İNSAN, PARA VE ATEŞ - (Kaliteli insan parayla karşılaşınca, hakiki altın da ateşe vurulunca anlaşılır)
07 Nisan 2026, Salı 08:48
Hep eski yeni kıyaslaması yapılır hayatımızda…
Bunu çok sık terennüm eder insanlar…
Bu durum aslında eskiye özlemden ziyade bugün yaşanan haksızlıklar sebebiyle içi yanan insanların feryadının dışavurumudur diyebiliriz…
Kimi en yakınlarından yemiştir darbeyi, kimi arkadaşından kimisi de dost bildiklerinden…
Gelen mektupları okuduğumuzda ve insanları dinlediğimizde tarihi ve kökü derinlerde milletimizin hemen her ferdinin bu konuda anlatacağı, içini yakan sıkıntılarının var olduğu anlıyoruz…
İnsan kalitesi düştükçe toplumun kalitesi de tabii olarak düşüyor. Toplumlar bitince de yeryüzü ve bütün cihan yaşanmaz hale geliyor.
Eskiden altının kalitesini anlamak için ateşe vurulurmuş… Şimdi ise maalesef insanın kalitesini anlamak için paranın ucunu göstermek yetiyor. En doğru ve düzgün bilinenler bile bu konuda nefsiyle verdiği imtihandan ya yaralı bereli çıkıyor ya da vicdanen ölmüş biçimde...
İnsanlık olarak bu konuda verdiğimiz imtihandan çok da başarılı çıkamadık…
Hele de milletçe kan kaybımız devam ediyor…
Haramı helali bilen ve bu konuda hassasiyet üzere yaşayan insan sayısı çok azaldı. En hassas olanlar bile bugün ya faiz belasına batmış ya da aldığı borçlar sebebiyle muhatabıyla kanlı bıçaklı olmuş vaziyette…
Artık maddi refleksimiz manevi değerlerin önüne geçmiş vaziyette…
Eskiye duyulan özlemin belki de en önemli sebeplerinden biri de bu olmalı… Dolayısıyla eskiden yaşanmış güzel misaller de bugün hatıralarda kalarak vicdanları rahatlatıyor sadece… İşte bunlardan biri…
“Gencin biri bir gün Kâbe-i muazzamada hep, “Ey doğruların yardımcısı olan yüce Rabbim! Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamd-ü sena ederim” diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Oralarda bulunanlardan biri; “niçin hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?” diye sorar… O da anlatır:
7-8 sene önce yine Kâbe-i muazzamada iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses; “bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Ben de, “Hayır! Bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur” dedim kendi kendime...
Bu sırada biri, “şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu. Çağırdım onu ve “nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı?” diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın olduğunu söyledi. “Al öyleyse torbanı!” diyerek önüne bıraktım… Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.
Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir köleyi överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına giderek bu köle için ne istediklerini sordum… “30 altın” dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.
Birkaç yıl geçti. Genç, çok çalışkan ve o kadar da edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geldiğini gördü. Genç bana dedi ki; “efendim, ben Fas Emiri’nin oğluyum. Bu gelenler babamın adamlarıdır. Beni buldular. Senden beni satın almak isteyeceklerdir. Sen iyi bir insansın, beni onlara 30 bin altından aşağıya satma” dedi.
O kişiler yanıma geldi ve “bu esiri bize satar mısınız?” dediler.
“Satarım” dedim.
“60 altın verelim” dediler. Olmaz dedim.
“İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler. Ben de “öyleyse gidin pazardan alın” dedim.
Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alarak gittiler.
Ben o 30 bin altınla, işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar; “çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim” dediler.
Ben de “olur” dedim.
Nikâh kıyıldı.
Deve ile kızın çeyizini getirdiler.
Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, “bu nedir?” diye sordum.
“İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmiş, bulan gence 30’unu vermiş, kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın” dedi.
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.”
Burada da belirtildiği gibi rızık ya helalden gelir ya da haramdan… Ama bu konuda kişinin gayretleri önemlidir ve rızkın helal yollardan gelmesi için gayret göstermesi lazımdır.
Geçenlerde bir okuyucumuz mektup göndermiş ve şuan toplum hayatında geldiğimiz son noktayı göstermesi açısından sizlerle paylaşmak istiyorum.
Okuyucumuz şunları kaleme almış…
“Değerli hocam hayırlı günler… Sosyal meseleleri sıklıkla köşenizde ele aldığınız için başımdan geçen bir hadiseyi size aktarmak istiyorum. Merhum nenem ve onun kız kardeşi ihtiyacı olduğu için tarlasını satılığa çıkarmış… En yakınlarından hiç kimse almayınca da nenem tarlayı komşu köyden birine satmış. Merhum babam da bu durumu görünce çok üzülmüş ve kardeşlerine “aslında bu tarlayı kendi aramızda almamız icap ederdi. Yıllarca çocukluğumuz burada geçti. Gelin hep beraber bu tarlayı adamdan geri satın alalım veya içimizden hali vakti yerinde olan biri kendisi satın alsın” der. Hiç kimse oralı olmayınca da babam, tarlayı bin bir güçlükle borçlanarak kendisi satın almak mecburiyetinde kalmış… Merhum babam tarlayı annesinin sattığı kişiden satın alınca hemen yan hisse diye düşünerek diğer hisseyi de teyzesinden satın alır. Bunu yaparken de hem annesinin hem de teyzesinin hissedarlarının rızasını alır. Muhtar mühürlü, üçer şahitli ve alıcı/satıcı imzaları ile iş biter. Satış sözleşmesi de usule uygun olarak karşılıklı biçimde imzalanır. Tabi köylerde herkes birbiri ile akraba olduğu için bu kadar prosedüre de ihtiyaç yoktur ama yasal şartların yerine getirilmesi de iyi olur diye düşünülür. Zira eskiden karşılıklı alışverişlerde “söz namustur” düsturu geçerlidir ve herkes de sözünde durmayı şeref/haysiyet meselesi yapardı.
Zamanla ailelerin içine damatlar, gelinler ve akraba olmayan kişiler de girince yılların akrabalık ilişkileri maddi çıkar çatışmalarına dönüşüverdi.
Aile içi satış sözleşmesi ile yapılan alışveriş de noter ve tapu idaresi ile yapılmadığı için krizin ilk fişeği burada patlar. Aslında şahitlerin huzurunda yapılan bu alışverişin çok sağlam olduğuna inanılır zira herkesin yüzyıllarca dini nikâhı da bu çerçevede yapıldığından güven unsurunun istismar edilebileceği hiç hatıra gelmez.
Zaman hızla geçer ve günün birinde hızlı tren geçeceği gerekçesiyle arsa, devlet tarafından istimlak edilir. Tabi istimlak söz konusu olunca da devlet, resmi kayıtlara bakar ve tek kişiye ait olan arazinin varis sayısı birden 300’e çıkar.
Arazinin geçmişte nasıl alınıp satıldığını bilmeyen ve bu konularla ilgilenmeyen haramzedeler, birden ortak oluverirler araziye…
Bizler arazinin nasıl miras yoluyla kendimize geçtiğini herkese anlatmaya çalışılsak da hiç kimse oralı olmaz ve mal sahibi olarak babadan kalma hakkımız göz göre göre gasp edilir.
Şimdi soruyorum size hocam…
Bu kişiler benim biyolojik akrabam ama hakkıma göz diktiler. Ben bundan sonra bu insanlara nasıl inanacağım, nasıl bir muamele göstereceğim?
Benim akrabalarım diyerek bunlarla nasıl bir araya geleceğim tekrar?”
Okuyucumuz bu şekilde özetlemiş başından geçenleri…
Tabi mevzunun bu hale gelmesinde mağdur tarafı suçlayanlar çıkacaktır. Zaten burada anlatmaya çalıştığımız da bu ince nokta… Toplum olarak “söz namustur”dan “yasal olan söz namustur” merhalesine nasıl geldiğimize de kafa yorulması lazım…
Bu konuda Alev Alatlı’nın o meşhur konuşmasını sizlere tekrar hatırlatmak isterim… (“Her yasal olan helal mi?” adlı konuşmasına internetten ulaşılabilir)
Bu misaller ise toplum olarak ne hale geldiğimizin hülasası…
Ya günümüzde durum nedir?
Maalesef birçok kişi boğazından giren şüpheli şeylerin nereden geldiğini bilmiyor.
Haramla ve şüpheli şeylerle beslenen vücudun ürettikleri de doğan çocuğun bozuk mayayla doğmasına sebep oluyor ve aramızda dolaşan eşkıya tipli/at hırsızı karakterli kişiler de toplumun başına bela olmaya devam ediyorlar.
Oysa helali haramı bilerek yaşamanın tadına bir varsa insanlar! Hakiki huzurun orada saklı olduğunu anlayacaklardır…
Allah-ü teala, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın bedeninin ve ruhunun rızıkları da bellidir. Rızık hiç değişmez, azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yemeden ve bitirmeden ölmez. Bir kimse, Allahü teala emir ettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü tealanın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler.
Çok kazanmak rızkı artırmadığı gibi, çok kaybetmek de rızkı azaltmaz. Daha çocuk, anne karnındayken, Cebrail aleyhisselam ona der ki: “sen hiç endişe etme! Allahü teala yiyeceğin rızıkların hepsinin üstüne senin ismini yazdı. Rızık, ezelde takdir edilmiştir. Senin ne zaman, nerede öleceğin bildirilmiştir. O bir an ileri gitmez, geri de kalmaz.”
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Mehtap Karakurt
10-04-2026 09:33Hocam kaleminize sağlık, çok mühim bir mevzuya değinmişsiniz. Yazıdan en çok anlaşılan şu ki; helal ile haram hassasiyetini ciddi şekilde kaybettik. Bugün çoğu insan kazancın kaynağını sorgulamıyor. Oysa mesele sadece kazanmak değil, helalinden kazanabilmek. Çünkü helal bereket getirir, haram ise huzuru alıp götürür… Tekrar hatırlamamız gereken en mühim hakikatlerden biri bu.
Y. Beyazıt Başal
09-04-2026 12:14Teşekkürler hocam. Müessif çok durumdan birine işaret etmişsiniz. Anlaşılıyor ki, hüsnü niyet lazım ama sadece onunla kalmayıp resmi mevzuata da uymak gerekiyor
Bahri ARSLAN
08-04-2026 11:34Allahüteala razı olsun Hocam