• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

SELEFİLİĞİN NÖROPATOLOJİSİ

01 Haziran 2026, Pazartesi 12:53
SELEFİLİĞİN NÖROPATOLOJİSİ

İslam tarihinde bazı kavramlar vardır ki, zamanla ait oldukları anlam evreninden koparılır ve bambaşka bir muhtevayla dolaşıma sokulur. “Selef” kavramı bunların başında gelir. Zira bugün “Selefilik” adıyla anılan akımın, ne tarihsel olarak Selef-i Sâlihîn ile ne de itikadî olarak Ehl-i Sünnet ana gövdesiyle gerçek bir irtibatı bulunmamaktadır.

Selef-i Sâlihîn; sahabe, tâbiîn ve tebein-tâbiîn kuşaklarını ifade eden ahlâkî, ilmî ve manevî bir referanstır. Bu referans, metne teslimiyet kadar hikmete, bağlama ve icmaya da yaslanır. Oysa modern (?!) Selefilik, bu çok katmanlı geleneği tek boyutlu bir literalizme indirgemiştir.

(Literalizm; “Metin ne diyorsa odur” der, ama neden söylendiğini, kime söylendiğini, hangi şartlarda söylendiğini sormaz. Lafzı merkeze alır, mana ve hikmeti ikinci plana iter.)

Bu noktada İbn Teymiyye ile başlayan çizgi; Cemaleddin Efgani, M. Abduh, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Hamidullah gibi isimlerle farklı coğrafyalarda devam etmiş; fakat ortak paydada metnin ruhundan ziyade lafzına kilitlenen, bağlamı dışlayan bir yaklaşım üretmiştir. Bu yaklaşım, müfessirlerin asırlardır üzerinde ittifak ettiği te’vil ve yorum geleneğini “bid‘at” yaftasıyla dışlamış; böylece Ehl-i Sünnet’in ana epistemolojik omurgasından kopmuştur.

Selefi düşüncenin modern dünyada bu denli görünür hâle gelmesi, yalnızca teolojik bir tartışma olarak ele alınamaz. Zira fikirler, özellikle dinî fikirler, çoğu zaman saf ilmî zeminlerde değil; güç ilişkilerinin gölgesinde büyür ya da budanır.

Öncesinde olduğu gibi soğuk Savaş sonrası dönemde de Batı’nın İslam dünyasına bakışı, “anlama” ekseninden çok yönetme ve yönlendirme eksenine kaymıştır. Bu süreçte İslam, kendi iç çoğulluğu ve derinliğiyle değil; kontrol edilmesi gereken yekpare bir alan gibi değerlendirilmiştir. Mezhepler, cemaatler ve düşünce ekolleri arasındaki farklar ise çoğu zaman ayrıştırıcı bir araç bazen de düşmanlık argümanları olarak kullanılmıştır.

Bu noktada Selefilik, Batı açısından çelişkili ama işlevsel bir rol üstlenmiştir. Zira katı literalizm, tarihsel bağlamdan kopukluk ve uzlaşmazlık üzerine kurulu bu düşünce yapısı; İslam dünyasında iç gerilimleri artıran, mezhepler arası dengeyi bozan ve çatışmayı sürekli diri tutan bir zemin üretmiştir. Bu zemin, ne yazık ki dış müdahalelere açık, manipülasyona müsait bir atmosfer doğurmuştur.

Nitekim Batılı bazı stratejistlerin — örneğin Bernard Lewis gibi isimlerin — yazılarında açıkça görüldüğü üzere, İslam dünyasının “içten çözülmesi” fikri uzun süredir masadadır. Bu çözülme, doğrudan askeri işgallerden ziyade, fikrî sertleşme ve iç çatışma yoluyla gerçekleştiğinde daha kalıcı ve daha az maliyetli olmaktadır.

Selefi hareketlerin yoğunlaştığı coğrafyalara bakıldığında — Orta Doğu, Afganistan hattı, Kuzey Afrika — Batı müdahalelerinin ya doğrudan ya da dolaylı olarak hissedildiği bölgelerle örtüşmesi dikkat çekicidir. Elbette bu durum “tek merkezden yönetilen bir plan” şeklinde basitçe açıklanamaz. Ancak bilinçli görmezden gelmeler, örtük teşvikler ve stratejik toleranslar üzerinden şekillenen bir ilişki ağı olduğu da inkâr edilemez.

Buradaki temel mesele şudur:
Selefilik, Batı’nın İslam’ı anlamasına değil; İslam’ı problemli bir inanç sistemi olarak sunmasına hizmet eden bir görüntü üretmiştir. Şiddet, tekfir ve cezalandırma pratikleri üzerinden inşa edilen bu imaj, Batı kamuoyunda İslam’ın hikmet, ahlak ve irfan boyutlarını görünmez kılmıştır.

Sonuçta kazanan ne İslam olmuştur ne de Müslüman toplumlar. Kaybeden, İslam’ın temsil dili olmuştur.

Bu sebeple Selefilik meselesi yalnızca “itikadî sapma” başlığı altında değil; aynı zamanda jeopolitik bir enstrümana dönüşmüş düşünce formu olarak da ele alınmalıdır. Aksi hâlde mesele eksik okunur; sebepler değil, yalnızca sonuçlar tartışılır.

Selefiliğin temel problemi;
“Metni anlamak yerine metni dondurmak” ile başlar.

Kur’an-ı Kerim’in muhkem-müteşabih dengesi, nüzul bağlamı, dilin mecaz ve istiare imkânları göz ardı edilmiş; ayetler tarih dışı, bağlam dışı ve toplumsal gerçeklikten kopuk biçimde okunmuştur. Bu durum yalnızca ilmi bir tartışma üretmemiş; aynı zamanda katı, dogmatik ve infial uyandıran bir din tasavvurunu beslemiştir.

Nitekim Selefi düşünce zemininden türeyen pratiklerde cezalandırma, dışlama ve tekfir; irşadın ve hikmetin önüne geçmiştir. Bu sertlik, Batı dünyasında İslam’ın şiddetle özdeşleştirilmesine yol açmış; İslamofobik algının malzemesi hâline gelmiştir. Böylece Selefilik, paradoksal biçimde, İslam’ın yayılmasına değil önünün kesilmesine hizmet eden bir sonuç üretmiştir.

Burada şunu sormamız gerekiyor:
Bu düşünce formu gerçekten İslam’ın tabii bir iç dinamiği midir, yoksa modern çağın politik ve jeostratejik müdahaleleriyle şekillenen bir yapı mıdır?

Zira tarihsel süreç incelendiğinde, Selefi hareketlerin özellikle Batı müdahalelerinin yoğun olduğu coğrafyalarda teşvik gördüğü; yer yer organize edildiğine dair ciddi şüphelerin bulunduğu görülmektedir. Mezhepsel çoğulluğu törpüleyen, İslam içi dengeyi bozan ve çatışmayı besleyen bu yapıların nifak üretme potansiyeli, görmezden gelinemez.

Selefi literalizmin bu denli güç kazanmasında yalnızca dış müdahaleleri suçlamak kolaycılık olur. Asıl mesele, ilahiyat akademisinin uzun süredir kamusal alanda suskun kalmasıdır. Usûl, te’vil ve çoğulcu Ehl-i Sünnet geleneği kürsülerde varlığını sürdürürken, sahayı bağıran kesinliklere bırakmıştır. Bilgi eksikliği değil, bilginin temsil edilememesi problemiyle karşı karşıyayız. Bu suskunluk kasıtlı olmasa da fiiliyatta aşırılığın önünü açmış; İslam’ın hikmet dili geri çekildikçe, sert ve dar yorumlar “tek hakikat” gibi algılanır hâle gelmiştir.

Oysa İslam medeniyeti, tek sesli değil; çok katmanlı, çok disiplinli ve hikmet merkezli bir düşünce geleneği üzerine inşa edilmiştir. Ehl-i Sünnet çizgisi; aklı, nakli ve ahlâkı birlikte yürütmüş; ne metni akla feda etmiş ne de aklı metnin cellâdı hâline getirmiştir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, Selef adına üretilmiş aykırı ideolojilere teslim olmak değil; Selef-i Sâlihîn’in ilme edep, dine hikmet, insana merhamet mirasını yeniden hatırlamaktır.

Çünkü mesele “selef” değil; hangi selef anlayışıyla yürüdüğümüzdür.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.