• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

KADİM TARİHİMİZDE RAMAZAN BÖYLE YAŞANIYORDU

18 Mart 2026, Çarşamba 01:13
KADİM TARİHİMİZDE RAMAZAN BÖYLE YAŞANIYORDU

Ramazan’ın ruhunda fakirle zengin, ihtiyaç sahibi ile imkân sahibi olanı bir araya getirebilmek vardır. İnsanları davet ederken yalnızca belli bir kesimi çağırmak değil, her düzeyden insanın aynı sofrada buluşmasını sağlamak gerekir. Dostlarımız, sevdiklerimiz vardır; herkesin ekonomik düzeyi aynı değildir ama öyle bir iftar sofrası kurulmalıdır ki her düzeyden insan o gün aynı evde misafir olabilsin. Osmanlı’da bunun için çok enteresan uygulamalar denenmiştir.

Ramazan’da iftar sofralarına özel tahta kaşıklar hazırlanırdı. O dönemde metal kaşık henüz mutfaklara girmediği için ahşap kaşıklar kullanılırdı. Diyelim ki on tane sofra kuruldu, her sofrada yedi kişi oturacak ve yetmiş kişi ağırlanacak. Kapıya gelen misafirler karşılanır, ellerine bir sepet uzatılırdı. Sepetin içinde yetmiş tahta kaşık bulunur, kaşıkların saplarına Kur’an-ı Kerim’den sure isimleri yazılırdı. Evde kurulan sofralara da sure isimleri verilirmiş: Yasin Sofrası, Tebareke Sofrası, Âl-i İmran Sofrası, Meryem Sofrası gibi.

Misafir sepete elini uzatıp bir kaşık seçer, kaşığın sapında hangi sure yazıyorsa o sofraya oturtulurdu. Böylece insanlar dağınık şekilde sofralara yerleşir, herkes tanıdığı kişinin yanına oturmaz, fakirle zengin yan yana gelir ve Ramazan’ın ruhu sofrada yaşatılmış olurdu. Sofralarda amacın yalnızca yemek değil, insanların kaynaşması olduğunu görüyoruz.

Bu kaşıklar kullanılamaz hale geldiğinde de ayrı bir incelik gösterilirdi. Üzerinde Kur’an’dan sure ismi bulunduğu için atılmaz, bahçenin bir köşesinde yakılır, külü gül ağaçlarının dibine dökülürdü. Bu uygulama bile medeniyetin inceliğini göstermektedir.

Osmanlı’da iftar sofralarının bir başka zarif uygulaması da diş kirasıdır. Misafir ağırlanırken sofradan ayrılan kişiye küçük hediyeler hazırlanırdı. Para kesesi hazırlayıp içine para koyarlar ve bu keseleri misafirin ayrılırken avucuna bırakır; “Sizi yedirdik içirdik, dişinizi eskittik; bu da diş kirasıdır” denilerek takdim ederlerdi. Böylece alan kişi bundan rahatsız olmaz, verilen hediye incelikle sunulmuş olurdu.

Bu konuda en dikkat çekici örneklerden biri Zeynep Hanım ile Yusuf Kamil Paşa’nın konağında yaşanmıştır. Beyazıt Camii’nin hemen altındaki bölgede bulunan ahşap konakta bir gün Sultan Abdülaziz iftar misafiri olarak ağırlanacaktı. O dönemde padişahların davet kabul edip evlere gitmesi çok nadir görülen bir durumdu. İftar sonrası Sultan Abdülaziz ayrılacağı sırada sıra diş kirası verilmesine gelmişti ama padişaha para kesesi vermek mümkün değildi. Yusuf Kamil Paşa konağın kapısında elinde bir tepsiyle bekledi. Tepsinin içinde rulo halinde kağıtlar vardı. Sultan Abdülaziz bu duruma şaşırınca Yusuf Kamil Paşa, “Sultanım, siz devlet-i aliyyenin sultanı ve dünya Müslümanlarının halifesisiniz; sizin diş kiranıza bizim gücümüz yetmez. Bunlar bütün mal varlığımızın tapularıdır” demiştir. Sultan Abdülaziz bu zarafet karşısında duygulanıp, hediyeyi kabul etmiş ve sonra tekrar kendilerine iade etmiştir. Böylece tarihe geçen muazzam bir diş kirası örneği ortaya çıkmıştır.

Çemberlitaş civarında Tevfik Paşa Konağı’nda yaşanan başka bir hatıra da Ramazan medeniyetinin başka bir yönünü gösterir. O gün iftara davet edilenler arasında hattat Sami Efendi vardı. Hattat Sami için son derece kıymetli el yazması bir Kur’an-ı Kerim hazırlanır, iftar biter, misafirler ayrılırken Tevfik Paşa Kur’an-ı Kerim’i takdim eder. Hattat Sami kitabı alır almaz açar, ilk sayfalara bakar, sonra kapının eşiğinde oturup sayfaları incelemeye başlar. Saatler geçer, herkes ayrılır ama o hâlâ Kur’an’la meşguldür. Ev halkı ses etmez; çünkü kendisine verilen hediye ile hemhal olmuş, zamanı unutmuştur. Saatler sonra sahura birlikte kalkılması teklif edilir. Bu manzara, Kur’an ile kurulan ilişkinin ne kadar derin olduğunu gösterir.

Ramazan’ın son on günü ise itikaf demektir. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan’ın son on gününde mescid-i nebevide itikafa çekilirdi. Mescid-i Nebevi’de bugün “seri sütunu” denilen sütunun yanına minder serilir, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) burada on gün boyunca ibadet ederdi.  Hz. Ayşe (radiyallahü anh) validemizin odası hemen yanında bulunurdu; Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ihtiyaç halinde başını uzatır, Hz. Ayşe (radiyallahü anh) yardımcı olurdu.

Bu itikaf sırasında Cebrail Aleyhisselam gelir, o ana kadar nazil olan Kur’an birlikte gözden geçirilirdi. Önce Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) okur, sonra Cebrail tekrar ederdi. Mukabele geleneğinin çıkış noktası da işte budur. Son Ramazanında Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yirmi gün itikafta kalmış, Kur’an iki kez arz edilmişti.

Anadolu’da da itikaf geleneğine özel mekânlar ayrılmıştır. Beyşehir Eşrefoğlu Camii bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Caminin mihrabının sağ ve sol yanında ahşap bölümler bulunur; bunlar itikaf yeridir. Ayrıca halının altında gizli bir kapak vardır. Kapak açıldığında yer altına inen bir merdiven görülür ve aşağıda kırk günlük ibadet için kullanılan erbaîn odası bulunur. Burada insanlar kırk gün kalır, ilk gün kırk zeytinle başlar, her gün bir eksilterek son gün tek zeytinle ibadeti tamamlarlardı. Az yemek, az konuşmak, az uyumak temel prensipti.

Konya’daki Musalla Mezarlığı ve namazgâh alanı da Anadolu’nun hafızasıdır. Selçuklular burada bayram namazı kılmış, yağmur dualarına çıkmış, cenaze namazları eda etmiş, toplu ibadetler gerçekleştirmiştir. Musalla Mezarlığı kıble tarafında yer alan Cennet Çukuru ise Selçuklu öncesi gönül erlerinin şehit edildiği yerlerden biridir. Anadolu fethedilmeden önce gelen dervişler burada şehit edilmiş, sonrasında bu alan ilk secde mekânlarından biri olmuştur.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi öncesinde gördüğü rüya ve Hasan Can’ın anlattıkları da mukaddes emanetlerin İstanbul’a geliş sürecinin manevi tarafını ortaya koyar. Hasan Ağa gece kapıda Hz. Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı gördüğünü, “Biz Mısır seferine hazırlandık, sultana selam söyle” denildiğini anlatır. Bu haber Yavuz’u derinden etkiler ve sefer kesinleşir.

Mısır’ın fethi sonrası mukaddes emanetler İstanbul’a gelir. Yavuz Sultan Selim, bu emanetlerin yanında kesintisiz Kur’an okunmasını emreder. Kırk hafız görevlendirilir ve Hırka-i Saadet Dairesi’nde yirmi dört saat Kur’an okunmaya başlanır. Yahya Kemal’in ifadesiyle devletin iki temelinden biri budur; diğeri Ayasofya minaresindeki ezandır.

Bu örneklerin tamamı, Ramazan medeniyetinden şehir hafızasına, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan büyük bir devamlılığın parçalarıdır. Aynı incelik, aynı dikkat ve aynı tarih şuuru farklı dönemlerde aynı medeniyet anlayışını taşımış, taşımaya da devam edecektir.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.