• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

SEPET İLE UÇAK: BİR FİLMİN İKİ KEZ GELEN ZAMANI

02 Eylül 2026, Çarşamba 11:37
SEPET İLE UÇAK: BİR FİLMİN İKİ KEZ GELEN ZAMANI

1967 sonbaharında New York Film Festivali perdesini Gillo Pontecorvo'nun Cezayir Savaşı ile açtı. Salonda oturanlar, Fransız mahallesindeki kafe havaya uçarken alkışladılar. Biri “sıra Saygon'da!” diye bağırdı. Margot Hentoff o akşamı soğuk bir dikkatle kaydeder: zalim, kendi sembolik ölümünü seyredip keyif alıyordu. Devrim, bir akşam eğlencesine dönüşmüştü.

Hentoff'un teşhisi bundan da acıdır. O salonu dolduran iyi niyetli sınıf, devrimi bir oyun gibi oynuyordu: mea culpa havası, gettolara silah taşıma teklifleri, barikat edebiyatı. Hepsi tek bir sessiz varsayıma yaslanıyordu: ihtimal yarına aitti, yarın ise hiç gelmiyordu. Kendisine kurban olacağı söylenen adama silah uzatan kişi, o silahın asla ateşlenmeyeceğine inanır. Bu, dayanışmanın en kibirli biçimidir: acıyı sahiplenmeden ödünç almak, mazlumun öfkesini kendi vicdanını serinletecek bir esintiye çevirmek. Tarlada süt sağmayı oyun bilen Marie Antoinette, hâlâ aynı koltukta oturuyor.

Otuz altı yıl sonra aynı film, Pentagon'un düşük yoğunluklu çatışma dairesinde özel gösterime girdi. Davetiyede şu satırlar vardı: “Çocuklar askerleri yakın mesafeden vuruyor. Kadınlar kafelere bomba koyuyor. Tanıdık geldi mi?” Brzezinski de Irak'ı anlamak isteyenlere aynı filmi salık verdi. Bir direniş belgesi, işgalin ders kitabı hâline gelmişti.

Bu iki sahne arasındaki mesafe, filmin kusurundan çok çağımızın ahlâkî dağınıklığını gösterir. Andrew Sarris, eserin bir tek kare arşiv görüntüsü kullanmamakla övünmesine dikkat çekmişti: kurmaca, gerçekliğin yerine geçerken kendi sahiciliğini ilan ediyordu. Sarsıcı bir filmdir. Sarsmak ile dönüştürmek ayrı fiillerdir. Seyirci koltuğundan kalkmadan da sarsılabilir.

Filmin en çok anılan sahnesi bir sorudur. Gazeteci, yakalanan Cezayirli öndere şu ithamı fırlatır: kadınların pazar sepetlerine bomba saklamak ahlâklı mıdır? Cevap kısadır: sivillerin evlerine ateş yağdıracak uçaklarımız yok. Uçaklarınızı verin, sepetlerimizi bırakalım. Bu cevap, şiddeti adlandırma yetkisinin güçle ölçüldüğünü tek hamlede açığa vurur. Yüksekten öldürmek “harekât”, yakından öldürmek “terör” sayılır. Mesafe, cinayeti temize çıkaran bir hukuk üretir.

Ne var ki filmin bize bıraktığı çerçeve eksik kalır. Pontecorvo, Cezayir mukavemetini Marksist bir dile tercüme etti. Kamerası sınıfı görür, hafızayı atlar. Oysa Fransız işgaline karşı ilk direnci kuran halk camiden, medreseden, İbn Bâdis'in ıslah hareketinden, zaviyelerin sabrından besleniyordu. Filmde ezan bir atmosfer unsuru olarak duyulur. Hayâ, örtü, sabır ise taktik aksesuara indirgenir. Kadınların haik'i bombayı taşıyan bir kamuflaj işlevi görür, hâlbuki o örtü, işgalden önce de sonra da bir kimlik beyanıydı. Direnişin ruhu kadrajın dışında bırakılınca geriye teknik bir isyan kalır.

Bu eksiltmenin bedelini bugün ödüyoruz. Hikâyesini başkasının diliyle anlatan halk, hükmünü de başkasına devreder. Sömürgecilik topraktan çekildikten sonra anlatıda kalmayı sürdürür: mazlumun acısı önce estetik bir nesneye, ardından bir yöntem dosyasına çevrilir. Aynı karelerden kimi seyirci arınma duygusu, kimi general taktik ders çıkarır. Kendi şahitliğini kaydetmeyen ümmet, kendi kanının nasıl okunacağına karışamaz.

Filmde esir alınan önder, “Tarihi yenemezsiniz!” diye haykırır. Salon alkışlar. Hentoff serinkanlılıkla hatırlatır: tarih yalnızca olmuş olayların toplamıdır, başarısız bir ayaklanma devrim sayılmaz. İtiraz yerindedir, yine de eksiktir. Müslüman muhayyile tarihi hakem tanımaz, şahit bilir. Amel niyetle ölçülür, hüküm Rabbe aittir. Kayda geçmemiş bir feryat da yok olmaz. Zaferi sadece muzafferin defterinden okumak, tam da işgalcinin öğretisidir.

Cezayir 1962'de bağımsızlığını kazandı. Anlatısı hâlâ başkalarının elinde dolaşıyor. Bir filmin kırk yıl arayla hem devrimcinin hem istihbaratçının kanonuna girmesi, görüntünün kendiliğinden bir ahlâk taşımadığını öğretir. Ahlâkı çerçeveleyen niyet ile hafızadır. Bu yüzden mesele Pontecorvo'yu mahkûm etmek olamaz. Mesele, mazlumun hikâyesini onun kendi kelimeleriyle, kendi kaynaklarıyla, kendi duasıyla yeniden kurmaktır.

Perde kararırken sorulacak asıl soru şudur: biz hangi koltukta oturuyoruz?

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.