanın oyu çift sayılsın kararı aldık” der. Dolayısıyla uyanık Yahudi milleti de Osmanlı kimliği ile çok rahat ticaret yapabildikleri için kendilerinin Müslüman olarak tanınmasını sağlamışlardır. Bu sebeple Balkanlardaki Sabetayistler, Osmanlı kimliği taşırlar, kendilerinin “Ahmet, Mehmet” diye çağrılmasından da rahatsız olmazlardı. (Sabetayistlere, Beyaz Türkler denmesinin sebebi de budur. Bir çuval pirinç içinde en zor beyaz taşları ayıklarsınız hatta bazen çoğu zaman ayıklayamazsınız bile... Beyaz Türkler nüfus mübadelesi ile bu topraklarda en derin emellerine ulaşmışlar hatta tesirleri bugünlere kadar gelmiştir. Ticaretten iş hayatına hatta bürokrasinin en güçlü kurumlarına kadar yerleşmişler ve bu konuda teşvik bile edilmişlerdir. Hatta bir gecede vatandaşlık verilerek, ülkenin en itibarlı üniversitelerinden attıkları milli akademisyenlerin yerine bunlar yerleştirilmiştir. Bu hakikatleri yüksek sesle terennüm edenler ise hain damgası ile on yıllarca susturulmuş, başına gelmeyen kalmamıştır.)
- Osmanlı'nın son dönemlerinde İstanbul'da uzun yıllar yaşamış olan Batılı tarihçi M.A. Ubicini hatıralarında, şehirde yaşayan farklı milletlerden kimselerin ticaret ahlakı hakkında şunları söyler; “Genel kaide olarak bir Ermeni’ye istediği paranın yarısını, Rum’a üçte birini, Yahudi’ye dörtte birini verin fakat bir Müslüman’la alışveriş yaptığınız zaman istediği fiyattan emin olabilirsiniz ve istediği miktar neyse gönül rahatlığı ile verebilirsiniz"…
- Yabancı bir kumaş tüccarı, Osmanlı topraklarına gelerek bir kumaş imalathanesinin kumaşlarını beğenir ve hepsini almak istediğini söyler. Ama imalathane sahibinin bazı kumaş toplarını diğerlerinden ayırdığını görünce bunun sebebini sorar. Osmanlı esnafı ise "onu size veremem zira o kusurlu yani ayıplı maldır" cevabını verir. Yabancı tacir, "önemli değil, ziyanı yok" dese de Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte diretir ve şunu söyler; "Ben malımın kusurlu olduğunu size söyledim, siz bunu biliyorsunuz fakat siz veya çalışanınız kumaşı kendi memleketinizde satarken, alıcıya söylemeyi unutabilirsiniz. Dolayısıyla bu aramızda geçen “ayıplı/kusurlu mal” mevzusunu alıcı bilemeyebilir. Sehven de olsa bir hata söz konusu olabilir. Dolayısıyla da müşterilerinize kusurlu mal satılmasına sebep olurum. Neticede Osmanlı'nın şeref ve haysiyeti rencide olabilir, insanlar da bizi hilekâr zannedebilir. Onun için bu hatalı/kusurlu kumaş topunu asla size veremem”.
- Bir gün Karamanlı bir tüccar Venedikli bir tüccardan mal satın alır. Mallar deniz üzerinden Antalya Limanına geldikten sonra Karaman’a gidecektir ama gemi fırtına sebebiyle Akdeniz’de batar. Adam haftalar geçmesine rağmen gönderdiği malların parasını alamaz. Venedikli karar verir ve Karaman diyarına gelir. Kapıyı çalar Karamanlı tüccarın evinde misafir olur. Karamanlı tüccar onu yedirir içirir, en güzel biçimde ağırlar. Sonra mevzuya gelinir ve Venedikli tüccar gönderdiği malların parasını alamadığını söyler. Karamanlı tüccar da malların kendine ulaşmadığını dolayısıyla da ödeme yapamayacağını söyler. Netice itibariyle mevzu yargıya intikal eder ama Venedikli tüccarın Osmanlı kanunlarına göre kendi yargıcına yargılanma hakkı vardır. Ama Venedikli tüccar Osmanlı kadısının vereceği karara razı olacağını, ne kadar çıkarsa çıksın kabul edeceğini beyan eder ve mahkeme başlar. Mahkeme neticesinde, Venedikli haklı görülür ve satış bedelinin ödenmesine ayrıca Venedikli’nin Karaman diyarına gelip giderken yaptığı harcamaların da mahsubuna ve Karamanlı tüccar tarafından ödenmesine karar verilir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” düsturu gereği olarak da Karamanlı tüccar karara razı olur ve Venedikli’ye masraflarını öder, helalleşirler ve ayrılırlar. Üstelik bütün bu yargılama süreci de sadece 2 günde tamamlanır. “Geciken adalet, adalet değildir” anlayışı gereği, aylar veya yıllar süren istiflenmiş dosya derdi olmadan verilir kararlar... Zira bu tür şikâyetlerle çok da karşılaşılmaz. Öyle ki herkes duracağı yeri bilir ve haksızlık yapılmaz bu topraklarda… Bu mevzuyu ülkesinde ömrü boyunca anlatan Venedikli tüccar, ticaretinin büyük kısmını Osmanlı tüccarları ile yapmaya devam etmiştir.
- 18. asır sonlarında Osmanlı topraklarında uzun zaman yaşayan ve birçok olayı kaleme alan, aynı zamanda Osmanlı’da 1795-1799 yılları arasında büyük elçilik vazifesini de yürüten İsveçli d’Ohsson ise hatıralarında şunları yazmıştır; "Müslüman Osmanlı toplumu, Kur’an-ı Kerim’de ifade edilen namus, ahlak ve doğruluk prensiplerine çok bağlı olup aralarındaki bütün sosyal münasebet ve intizam, iyi niyet ve şefkat üzerine kuruludur. Başka milletlerde olduğu gibi, aralarında herhangi bir yazılı taahhüte bile lüzum görmezler. İyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Osmanlılar, verdikleri sözün esiri olup mertçe arkasında dururlar. Bu muameleleri sadece kendi dindaşlarına karşı olmayıp hangi dinden ve milletten olursa olsun, herkese karşı da aynıdır. Sözlerinde durma konusunda, onlara göre Müslüman veya gayr-i Müslim fark etmez herkese karşı dürüsttürler. Harama ve helale, kul hakkına çok dikkat ederler. Gayri meşru olan her türlü kazancı; saygısızlık, kul hakkı ihlali, ahlaksızlık ve dine aykırı görürler. Gayri meşru olarak kazanılmış her zenginliğin, her akçenin hem bu dünyada hem de öteki dünyada insanı bedbaht edeceğine, mutluluk getirmeyeceğine canı gönülden inanırlar.”
- 18. yüzyılın başlarında İstanbul'da bulunmuş olan bir İngiliz elçisinin hanımı Lady Montagu, Osmanlı toplumundaki ticaret ahlâkı ile alâkalı olarak hatıralarında şunlardan bahseder; “İngiltere'de yalancılar yaptıklarıyla övünürler. Osmanlı'da ise yalan söylendiğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızarmış demir basılır. Bu kural, eğer bizde uygulanmış olsaydı ne kadar güzel yüzün bozulduğu ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görürdük".
Bugünün dünyası ile karşılaştırmayı siz değerli okuyucularımıza bırakıyoruz. Zira çok laf, aklı az olana anlatılırmış… Siz değerli okuyucularımızın derin irfanına havale ediyoruz mevzuyu…
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
mehmet kılınçkıran
25-12-2025 00:13Kıymetli hocam, Ecdadımız İslam ahlakını yaşamada,Sevgili peygamberimiz ve eshabının ahlakını en küçük ayrıntısına kadar tatbik ve taklit etmiştir.Bu da İslamiyeti bütün ayrıntılarına kadar öğrenme ve tatbik etme hedefi ile yola çıkma hedefidir. Bugün de bu ahlak anlayışının yereşmesi için mutlaka ahlâki değerler eğitimi uygulaması seferberliği yapılmalıdır. Her ortamda bu seferberliğin gereği işlenmeli ve tatbik edilmesi sağlanmalıdır. Söz konusu yazılarınızdaki ticari ve iş ahlakı ile ilgili hatırlatmalarınız için teşekkür eder. Gayretlerinizin artması için dua ediyorum.
Senem
24-12-2025 11:24Geçmişteki bu "dik duruşu" bugünün karmaşasında nasıl yeniden yeşertebileceğimizi düşünmektir. İrfan sahibi bir okuyucu için bu satırlar, kaybedilen bir hazinenin yol haritası gibi.
Ayşe Demir
23-12-2025 19:53Hocam, yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Ticaret ve iş hayatının geçmişten günümüze nasıl değiştiğini çok anlaşılır bir şekilde anlatmışsınız. Özellikle ahlak ve dürüstlük vurgusunu çok açıklayıcı bir şekilde dile getirmişsiniz. Ticaretin sadece kazanç değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve vicdan gerektirdiğini verdiğiniz örneklerle çok iyi bir şekilde bize göstermiş oldunuz. Değerli bilgileriniz için teşekkür ederim.
Uğur Tavuz
23-12-2025 17:45Mustafa hocam kaleminize sağlık Bu yazıyı okurken Seyit Abdul Hakim Arvasi hazretlerinin bir sözü aklıma geldi günümüzde İslamiyet’in kokusu bile kalmadı demiş mübarek Sizin bu yazınız mübarek efendi hazretlerinin ortaya koyduğu durumu hatırlatıyor.İnşallah yazdığınız bu kıymetli yazılar sayesinde ticaret ahlakını ve edebi bizler ve kıymetli gençler yeniden öğrenecektir. Bu kıymetli yazı için çok teşekkür ederiz hocam
Ahmet
23-12-2025 13:52Her şeyin safı, orijinali kıymetlidir. Hocamız, atanın saf, orjinal nasihatiyle söze başlayıp yüzyıllarca Saf Türk İslam Kültürünü yaşayan Osmanlı'nın tarihteki izini Batılılar dan yani düşmandan nakletmiş...Öze dönmemiz kurtulmamız, büyümemiz, güçlenmemiz demektir. Kıymetli hocamız yine işin esasını güçlü kalemiyle aslında manifesto niteliğinde yazmış. İlgili kurum ve şahısların görüp gereğini yapması lazım.
Faruk
23-12-2025 11:57Yazınızı ilk defa okuyorum. Ecdadımıza ait bu güzel hatıraları bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Yazılarınızım devamını bekliyorum