• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

BAŞIMIZA GELENLER

18 Haziran 2026, Perşembe 17:30
BAŞIMIZA GELENLER

Vaktiyle dünyânın dört bir cihetine ordu salıp her birinden zafer müjdesi alan Osmanlının torunları buhâr olup da havaya mı yükseldi? Arza nizâm veren bir milletin batıdan âferin almaya çalışması nasıl îzâh edilebilir? Halkımız nasıl oldu da bu derece büyük bir aşağılık duygusuna kapıldı? Yoksa bizim gibi inanmayan, fakat bizim ismimizi taşıyan bir yöneticiler gürûhu mu milletimizi bu noktaya sürükledi? Eğer böyleyse bunlar nasıl bir hareket tarzı ta’kîb etdiler? Bu ülkenin çocuklarını bu ülkenin değerlerine nasıl düşman yapdılar?

Anladığımız kadarıyla belli bir kesim insanımızın şuûr za’fından istifâde etdi. Osmanlının yıkılışı harekete geçme vaktinin geldiğine işâret ediyordu. İcrââtlarına mâni’ olabilecek bir zümre de mevcûd değildi. Memleketin en güzîde evlâdları harb-i umûmîde şehîd düşmüşdü. İşin türkçesi milletimiz münevverlerini kaybetmişdi ve geriye îmânsız aydınlar kalmışdı. Sistemin kısa zamanda kendi neslini yetişdirmesi dengeyi türk milleti aleyhine telâfî edilemez şekilde bozdu. Çemberin her yönden daraldığını gören halkımız direnmek istediyse de korkunç bir ta’kîbâta ma’rûz kaldı. Yapılacak iş sessiz kalmak ve fakat zamanı gelince harekete geçmekdi. Ne var ki batıdan ta’lîmât alan bu sürü onları kendi hâllerine bırakmak niyyetinde değildi. Bir tarafdan baskıları artırıyor, bir tarafdan da kaleye komutan ta’yînine çalışıyordu. Bu devir milletimizin küfür alâmeti takmama mücâdelesi verdiği senelerdi. Gerçi baskılardan tam bir netîce alınamadı ama kalelere komutan ta’yîninde başarılı oldular…

Millîlik adına bir milleti millet yapan her şeyin değişdirilmesi mümkin olabilir mi? Bu zümreye göre olur. Onlar Osmanlıyı millî olmamakla suçladılar; ecdâdımız gûyâ türk milletine ihânet etmişdi. Arabın dînini almış, kelimelerini kullanmış, kadınlarını onlar gibi örtünmeye zorlamışdı. Hattâ yalnızca Osmanlılar değil, Selçuklular da suçluydu; nihâyet islâmiyyetin bayrakdârlığı onlar eliyle türklere geçmişdi. İslâmiyyet ve türklük yan yana gelemezdi, çağdaşlığın gereği buydu. Bu grup inisiyatifi dışında gelişen fikirlere karşı başlıca iki tavır gelişdirdi: Onları kaba kuvvetle ezmek veyâ sulandırmak. Kimse resmî ideolojinin dışında bir şey düşünemez, yazamaz ve yapamazdı. Türk milleti dedesi Ertuğrul gâzîyi kendi bildiği gibi anmamalıydı. Devlet işe karışmalı ve bu işe soğuk mührünü vurmalıydı. Tekbîr, tehlîl, duâ da neydi? Saygı duruşu ve istiklâl marşı varken başka bir şey aranır mıydı? Mehterin bile böyle merâsimlerde işi yokdu; fakat halkın 'bilinç düzeyi' (!) henüz bu noktaya erişmemişdi; o hâlde bu gürültüye bir müddet daha tahammül edilmeliydi. Aslında böyle bir merâsim de zâiddi ya. Onların az zamanda başardıkları büyük işlerden biri de son derece menfî bir nesil yetişdirmeleriydi. Bu netîce kendilerinin de aynı noktada bulunmasından kaynaklanıyordu. Şi’ri,

Bir zamanlar başımızda
Bir duygusuz sultan vardı

Memlekete hiç bakmazdı
Ne fabrika ne yolumuz
Ne de böyle okulumuz
Yurtta bir şeyimiz yoktu
Bu yüzden derdimiz çoktu

diyebilecek kadar gülünçleşdirenlerin genel ma’nâdaki seviyesini tahmîn etmek hiç de zor olmasa gerek. Muhâkeme kelimesini duymamış olan bu gürûh ahkâm kesmekde bir hayli mâhirdi. Yazıyor, konuşuyor, fakat bunları zihin süzgecinden geçirmiyordu. En vahîmi ise herhangi bir ölçüye sâhib olmayışıydı; daha doğrusu onun kafasında böyle bir kavram yokdu. İnsan her bakımdan hür olmalıydı; ne dîn, ne örf ve ne de başka bir şey onu sınırlandırmalıydı. O bir bal arısıydı. İstediği çiçeğe istediği zaman konma hakkına sâhibdi. Esâsen buradaki konma işi doğruydu, yanlış olan, neyin neye konacağı husûsundaki görüşdü. Bugün insan sûretindeki yaratıklara bakıyoruz da bal arısının ne kadar çok çalışdığını gâyet iyi anlıyoruz.

Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yokdu, dîn konusunda ta’kîb edilecek yol belliydi. İsevîliği hiç tanımayan garb onun bozuk şekli olan hıristiyanlığı da yıkmış ve kendine göre bir dîn kurmuşdu. Bunu te’mîn ederken geçdiği yollar, incilin tercümesi, tenkîdi ve yeni başdan yazımı idi. O hâlde seyahat esnâsında bu güzergâhlara uğramak gerekiyordu. Türkçe ibâdet bu hedefin en mühim basamağıydı. Her ne bahâsına olursa olsun bu hedefe varılmalıydı. Aksi takdîrde diğer basamakları çıkmak mümkin olamazdı. Maksad iki cihân se’âdetinin yegâne anahtarı islâmiyyetin kademe kademe unutdurulmasıydı. Basamaklar teker teker çıkılmalı, devletden başlamak kaydıyla bütün memleket bu noktaya çekilmeliydi. Türkçe hutbe (!) bu yolda önemli bir kilometre taşı olabilirdi. İnkılâpçılar bir müddet sonra acebâ ne olur endîşesinden kurtuldular; zîrâ korkutulmuş halk hemen bütün hareket kabiliyetini yitirmişti.

Onlara göre türklerin müslüman olması intihârdan farksızdı. Eğer kendileri duruma el koymasalardı bu korkunç kâbûsa (!) kim son verebilirdi? Onların islâmiyyete karşı takındıkları tavır karanlıkda şarkı söylemekden ibâretdi. Korkakdılar. Bu yüzden fikirlerini açıkça söyleyenlerin sayısı bir hayli sınırlı kaldı. Çoğu ateist olduğunu i’lân edemedi, çağdaşız dedi. Akılcılık, ilericilik, bilimsellik de aynı vazîfeyi görüyordu. İrticâ’, mürteci’, gerici dîne hücumun koç başlarıydı. Zihinlerinin yüzde ellisini bu mefhumlar doldururken kalan kısmını nefslerinin azgın istekleri işgâl ediyordu. Bir mercimeğin yarısı kadar olan beyinleri bundan fazlasına imkân vermiyordu. Onlar sulandırdıkları bilimden değil, ciddiyyetini bozamadıkları ilimden korkuyordu. Sâdece yandaşlarını değil, muhâliflerini de türk millî değerlerinden uzaklaşdırdılar. Türkcüler türklükden, islâmcılar islâmiyyetden uzaklaşdı. Kurak iklîmde filizlenme mücâdelesi veren bitkiler bir de nükleer tehdîde ma’rûz kalınca aslî hâllerinden çok farklı bir gelişme gösterdiler. Fâtihin uzak olduğu bir idâreci, Ebussuud efendinin reddetdiği bir dîn adamı tipi türedi. Halkımızın bunları yabancı hissetmesi gâyet tabîîydi. Türedilerin islâm âlimi diye lanse edildiği bir ortamda halk kime nasıl i’timâd edecekdi?

Batı arkalarındaydı ama her şeyin bir sınırı vardı. İdâreyi bir gün başkalarına kapdırırlarsa başlarına geleceklerden korkuyorlardı. Bu yüzden dâimâ teyakkuzda bulunmak gerekdiğini düşünüyorlardı. Türkçe ezan (!) istemelerinin sebebi de bu korkuydu. Çünkü ezân-ı Muhammedî Allahü teâlâyı, Peygamber efendimizi, harâmları, farzları, cenneti, cehennemi… hatırlatıyor, bu da göğüslerini daraltdıkça daraltıyordu. Muhâfazakâr olarak devraldıkları halkımızın önemli bir kısmını kısa zamanda değerlerine düşman hâle getirdiler; cömerdleri cimri, âdilleri zâlim, dürüstleri dolandırıcı yapdılar.  Tabîî bu kolay olmadı; çok kan akıtmak îcâb etdi. Fakat onlar bunda bir be’s görmediler; zîrâ islâmiyyetden sonra türk milletinin kanının bozulduğunu düşünüyorlardı. Vaktiyle, kalbindeki kötülük yüzüne yansımış biri avrupadan damızlık erkek getirmeliyiz demişdi. Bunlarsa o damızlığın kendileri olduğunu düşünüyordu… Türk kelimesini çok farklı bir ma’nâ yükleyerek sık sık kullanıyorlardı ama islâmiyyet için bunu dahi yapmıyorlardı. Mescidleri ba’zan ahır, ba’zan gazino, bazan da ambar olarak gören zihniyyet câmisiz bir şehir kurmakla övünüyordu. Eski câmilerimize gidip de iç duvarlarında demir halkalar görürseniz sakın şaşırmayın, cumhûriyyetçiler bunlara hayvanlarını bağlıyordu…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.