BİNLERCE ÖĞRENCİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI VE STRESE YOĞRULAN TAZECİK HAYATLAR
09 Haziran 2026, Salı 00:52
Yağmurlu bir İstanbul sabahıydı. Pencere camına vuran damlalar, sanki evin içindeki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Küçük bir odada, masanın başında bir genç oturuyordu. Elinde kalem vardı ama defter açık olmasına rağmen satırlar dolmuyordu. Gözleri sayfalara bakıyor ama zihni çoktan başka yerlere gitmişti.
Adı Emre’ydi. 17 yaşındaydı. Bir Anadolu lisesinde okuyordu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir öğrenciydi ama içinde taşıdığı yük, yaşının çok üzerindeydi.
Arkasında, mutfaktan gelen çay kaşığı sesi vardı. Annesi sessizce kahvaltı hazırlıyordu ama o sessizlik, huzur değil; alışılmış bir yorgunluğun sessizliğiydi sanki…
Baba ise kapının yanında ayakkabılarını giyiyordu. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı. Gözlerinin altındaki çizgiler sadece yaşın değil, geçim derdinin de iziydi.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu çünkü bu evde en çok konuşan şey artık umut değil; beklentiydi.
Emre’nin annesi bazen mutfağa giderken kendi kendine mırıldanırdı; “Biz bu çocuğa bu kadar emek verdik… İnşallah karşılığını alır.” Bu cümle basit görünürdü ama Emre’nin kulaklarında bir yük gibi yankılanırdı. Çünkü o “karşılık” kelimesi, onun için sadece bir sınav puanıydı.
Babası ise çok az konuşurdu ama her konuştuğunda aynı noktaya gelirdi: ““Benim çocuğum okuyacak. Benim yaşadığımı yaşamayacak.”
Emre bu cümleyi küçüklüğünden beri duyuyordu. Ama artık bu söz, bir motivasyon değil; bir baskıya dönüşmüştü.
Okulda durum farklı değildi. Sınıfta 40 öğrenci vardı. Öğretmen hızlı hızlı anlatıyor, tahtaya yazıyor, sonra siliyordu. Bir konu bitmeden diğeri başlıyordu.
Emre çoğu zaman anlamadığı yerleri sormaya çekiniyordu. Çünkü sınıfta zaman yoktu, sınav yaklaşıyordu ve herkes “yetiştirmek zorundaydı”.
Bir gün öğretmen şöyle demişti:
“Bu konuyu anlamayan kalmasın ama zamanımız yok.”
Emre o gün şunu düşünmüştü: “Anlamam lazım ama zaman yoksa ben ne olacağım?”
Zaman geçtikçe Emre’nin içindeki bir şey yavaş yavaş değişmeye başladı. Artık merak ettiği şeyleri sormuyor, eskiden okumayı sevdiği kitapları ise açmıyordu. Çünkü vakit yoktu ve her şey “test çözmeye” sabitlenmişti.
Evde ise tablo daha ağırdı.
Annesi, komşunun çocuğunun deneme sonucunu duyduğunda iç çekiyordu. Babası, akşam haberlerinde üniversite başarılarını görünce sessizleşiyordu.
Emre ise bu sessizliklerin ortasında sanki görünmeyen bir sahnede oynuyordu. Ama kimse onun ne hissettiğini sormuyordu.
Bir akşam, Emre odasında ders çalışırken kalemi elinden bıraktı. Başını masaya koydu. Uzun süre kıpırdamadı.
Annesi kapıyı araladı:
“Yoruldun mu oğlum?”
Emre başını kaldırmadan cevap verdi:
“Yorulmak değil bu anne… Ben anlamıyorum artık.”
Annesi bir şey diyemedi çünkü o da anlamıyordu. Sadece “çalış” diyebiliyordu. Çünkü ona da öyle öğretilmişti; “çalışırsan olur.”
Ama bazen olmuyordu.
Baba o gece geç saatlerde eve geldi. Emre hâlâ masadaydı. Baba kapıyı açtı, sessizce baktı.
“Nasıl gidiyor?”
Emre kısa bir süre sustu. Sonra ilk kez sesi titreyerek cevap verdi:
“Baba… Ben elimden geleni yapıyorum ama yetmiyor.”
Baba bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında kaldı. Çünkü o da hayatı boyunca “yetmiyor” sözünü çok duymuştu.
Faturalar yetmiyordu. Maaş yetmiyordu. Zaman yetmiyordu.
Şimdi bir de oğlunun “ben yetmiyorum” cümlesi eklenmişti.
Günler geçti ve sınav günü geldi.
Okul kalabalıktı. Herkes sessizdi ama her sessizliğin içinde bir çığlık vardı. Emre, sınav salonuna girerken kalbi hızlı atıyordu ama bu heyecan başarı heyecanı değildi; bir “korku”ydu.
Sorular dağıtıldı.
Emre ilk sayfaya baktı. Bildiği sorular vardı ama zihni dağınıktı. Çünkü artık bilgi değil, baskı konuşuyordu içinde.
Bir soru vardı, uzun uzun okudu. Ama cevap gelmedi.
O an şunu düşündü; “Ben bunu öğrenmiştim ama neden hatırlayamıyorum?”
Sınav bitti.
Emre dışarı çıktı. Gökyüzü griydi. İnsanlar konuşuyordu ama sesler uzaktan geliyordu.
Annesi kapıda bekliyordu. Gözlerinde umut vardı ama o umut kırılgan bir cam gibiydi.
Annesi, sadece “nasıldı?” diye sordu.
Emre cevap vermedi. Çünkü “nasıldı” sorusunun cevabı yoktu.
Sonuç günü geldi.
Emre ekrana baktı. Bir süre hiçbir şey hissetmedi. Sonra yavaş yavaş anlamaya başladı; istediği olmamıştı…
Annesi sessizce oturdu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü ağlamak bile “zaman kaybı” gibi hissediliyordu.
Baba derin bir nefes aldı. Sadece şunu dedi:
“Daha çok çalışacağız.” Ama Emre ilk kez içinden şunu düşündü:
“Ben daha ne kadar çalışacağım ve neden hâlâ eksik kalıyorum?”
O gece Emre uzun süre uyuyamadı. Pencereden dışarı baktı. Şehir ışıkları yanıyordu. Ve ilk kez kendine şu soruyu sordu;
“Ben kim için yaşıyorum… Kendim için mi, yoksa bir puan için mi?”
Sabah olduğunda her şey aynıydı.
Okul vardı. Ders vardı. Test vardı. Ama hala umut da vardı lakin yorgundu.
Ama Emre artık farklıydı. Çünkü ilk kez sistemin içinde görünmeyen bir şeyi fark etmişti:
Herkes bir şey istiyordu ama kimse onun ne hissettiğini sormuyordu.
Ve hikâye burada bitmedi. Çünkü bu sadece Emre’nin hikâyesi değildi.
Bu, binlerce öğrencinin sessiz hikâyesiydi ve binlerce annenin ve babanın içten içe “biz nerede yanlış yaptık?” sorusuydu.
Ama belki de en acı gerçek şuydu:
Kimse tek başına suçlu değildi ama “sistem” herkes gibi yorgundu.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.