• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

KOSOVA’NIN SESSİZ ŞEHİDİ: YAKUP ÇELEBİ

09 Eylül 2026, Çarşamba 12:14
KOSOVA’NIN SESSİZ ŞEHİDİ: YAKUP ÇELEBİ

O, Kosova Savaşı’nın sessiz şehidiydi.

1389 yılında Sultan I. Murat Kosova Savaşı’nda şehit düştüğünde kim bilebilirdi ki onun hiçbir suçu olmayan küçük oğlu Yakup Çelebi de babasının hemen arkasından “Seni baban çağırıyor.” diye otağa davet edilecek; o da babasının iyileştiğini, durumunun düzeldiğini düşünerek heyecanla otağa koşacak, fakat otağa girer girmez kapının iç kenarında bekleyen kişiler tarafından üzerine çullanılacak, zorla yere çökertilecek ve boynuna gerilen bir yay kirişiyle orada hayatına son verilecekti.

Yakup Çelebi son derece önemli bir isimdir. Yıldırım Bayezid’in kardeşi, Sultan I. Murat’ın iki savaşta bulunan erkek çocuğundan bir tanesiydi. Gelin görün ki savaş kazanıldıktan sonra Kosova Ovası’nda idam edilmek durumunda kalmıştı.

Sultan I. Murat’ın Kosova’daki şehadetini herkes bilir. Savaş kazanılmıştı. Sultan Murat savaş meydanını gezerken yaralı bir Sırp askeri yardım ister gibi bir pozisyona girdi. Sultan Murat da “Ne diyor?” diye yaklaştı ve o asker tarafından hançerlendi. Çok ciddi kan kaybı vardı. Şehit olmak üzereydi.

Evet, savaş kazanılmıştı ama kaçan düşman her an geri dönebilirdi. Yıldırım Bayezid’in erkek kardeşi, Sultan I. Murat’ın küçük oğlu Yakup Çelebi, ordunun bir kısmıyla beraber düşmanı kovalamak için arkalarından yola çıkmıştı.

Sultan I. Murat o sırada uzatıldığı ağacın gölgesinde ruhunu Rahman’a teslim etti. Devlet adamları telaş içindeydiler. Fitne etrafa yayılmadan acilen bir hükümdar seçilmeliydi.

Şehzade Bayezid aralarındaydı. Hemen onu aralarına aldılar ve bir istişareyle abi olarak onu hükümdar ilan ettiler. Fakat herkesin kafasında bir soru işareti vardı. Düşmanı kovalamak için giden Yakup Çelebi birazdan kendi askerleriyle geri gelecekti. Peki onu ne yapacaklardı?

Sağ bırakırlarsa ya ayaklanırsa? Ya fitne çıkarırsa? Ya da o fitne çıkarmasa bile Osmanlı’yı bölmek isteyen birileri Yakup Çelebi’nin etrafına toplanır, Sultan Bayezid’i istemezlerse ne olacaktı?

Ve ikinci bir karar alındı. Döner dönmez şehzade idam edilecekti.

Yakup Çelebi düşmanı kovalamış ve geri dönmeyeceklerini garantilemiş olarak geri döndü. Yüzünden mutluluk, tebessüm akıyordu. Ama gelin görün ki verilen emirle yanına gelen askerler onu zapt ettiler, tutukladılar ve orada idam edildi.

Abisi Yıldırım Bayezid gözyaşlarına gark olmuştu. Kardeşinin cenazesi Bursa’ya götürüldü ve büyük bir törenle Sultan Murat’la beraber defnedildi.

Savaşı kazanmış, büyük başarı göstermiş bir şehzade, devletin birliği ve dirliği adına orada devlet adamları tarafından öldürülmesine karar verilerek öldürüldü. Babasıyla beraber cenazeleri Bursa’ya getirildi. Bursa’da Hüdavendigar Külliyesi’ndeki türbenin bahçesine yan yana defnedildiler.

Yakup Çelebi, Osmanlı Devleti’nin katledilen ilk şehzadesidir. Osmanlı’da şehzade katilleri denildiğinde akla üç önemli safha gelir. Birincisi, Kosova Savaşı sonrasında Yıldırım Bayezid’i devlet başkanı seçen devlet adamlarının, savaş meydanından heyecanla ve sevinçle dönen Yakup Çelebi’yi orada şehit etmeleri, öldürmeleridir. Bu ilk olaydır ve bundan sonraki şehzade katillerine maalesef örnek teşkil edecektir.

İkinci safha, Fatih Sultan Mehmet’in şehzade katillerini kanunname ile hükme bağlamasıdır. Ehven-i şer olmak üzere, yani şerrin ehveni, kötünün iyisi olmak üzere, eğer bir zaruret söz konusuysa, devletin dağılma sürecine girmesi, iç savaşın olması gibi bir sıkıntı varsa, o zaman öldürülmesi Fatih tarafından kanunlaştırılmıştır.

Üçüncü safha ise I. Ahmed döneminde bu yasanın tamamen kaldırılıp ekber kanununun getirilmesidir. Sülalenin büyük erkek çocuğu başa geçsin ve böylece kardeş katli olmasın diye şehzadelerin sancaklara gönderilmesi yasaklanmış, Topkapı Sarayı’nda Şimşirlik bölgesinde şehzadelerin saray içi bir yaşantıya hapsedildiği bir süreç başlamıştır.

Peki Fatih Sultan Mehmet bunu niye kanunlaştırmıştı? O gün Kosova Ovası’nda Yakup Çelebi neden öldürülmüştü?

1389’da Sultan I. Murat, Kosova Ovası’nda kendisinin neredeyse on katı büyüklüğünde bir Avrupa Haçlı birliği ile karşı karşıya geldi. O gün savaş olmadı. Gece beklendi. Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla savaş başlayacaktı.

Sultan Murat’ın çadırında sabaha kadar gözyaşı döktüğü, ağladığı ve “Ya Rabbi, bu ordu İslam’ı savunan yeryüzündeki son ordudur. Bu orduyu mağlup edersen bu topraklarda senin adın bir daha anılmayacaktır.” diye dua ettiği anlatılır. Peygamber Efendimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”in Bedir Savaşı’nda yaptığı dua gibi bir dua eder. “Bu orduyu galip eyle. Bu galibiyet için bir kurban gerekiyorsa beni de şehit eyle.” der.

Hakikaten o gün bu savaşı Osmanlı ordusu kazandı. Bir tarafta çok sayıda devletin yer aldığı bir Avrupa Haçlı birliği vardı. Diğer tarafta ise Osmanlı vardı. Savaş kazanıldı.

Sultan Murat savaş meydanını gezerken Sırp asıllı bir asker, kimi rivayetlere göre su istedi, kimi rivayetlere göre yardım istedi, kimi rivayetlere göre de bir şey söylemek istedi. Bir vesileyle Sultan Murat’ı yanına celbetti.

I. Murat çok merhametli, müthiş bir insandı. Karamanoğlu Beyi Alaattin Ali Bey defalarca arkasından vurmuştu. Buna rağmen kızını onunla evlendirmişti. Milletin evlatları bu savaşlarda ölmesin diye kızını düşmanına vermişti.

Sırp askeri çağırınca kalktı gitti. O da göğsünde hançer saklıyordu. Sultan Murat yaklaşınca hançeri çekip sapladı. Sultan Murat, kalbine yakın yerden hançerlenince ağır yaralandı. Hemen otağa götürüldü. Otağda ağır kan kaybıyla şehit düştü.

Sultan Murat şehit olunca devlet adamları hemen toplandılar. Ne yapılacaktı? Yakup Çelebi düşmanı kovalamaya gitmişti. Düşman yenilmiş, bozgun yaşamıştı. Savaşta Sultan Murat ortadaydı. Sağ kanatta büyük oğlu Yıldırım Bayezid, sol kanatta ise küçük oğlu Yakup Çelebi vardı.

Yakup Çelebi çok kaliteli, yiğit bir gençti. Anadolu askerleri onu çok seviyorlardı. Çok da hayırsever bir insandı. Şehzadeyken böyle bir eser yaptırması da bunu gösterir. Hiçbir zaman padişah olmadı. Şehzadeyken İznik’te zaviyesini yaptırdı.

Devlet adamları hemen toplandılar. Çünkü Sultan şehit olmuştu. Yıldırım Bayezid otağdaydı. Orada bir istişare meclisi kuruldu. “Ne yapalım?” dediler.

Birisi hayatta kalacak, birisi öldürülecekti. Çünkü ikisini de hayatta bırakırlarsa, “Babanız öldü.” dediklerinde Anadolu askerleri doğrudan Yakup Çelebi’nin arkasına geçecek, Rumeli askerleri de Yıldırım’ın arkasına geçecekti. O an savaşı kazanmışken bunlar birbirlerine gireceklerdi.

Vatanın evlatları ölecekti.

Osmanlı çok büyük bir devletti. Osmanlı’da tepedekiler, yöneticiler, büyükler “Evet, biz bu devleti yönetenleriz ama kutsal olan bizim çocuklarımız değil. Önemli olan halkın çocuklarıdır.” derlerdi. Halkın çocukları ölmesin diye kendi çocuklarının öldürülmesine rıza göstermişlerdi.

Osmanlı’yı kötülemek isteyenler, “Bunlar birbirlerinin çocuklarını öldürdüler, kardeşlerini katlettiler.” diyorlar ya, olaya bir de bu gözden bakmak gerekir. Halkın çocukları mı ölsün, tepedekilerin çocukları mı ölsün? Tepedekiler kendi çocuklarını para babası yapsalardı, her türlü zenginliğe gark etselerdi, halkın çocuklarının ensesine çökseydiler, mallarına ve canlarına çökseydiler, bu hoşumuza gider miydi? Gitmezdi.

İşte Osmanlı’ya bu zaviyeden bakmak ve onların ne kadar büyük insanlar olduğunu bu şekilde anlamaya çalışmak gerekir.

Yakup Çelebi bir sevinçle döndü. Düşmanı kovalamıştı. Kesin bir zafer kazanılmıştı. İstişare meclisi Yıldırım Bayezid’in hükümdar olmasından yanaydı. Bunun üzerine karar alındı. Yakup Çelebi geri döndüğünde ona haberci gönderdiler. “Babanız çağırıyor, otağda sizi bekliyor.” dediler.

O da sevinçle otağa girdi. Otağa girer girmez oradaki görevliler üzerine çöktüler. Yere diz çöktürdüler, bastırdılar ve yay kirişi boynuna geçirilerek, boğularak orada onu şehit ettiler.

Bazıları savaş meydanında düşmanı kovalarken şehit olur. Bazıları halkın evlatlarının bekası adına öldürülür ve şehit olur. O, Kosova’nın sessiz şehidiydi.

Yakup Çelebi, hayattayken İznik’te bir zaviye yaptırmıştı. Bu zaviyeye gelenler karınlarını doyursun, ibadet etsin, gezici mutasavvıflar burada ağırlansın, benim de amel defterim kapanmasın istemişti. Fakat hiçbir zaman buraya defnedilmedi.

Yıldırım Bayezid öldürülen kardeşinin cenazesini gözyaşlarıyla tabutuna koydu. Bir araba hazırlandı. Sultan I. Murat ile küçük oğlu Yakup Çelebi’nin tabutları yan yana o arabaya yüklendi. Bursa’ya götürüldü. Bursa’da bizzat Yıldırım Bayezid’in de katıldığı cenaze töreninde baba ile oğlun cenaze namazı Hüdavendigar Camii’nde beraber kılındı. Sultan Murat türbenin ortasına, şehit Yakup Çelebi ise arka köşeye defnedildi.

İznik, 1331 yılında Orhan Gazi’nin fethettiği meşhur Nikeya’dır. Hristiyanlığın dinî başkenti, İznik konsillerinin cereyan ettiği son derece enteresan tarihî bir şehirdir. Orhan Gazi’nin Osmanlı Devleti’ne üniversite başkenti yaptığı bir şehirdir.

İznik denildiğinde saatlerce, günlerce, aylarca konuşulacak çok şey vardır. Fakat İznik denildiğinde kimsenin aklına gelmeyen konulardan biri de Yıldırım Bayezid’in erkek kardeşi, Sultan Murat’ın küçük oğlu şehit Yakup Çelebi’dir.

İznik’e gelen gezi grupları genellikle Ayasofya’yı, Roma tiyatrosunu, Çandarlı ailesinin türbelerini, İstanbul Kapısı’nı, Lefke Kapısı’nı, Yenişehir Kapısı’nı, Göl Kapısı’nı, Osmanlı’nın İznik’teki ilk camisi Hacı Özbek Camii’ni ve ilk imareti Nilüfer Hatun İmareti’ni gezerler. Sonra şöyle bir dolaşır, alışveriş yapar ve ayrılırlar.

Halbuki İznik’e gelindiğinde görülmesi gereken en özel yerlerden biri Yakup Çelebi Camii’dir. Bugün cami olarak kullanılan bu tarihî yapı aslında ters planlı bir zaviyeydi. Tabelasında Yakup Çelebi yazıyor ve tarih 1400 olarak görülüyor. 1963 yılından beri cami olarak kullanılmaktadır.

Burada bir türbe de vardır. İlginç bir şekilde bu türbenin içinde yatan hiç kimse söz konusu değildir. Böyle gösterişli, büyük bir türbe yapısı vardır ama içi boştur. Çünkü bu türbe, “Öldüğüm zaman zaviyemin bahçesinde yatmak istiyorum. Buraya gelen her aç doyurulduğunda, her çocuk burada ilim öğrenip okuduğunda, her insan buraya gelip namaz kıldığında, ibadet ettiğinde onların dualarına hissedar olmak, onların sevaplarından istifade etmek istiyorum.” diyen Yakup Çelebi’nin yaptırmış olduğu türbedir.

Tarihte böyle makam kabirler vardır. Kahire’de Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Savaşı’nda yendiği Kansu Gavri’nin külliyesinde de benzer bir durum vardır. Kansu Gavri’nin cenazesi bulunamadığı için türbesinde başka bir isim yatmaktadır. Anadolu’nun ve Balkanların birçok yerinde böyle enteresan makam kabirler mevcuttur. Yakup Çelebi’nin İznik’teki boş türbesi de onlardan biridir.

Yakup Çelebi Zaviyesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllara kadar camiydi. Kurtuluş Savaşı hengâmesi, Yunanlıların İznik’i iki defa işgali gibi süreçlerde şehirde büyük karışıklıklar yaşandı. Cumhuriyet’ten sonra burası uzun süre depo olarak kullanıldı. Zahire deposu oldu. Osmanlı tarihi boyunca uzun yıllar zaviye olan bu yapı, bir dönem ibadetten çıkarıldı.

1923-1932 döneminde cezaevi olarak da kullanıldı. Camide hapishane yapılmaz. Fakat yapıldı. Türkiye’de böyle hapishane olarak kullanılan başka camiler de vardır. Adıyaman’da Selçuklu’dan kalma namazgâh cami, Urfa’da Fırfırlı Cami yıllarca cezaevi olarak kullanıldı. Bu da tarihimizin kara lekesidir.

Yıllarca tahıl deposu olan bu yapıya halktan toplanan buğdaylar konuldu. 1963 yılında ise “Yeter, burayı artık cami yapalım.” denildi ve o tarihten beri cami olarak kullanılmaya başlandı.

Yakup Çelebi Zaviyesi çok güzel bir eserdir. Son cemaat yerindeki sütunların hepsi Romalılardan kalmadır. En az 2000 yıllık sütunlardır. Buradaki kazı ekibinden bir uzmana göre büyük ihtimalle Roma tiyatrosundan buraya getirilmiş olabilir. Üzerindeki sütun başlıkları da antik Roma’ya aittir.

Osmanlı bu sütunları devşirme malzeme olarak kullanmıştır. Hem kıymet vermiş hem de değerlendirmiştir. İşte Osmanlı budur. Taşın Müslümanı, gavuru olmaz. Kullanırsın devşirme. Selçuklu da İznik’te bir dönem kaldı. Osmanlı da kaldı. Buradaki mimaride birbirlerinin yıkılmış eserlerini devşirme olarak kullandılar.

Yapının son cemaat yeri, insanların ağırlandığı, geceleri yatırıldığı, gündüzleri sofraların kurulduğu bir mekândı. Çünkü burası bilinen anlamda yalnızca bir cami değildi. Burası zaviyeli, taphaneli, ters T planlı, çok amaçlı bir camiydi.

Cami sadece namaz kılınan yer değildir. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de İslam’ın ilk camisini yaptırdığında orada yalnızca namaz kılmadı. Namazlar kılındı, sohbetler yapıldı, dinî ve ilmî dersler yapıldı, savaş stratejileri belirlendi. Arka kısmına gölgelik yapıldı, Ashab-ı Suffa ile bir okul kuruldu ve orada öğrenciler yetiştirildi.

Cami cem olma yeri, toplanma yeri demektir. Yakup Çelebi Zaviyesi de böyle çok amaçlı bir sistemin parçasıydı. Geceleri insanlar ağırlanıyor, gündüzleri karınlar doyuruluyordu. Burası bir zaviye ortamıydı.

Zaviyenin sağında ve solunda iki ayrı oda vardır. Bu yüzden bu yapılara ters T planlı cami denir. Büyük bir T harfinin ayak kısmı kıbleye doğru yatırıldığında plan şeması ortaya çıkar. Yan kanatlar, derslerin işlendiği, misafirlerin ağırlandığı, gece konaklamanın yapıldığı bölümlerdir.

Bir müderris burada ders işler, millet toplanır, yemek yenir, gece burada kalınırdı. İznik halkına ilminden istifade ettiren hocalar burada ağırlanırdı. Sabah kadınlara, öğleden sonra çocuklara, yatsıdan sonra erkeklere ders verilir, kalan zamanlarda yemek yenir ve konaklanırdı. Sistem böyleydi.

Orta kısım ise namaz kılınan yerdi. Bursa’nın ters planlı camilerinde de bu sistem görülür. Yeşil Camii, Hüdavendigar Camii, Muradiye Camii ve Orhan Camii gibi yapılarda orta kısım, şadırvan ve yan kanatlarla benzer bir plan anlayışına sahiptir. Normal zamanda namaz kılınacak asıl yer ön kısımdır. Diğer alanlar farklı işlevler için kullanılırdı. Cuma ve bayram gibi kalabalık zamanlarda her yerde namaz kılınabilirdi ama yapı planı çok amaçlıydı.

Tepede iki kubbe vardır. Bir kubbenin altı ibadet mekânıdır. Diğer kubbenin altında ise taphane işlevi gören ikinci bir bölüm bulunur. Karaman’daki Taceddin İbrahim Bey İmareti’nde de benzer bir sistem vardır. Ön kısmı camidir, ikinci kubbenin altında ocak ve kazan bulunur, yemekler pişer, yanlarda insanlara yemek yedirilir.

Yakup Çelebi Zaviyesi de böyle bir hayır kurumuydu.

Kosova’nın sessiz şehidi Yakup Çelebi nasıl güzel, erdemli bir şehzadeydi ki daha hayattayken parasını pulunu toplamış ve dedesi Orhan Gazi’nin fethettiği, üniversite şehri haline getirdiği İznik’e böyle bir eser yaptırmıştı.

Orhan Gazi, Davud-ı Kayseri’yi İznik’e getirerek burayı bir ilim merkezi yaptı. Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa medreseler yaptırdı. Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun imaretler yaptırıp öğrencilerin karınlarını doyurmak istedi. Sultan I. Murat buralara hamamlar yaptırdı. Onun hanımları da çeşitli eserler verdi.

Sultan Murat’ın küçük oğlu Yakup Çelebi de “Ben de İznik’te okuyan öğrenciler için bir yer yaptırayım. Hocalar burada yatılı kalsın, öğrenciler burada karınlarını doyursun.” diyerek zaviyeli, taphaneli, ters planlı bir cami ortaya koydu.

Kosova’nın sessiz şehidi Yakup Çelebi’yi, İznik’teki eserinin şahsında rahmetle anıyoruz. Osmanlı’nın ilk şehit şehzadesi oydu.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.